Sayfa yolu
NATO 3.0 ve Türk silah sanayii: Emperyalizm patronlara ne vaat ediyor?
Zirve kapsamında düzenlenen Savunma Sanayii Forumu, silah sanayi için vitrin vazifesi gördü.
Yayın Tarihi: 29.07.2026 , 00:24 Güncelleme Tarihi: 29.07.2026 , 00:30
7-8 Temmuz'da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesinin yankıları çok çeşitli alanlarda sürüyor.
Bu alanlardan birisi de toplantılarda sayısız kez öne çıkarılan Türk silah şirketleri.
NATO Zirvesinin etkisini değerlendirmeden önce Türk silah şirketlerinin sektörel geçmişine bakmak faydalı olacaktır.
Türk savunma sanayisinin geçmişi
1970’li yıllarda Türkiye sermaye sınıfının savunma sanayiinde varlık gösterdiği örnekler çok sınırlıdır. 2. Dünya Savaşının ardından NATO üyesi olan Türkiye, savunma sanayii alanında doğrudan ABD bağımlısı konumda oldu. Bu dönemden önce ve Cumhuriyetin ilanını takip eden dönemde kalkınma planlarıyla hamle yapılan savunma sanayileşme girişimleri terk edilmiş, savaşın ardından Truman Doktrini, Marshall Yardımları ve sonrasında NATO kapsamında ülkeye bedelsiz giren ihtiyaç fazlası silah ve teçhizat karşısında yerli üretim sürdürülemez hale gelmiştir.
Bu durum 1974 yılında değişmeye başladı. Kıbrıs Harekâtı’nın ardından ABD, tedarik ettiği silah sistemlerinin izni dışında kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye üç yıl sürecek ambargo uyguladı. Bu ambargo Türkiye’de savunma sanayiinin inşası için bir mihenk taşı olarak değerlendirilebilir. Bu döneme kadar sektördeki tamamen dışa bağımlı alana müdahale edilmiştir. Burada 12 Eylül 1980 Darbesinin ardından iktidara gelen Turgut Özallı yıllarda uluslararası piyasalara açılması teşvik edilen özel sektöre mali devlet desteği sağlanmış, küresel aktörlerle teknoloji transferi/üretim ve montaj antlaşmaları imzalanmıştır.
İlk örnekler İngiliz BAE Systems ile ortaklaşa kurulan FNSS, ABD’li Lockheed Martin ile ortaklaşa kurulan TAİ (Tusaş Air Industries) ve Raytheon ile ortaklaşa Stinger füzesi üretimi için temelleri atılan Roketsan’dır. Bu dönem, Türkiye burjuvazisinin bu alana devlet desteğiyle sermaye aktarması, sektöre dair bilgi birikimi toplama süreci olarak adlandırılabilir.
İzleyen 1990’lı dönemde lisans ücreti ödenerek, tasarıma dair girdide bulunmaksızın seri üretim gerçekleştirilmiştir. Bu dönemin önemli siparişlerinden bazıları oldukça hacimli olan Malezya’ya zırhlı personel taşıyıcı ve Mısır’a F-16 satışlarıdır.
soL Haber, son dönemde iktidarın yoğun saldırısı altında. Soruşturma tehditleri ve sansürler birbirini izliyor. soL, tüm bu baskılara karşı tereddütsüz şekilde gerçeğin kavgasını vermeye devam edecek. Bu kavgayı güçlendirmek tüm okurlarımızı soL'a abone olmaya çağırıyoruz.
Günümüzdeki durum
Savunma sanayindeki bağımlılık ilişkisi diğer sektörlerdekine benzer içeriktedir. Türkiye’nin sanayileşme sorunu mevcuttur. Türkiye, ilk dönemde katma değersiz ara ürün üreten ülke olarak devreye girmiş, kısıtlı teknoloji transferi alabilmiştir. 1990’lı yılların offset anlaşmalarının ardından başlanılan montaj üretimi, geriye bir silah sanayii kültürü bırakmıştır. Bugün gelinen noktada artık öğretileni tekrarlama ve kendi uygulama dönemi açıldı.
Bugün savunma sanayiinde hammadde ve ileri teknoloji içeren ürün anlamında dışa bağımlılık tartışmasız şekilde sürmektedir. Bu bağımlılığı belirli oranda aşmaya yönelik girişimler olsa da temel kalemlerde bu bağımlılığın kısa vadede ortadan kalkması mümkün gözükmüyor. Küresel ölçekte öne çıkan savunma sanayii firmaları ya doğrudan ya da dolaylı ortaklık olarak ABD bağlantılıdır.

1990’lı yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ilan edilmemiş iç savaş ortamını, daha sonra Suriye İç Savaşı, Libya İç Savaşı, İkinci Karabağ Savaşını laboratuvar olarak kullanan Türk Silahlı Kuvvetleri ve silah şirketleri, AKP iktidarı döneminde sermaye sınıfının yeniden yapılandırılması kapsamında ortaklıklarını sıkılaştırmıştır. AKP önderliğinde yurt dışına açılarak sermaye ihracatına başlayan Türk sermayesi, paralel hamleleri TSK ve silah anlaşmalarıyla yapmıştır. Bugün Kıbrıs, Somali ve Katar’daki kalıcı üslerinin dışında Irak ve Suriye’de askeri varlığı olan TSK, ikili anlaşmalar ve ittifak görevleri kapsamında Arnavutluk, Kosova, Bosna-Hersek, Lübnan ve Azerbaycan’da askeri olarak bulunmaktadır.
Günümüzde her yıl açıklanan dünyanın en büyük 100 silah şirketi listesine yaklaşık 4-5 firması dahil olan Türkiye savunma sanayii son dönemde özellikle insansız hava sistemleri, mühimmat teknolojileri, zırhlı araçlar, deniz platformları, radar ve elektronik harp sistemleriyle öne çıkmaktadır. Bu sektörün lokomotifleri arasında Aselsan, TAİ, Roketsan, Havelsan, STM, MKE gibi firmalar olsa da AKP iktidarı döneminde yaratılan silah yan sanayisiyle beraber Alp Havacılık, Arca Savunma, Samsun Yurt Savunma gibi orta büyüklükte aktörler başarıyla sahne almıştır.

NATO 3.0 ne getirdi, bunun etkileri ne olacak?
Ankara’daki NATO Zirvesinin ittifakın yeni bir anlayışla yeniden örgütleneceğinden hareketle 3.0 olarak adlandırıldığı biliniyor. Bu kapsamda aslında ittifak üyesi ülkelerin silah sanayisinde de ortak faaliyetlere girmeleri, tedarik süreçlerinin hızlanması, cephane stoklarının hızla sıcak çatışmalara hazırlanması öngörülüyor.
Bu çerçevede Türkiye savunma sanayii deklare edilmese de önemli bir sürece girmiş durumda olduğu görülüyor:
- Tedarikçi olmaktan ortak üretici konumuna geçiş: NATO 3.0'ın temel hedeflerinden biri, müttefiklerin savunma üretim kapasitesini birlikte artırmasıdır. Türkiye'nin gelişmiş mühimmat, İHA/SİHA, kara araçları, elektronik harp ve gemi inşa kabiliyetleri nedeniyle daha fazla ortak üretim projesinde yer alması bekleniyor.
- NATO projelerine erişimin artması: Ankara Zirvesi'nde açıklanan NATO Front Door for Industry girişimiyle NATO tedarik ve inovasyon süreçlerine sanayinin erişiminin kolaylaştırılması hedefleniyor. Bu sayede, Türk savunma şirketlerine NATO projelerine daha etkili katılım fırsatları açılıyor.
- Üretim kapasitesinin artırılması: NATO artık yalnızca yeni silah geliştirmeye değil, geleneksel silah ve mühimmatın hızlı ve yüksek adetlerde üretilebilmesine de odaklanıyor. Bu nedenle mühimmat, hava savunma sistemleri, füzeler ve kritik alt sistemlerde seri üretim kapasitesi ön plana çıkıyor. Bunun en iyi örneği Ukrayna-Rusya Savaşı sırasında temel füze sistemleri ve topçu mühimmatlarına artan talebin o dönemde Türk silah şirketleri tarafından büyük kârlarla yerine getirilmesidir.
- Standartlaşma ve birlikte çalışabilirlik: Türkiye'nin geliştirdiği sistemlerin NATO standartlarına uygunluğu daha kritik hâle geliyor. Türk silah şirketlerine daha çok ihracat olanağı sağlayacak bu adımın ilk örneklerinden birisi Türkiye'nin de yer aldığı 155 mm NATO standardı obüs mühimmat projesidir.
- Savunma yatırımlarının büyümesi: NATO 3.0 kapsamında müttefik üyeler savunma harcamalarını artırmayı taahhüt ediyor. Daha büyük savunma bütçeleri, ortak projeler ve tedarik hacminin de büyümesi anlamına geliyor. Özellikle Baykar-Leonardo, Alp Havacılık-Sikorsky, BAE-Thales-Aselsan, TAİ-Boeing gibi işbirliklerinin daha da derinleşerek devam edeceği ve genişleyeceği öngörülebilir.

S-400 sorunu ve F-35 projesinin belirsizliği
Türkiye’nin geçtiğimiz dönemde Rusya Federasyonundan çok bariz bir siyasi kararla tedarik ettiği ve hiç kullanılmayan S-400 hava savunma sistemleri, Türkiye ile ABD arasında büyük bir gerginliğe yol açmıştı. Trump iktidarıyla beraber sorunun çözümü yönünde bir eğilim belirse de bu yönde atılmış somut bir adım yok. ABD tarafından ilan edilen CAATSA yaptırımları ortak projeleri çok etkilemese de S-400 yüzünden F-35 programından çıkarılmış durumdaki Türk şirketleri, bu ortaklığa dönme peşinde.
Eğer bu yönde bir gelişme olursa Türk silah şirketlerinin ittifak kapsamında daha derin bir işbirliğine gireceği çok açık. Bu kapsamda belki de daha önce F-35 projesine dahil olmamış olan Havelsan gibi simülatör ve yazılım alanında faaliyet gösteren firmaların bile projeye dahil olması öngörülebilir. Ancak bu karar henüz alınmamıştır ve emperyalist hiyerarşideki bir alışverişin konusu yapılması muhtemeldir.


Sonuç yerine
NATO 3.0 ile Türkiye silah sanayii yalnızca ulusal ihtiyaçlara üretim yapan bir yapıdan, NATO'nun ortak üretim, ortak tedarik ve ortak teknoloji geliştirme ekosisteminde daha büyük rol üstlenebilecek bir konuma doğru ilerlemektedir. Bunun ne ölçüde gerçekleşeceği ise hem Türk silah şirketlerinin üretim kapasitesini artırmasına hem de NATO içindeki siyasi ve endüstriyel iş birliğinin gelişimine bağlı olacaktır. Türk silah şirketlerinin kimi alanlarda avantajları olsa da, özellikle emperyalist hiyerarşi içinde çok yoğun bir rekabet olduğu, Türk silah şirketlerinin bahsettiğimiz mevcut “olanakları” elinden kaçırmamak için kıyasıya bir mücadeleye girmek durumunda olduğu da açıktır.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.