Sağlıkta özelleştirme yama tutmuyor: Beyaz reformun reformu

Bir asistan hekim, sağlık emekçilerinin eylemlerinin Bakan Koca tarafından hedef alınmasını değerlendirdi, sağlıkta devletleştirmeye işaret etti.

Haber Merkezi

Bir asistan hekim, sağlık emekçilerin son eylemlerini, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın eylemi hedef alan açıklamalarını kaleme aldığı bir yazıyla soL için değerlendirdi. Bu tablodan çıkışın sağlıkta devletleştirme olduğuna işaret etti.

Yazının tamamı şöyle:

"Türkiye'de sağlık hizmetinde yolunda gitmeyen bir şeyler var. Toplumun genelinde sağlık hizmetine gerektiği zamanda ve kalitede ulaşamayacağı şeklinde gözle görülür bir kaygı bozukluğu olduğu yadsınamaz. Sağlık emekçileri ise yoksullukla, şiddetle, tükenmişlikle boğuşuyor. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'ya göre ise 'muhtemel bazı sorunlar var' yalnızca.

Kamuda Toplu Sözleşme görüşmeleri başlarken 1-2 Ağustos'ta kamu sağlık iş kolunda 21 sendika ve emek örgütünün ortak çağrısıyla iş bırakma eylemi yapıldı. İş bırakmanın arifesinde Sağlık Bakanı tarafından emekçilere kısa mesaj ile 'isme özel' mektuplar gönderildi. Son 2 yılda yapılan eylemlerin sonucu olan kazanımlarla övünerek başlayan mektup 'yeni sorun üreten'lere parmak sallıyor, 'insan hayatındaki yerinizi bilin' diyerek sağlık işkolunda iş bırakma eyleminin meşruiyetine saldırıyordu.1

İnsan hayatında sağlık hizmetinin durması gereken yerin kapsamına bakarak başlayabiliriz. Sağlık kavramının insan hayatının başından sonuna kadar yaşamın bütün boyutları ile ilişkili olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla sağlık sistemi; barınmadan beslenmeye, eğitimden sağlığa, bireyi toplumsal yaşamı içinde bir bütün olarak ele almalıdır. Sermayenin yağmasından azade olarak bu ilkelerle meydana getirilen sosyalist sağlık sistemi; beslenme ve sağlıklı yaşam tarzını güvence altına alan altyapı, gebe ve çocuk izlemleri, aşılamalar, kronik hasta izlemleri ve işyerlerinde işçi sağlığı için bütünlüklü önlemler olarak sıralanan koruyucu sağlık hizmetlerini kaçınılmaz olarak önceler. Tedavi ve bakım hizmetleri ise herkes için ulaşılabilir olur ve toplumun ihtiyacına göre planlanır.

Dünyadan farklı olmayarak kapitalist Türkiye'de ise, 1990'lı yıllarda Dünya Bankası eliyle başlatılan ve AKP hükümetinin ilk icraatlarından biri olarak hayata geçirilen özelleştirme furyası sağlık sistemine egemendir. Bu yalnızca emekçilerden aldığı fonlarla sosyal güvenlik sistemimizin finanse ettiği sağlık hizmeti içinde her geçen gün payı artan özel hastanelerle ilgili değildir. Günümüzde sağlık hizmetinin ilk basamağını oluşturan aile sağlığı merkezlerinden, ileri düzeyde sağlık hizmeti verilmesi amaçlanan şehir hastanelerine kadar sağlık sisteminin tümünde işletme biçiminde bir örgütlenme mevcuttur. Bu işletme biçiminde başarının ölçütü, toplumdaki bireylerin sağlık durumu değil, hasta olup olmamasından bağımsız hastaneye başvuran ve faydadan bağımsız olarak yapılan işlem sayılarıdır.

Koronavirüs pandemisinde sağlık hizmetinin altyapısındaki yetersizlikler, sağlığa erişimde toplumdaki eşitsizlikler olduğu kadar sağlık emekçilerinin çalışma koşulları da gündeme geldi. Pandemide toplumsal önlemler alınmadığından yayılan hastalık, sağlık hizmeti yükünü artırarak emekçilerde tükenmişliği perçinledi. Önlenebilir olan ölümlerden en görünürleri de sağlık emekçilerinin uğradığı iş cinayetleri oldu. Bunun yanına yoksullaşma dalgasının da eklenmesiyle 2021 yılı sonlarında sağlıkta ücret gündemini öne çıkaran eylemler baş verdi. Dr. Ekrem Karakaya'nın hastanede katledilmesi, Dr. Rümeysa Şen'in 36 saatlik nöbetten evine dönerken trafik kazasıyla aramızdan alınması gibi olaylara büyük tepki eylemlilikleri de eklendi. Eylemler zamanla birkaç ayda bir tekrarlayan iş bırakma eylemlerine dönüştü. Ne var ki eylem çağrısı yapan sağlık emek ve meslek örgütleri eylemlilik sürecinde kendi içinde de dönüştüler. 2000'li yıllarda Sağlıkta Dönüşüm Sistemi'nin parçası olan performansa dayalı ödemelerle güvencesiz ücretlere karşı olan çizgi bazıları için silikleşmeye başladı. Performans sistemine karşı olmanın yerini, performans ödemelerinden farklı meslek grupları, branşlar ve kadrolar için daha fazla pay almak aldı. Bakanlık adına hekim tarafından işletilen bir sağlık kuruluşu halini alan Aile Sağlığı Merkezleri hakkında yalnızca ödemelerin yetersizliği konuşulur oldu. Buna rağmen yoksullaşmaya karşı öfkenin de sonucu olarak sistemin bir parçası olan sarı sendikalardan kaçış gözlenir oldu. Ancak tepkinin aktığı yeni arayışlar 'siyasetsiz' ve 'meslek grubu' sendikalarına da yönelerek yeni bir tür sarı sendikacılığı meydana getirdi.2 Bu sıkışmışlıkta AKP’nin sendikalarının bürokrasi içindeki temsil gücü hala belirleyici önemdedir. Ancak düzen muhalefetinin de özelleştirmeye temelden itirazı olmamasının ve kendi sendikal bürokrasisini yaratmasının etkisi de gözardı edilemez.

Böyle bir ortamda sağlık bakanı mektubunda, özünde bu ahlak dışı özelleştirmelerin sürmesini amaçlayan Beyaz Reform'un da Reform'undan söz edebilme cüreti gösterebilmektedir! Ne var ki, sağlık emekçileri, sağlık bakanının gözdağına rağmen ‘insanca yaşamak ve yaşatmak’ için iş bırakarak bakanlığın kapısına dayanabilecek bir kararlılığı da taşıdıklarını göstermişlerdir.

Sağlık sistemi özel hastane patronu sağlık bakanına ve onun boyun eğdiği sağlık tekellerinin insafına bırakılamaz. Memleketin sağlık sisteminin geleceği, yalnız sağlık emekçilerinin emek mücadeleleriyle de belirlenemez. Sağlık emekçilerinin de bir parçası olduğu halk, bir bütün olmalıdır. Sermayenin el koyduğu sağlık sisteminin yeniden, kendileri için örgütlenmesini, adlı adınca sağlıkta devletleştirmeyi talep etmelidir."