Sayfa yolu
NATO'da pişti, patronlara da düştü: Savaşın yeni ortaklıkları Ankara'da kuruldu
Savunma Sanayii Forumu için TUSAŞ tesislerinde düzenlenen resepsiyon silah sanayi için vitrin vazifesi gördü. (Fotoğraflar: AA)
Yayın Tarihi: 11.07.2026 , 00:20
Ankara'da NATO Zirvesi'ne paralel bir de “Savunma Sanayii Forumu” düzenlendi. Adı “forum” olsa da, aslında şirketlerin stant kurmadığı bir tür silah fuarıydı bu.
Askerler ve patronlar yeni projelerin temellerini attı, nihayete erenleri kamuoyuna duyurdu.
NATO projeleri kapsamında yeni siparişler için sembolik imza törenleri yapıldı. Ev sahibi olarak Türkiye de payını aldı.
Savaşın sipariş defteri Ankara'da açıldı
Türkiye, 7 farklı silah sanayii projesinin tamamında katılımcı ülke olarak yer aldı.
Projelerden henüz ikisinin detayları açıklanmadı. Kalan beşinin toplam büyüklüğü 74 milyar dolar.
Türkiye, bu projelerin yüklenicileri belli olan 4 tanesinde doğrudan üretici olarak görev üstlenecek.
Uydu ve radardan 30 milyar lira kazanacaklar
NATO'dan Türkiye silah sanayiine düşen ilk pay uzay teknolojisinden geldi. NATO’nun önüne koyduğu hedeflerden biri uzay teknolojisini askeri sanayiye daha fazla entegre etmek.
Bugün Türkiye dahil birçok ülke kendi uydusunu yapıp, eskiye kıyasla daha düşük maliyetlerle fırlatabiliyor. Bu uydular gözetleme, istihbarat, hızlı iletişim, füze takibi gibi kritik alanlarda kullanılabiliyor.
NATO şimdi üye ülkelere ait askeri uyduları bir çatıda buluşturmaya hazırlanıyor.
Ankara’dan ilan edilen bu projenin adı “Halo”.
Bu kapsamda Türkiye’ye iki yeni uydu siparişi verildi. Yüksek çözünürlüklü bu uydular Ankara'da TÜBİTAK tarafından üretilecek. Karşılığında en az 300 milyon dolar (14 milyar lira) ödenecek.
Uzay teknolojisi alanında bir imza da Aselsan ile atıldı. Şirket, hava savunma sistemi Çelik Kubbe için geliştireceği radarları NATO ülkelerine satacak. Ayrıca NATO’nun alçak yörüngedeki uydularla haberleşmesini sağlayan sistemin tasarımına dahil edilecek. Aselsan'ın bu sözleşmelerin toplam maliyetinin 350 milyon dolardan (16,4 milyar lira) fazla tutacağı öngörülüyor.
Aselsan, Roketsan ve Palantir aynı karede
Ukrayna ve İran örneklerinin ardından NATO hava saldırısı kapasitesini artırmaya yönelik yeni girişimlerde bulunmuştu.
Bu girişimlere üç ek Ankara’da yapıldı.
İlk olarak insansız hava araçlarını önleme kapasitesini artırmak için NATO ülkelerinin 5 yıl içinde 40 milyar dolar harcamasına karar verildi. "NATO Dron Edge Girişimi" adı verilen bu projenin yüklenici firmaları henüz açıklanmadı ama üreticiler arasında Türkiye’den firmaların da yer alması bekleniyor.
İkinci olarak Roketsan’ın ürettiği Atmaca isimli uzun menzilli füzelerden “önemli sayıda” satın alma taahhüdünde bulunuldu. Türkiye'nin yanı sıra başka ülkelerden de füze tedarikinin yapılacağı bu proje için 1,6 milyar dolar harcanacak.
Ve son olarak hava savunma sistemleri için aralarında Türkiye'nin de bulunduğu sekiz ülke toplam 26 milyar dolarlık anlaşmalara imza attı.
Detayları paylaşılmayan bu projede Türkiye’den Aselsan ve Roketsan birlikte yer alacak.
Projenin yüklenicileri arasında Filistin'de, İran'da, Lübnan'da katliam yapabilmesi için yapay zeka sistemlerini ABD ve İsrail ordularının hizmetine sunan Palantir de var.
Palantir ortaklığının maliyeti ne olur?
NATO’nun hava savunma sistemlerinin inşasında Türkiye'nin daha kapsamlı bir rol üstlenmesi kararı, aynı zamanda Türkiye'nin savunma altyapısının NATO'nun teknolojik sinir sistemine, yani doğrudan ABD merkezli veri ve yapay zeka şirketi Palantir'in ekosistemine de entegre olması anlamına geliyor. Haliyle karşımızda duran tabloda, "Teknolojik Cumhuriyet" manifestosuyla niyetini açıkça ortaya koyan bir şirket var ve şirketin CEO’su Alex Karp’ın doğrudan devletlerin karar alma mekanizmalarına el koyma yetkisi istediğini biliyoruz.
Peki, böylesi karanlık bir sicile ve açıkça tekno-emperyalist bir vizyona sahip Palantir'in, Türkiye'nin savunma ağına sızması ne anlama geliyor ve ne gibi tehlikeler barındırıyor?
Cevabın birden fazla boyutu var. Hava savunma sistemleri, saniyenin onda biri hızında karar verilmesini gerektiren, insan zihninin işleyemeyeceği büyüklükte veri setleriyle çalışıyor. Palantir'in askeri sistemleri (örneğin NATO'nun entegre etmeye başladığı yapay zeka hedefleme programı Maven ile onun altyapısını oluşturan Gotham ve AIP), sahadaki "tehdidi" algılayan, olasılıkları hesaplayan, hedefleri önceliklendiren ve nihayetinde vurma veya müdahale etme kararını öneren yapay zeka algoritmaları sunuyor.
Silah sanayi de birçok sektör gibi kendi medyasına sahip. Doğrudan şirketlerin finanse ettiği yayınlarda çatışma bölgelerine satılan dronlar “başarı”, şirketlerin yükselen kârları “gurur” olarak pazarlanıyor. Bu nedenle söz konusu silah sanayi olunca gerçeklere ulaşmak daha da zor.
soL’un arkasında ise hiçbir şirket yok ama gerçekleri anlatabilmek için okur desteğine ihtiyacı var.
Türkiye ise bu sisteme entegre olduğunda, neyin tehdit olup olmadığını kendi dinamiklerine göre değerlendirmek yerine, doğrudan ABD ve NATO'nun küresel çıkarlarına göre eğitilmiş bir yapay zekanın filtrelerinden geçirerek görmek zorunda kalacak. Bu durum da egemenliğin ve inisiyatifin teknolojik olarak ve tek taraflı bir biçimde devredilmesi, yani açık bir algoritmik vesayet anlamına geliyor.
Ayrıca Palantir'in temel iş modeli salt bir yazılım satmak değil. Şirket, verileri birleştiriyor, analiz ediyor ve kendi tekelinde tutuyor. Böylece NATO'nun hava savunma sorumluluğunda ortak rol üstlenilmesiyle birlikte Türkiye'nin hava sahasındaki hareketliliklere ilişkin veriler de Palantir'in platformlarına ve veri merkezlerine akmış oluyor.
Özetle Türkiye'nin ABD emperyalizminin küresel veri ağında bir veri toplama uydusu haline getirilmesi söz konusu. Palantir yöneticilerinin açıkça Batı'nın (özünde ABD'nin) sert gücü olmayı hedeflediklerini ilan ettikleri bir denklemde, Türkiye'nin en kritik güvenlik verileri ticari bir tekelin elinde toplanmış olacak. İstihbarat özelleştirilmekle kalmayıp doğrudan emperyalist ülkelere devredilecek.
Sermaye NATO’nun gölgesinde büyüyor
Aselsan ve Roketsan ile Palantir’i NATO çatısı altında bir araya getiren şey iddia edildiği gibi “ittifakın savunma mimarisini inşa etmek” değil, sadece daha fazla kâr etmek.
Zira NATO kendi başına bir silah pazarı. Ve bu pazar da tıpkı diğerleri gibi “serbest” değil. Bir ülkenin kapacağı payın doğal bir sınırı var.
Türkiye için bu sınır son yıllarda esnetilmeye başlandı. Zirvede imzalanan projeler de bunun göstergesi. Türkiye artık sadece bir müşteri olmaktan çıkıp, üretici ortaklardan biri haline getiriliyor.
Bu noktada Türkiye silah sanayiinin yapısına mercek tutmakta fayda var. Çünkü Aselsan Aselsan’dan, Roketsan Roketsan’dan ibaret değil.
Bugüne nasıl gelindi?
1970’lerin sonlarından itibaren Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları kuruldu. Bu vakıflar, 1987’de Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV) çatısı altında birleşti. Bugün Türkiye silah sanayiinin omurgasını oluşturan Roketsan, Aselsan, Havelsan ve Tusaş gibi şirketler de bu dönemde doğdu.
1985’te kurulan Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve onun finansal aracı olan Savunma Sanayii Destekleme Fonu, sistemin temel dayanaklarından biri oldu. Fon akaryakıt, sigara, içki, piyango gibi kalemlerden alınan paylarla besleniyor ama bütçenin dışına taşınıyordu. Bu durum, Meclis denetiminden büyük ölçüde muaf bir ekonomik yapı yarattı.
Bugün milyarlarca dolara ulaşan bu ekonomik yapı önce büyük sermaye gruplarını, sonra onların altındaki binlerce taşeronu besliyor.
Örneğin, NATO Zirvesi’nde de gündeme gelen, motorunu ABD’den ithal edecek olması tartışma yaratan KAAN uçağı projesinde ana yüklenici TUSAŞ. Ancak TUSAŞ'a bağlı yüzlerce alt yüklenici şirket bulunuyor. Bu şirketlerdeki toplam çalışan sayısı 2 binden fazla. TUSAŞ’ın Ankara yerleşkesinin hemen karşısına bu amaçla kurulmuş dev bir sanayi bölgesi var.
Savaş ve sömürü el ele
NATO’dan vakıf şirketlerine, oradan irili ufaklı binlerce şirkete uzanan bu zincir Türkiye sermayesinin soluk alanlarından biri haline geldi.
Tekstil sanayiinden, gıda sanayiinden elde edilemeyen yüksek kârlar artık silah sanayiinden çıkarılıyor. Sermaye, silah imalatında bulduğu yüksek sömürü oranlarıyla, klasik üretim alanlarında karşılaştığı krizleri telafi ediyor. NATO zinciri boyunca birbirine eklemlenen bu şirketler, yalnızca üretimin değil, emperyalist savaş ekonomisinin asli bileşenleri haline gelmiş durumda.
Silah üretimi, doğası gereği riskten arındırılmış bir yatırım alanı sunuyor. Siparişler NATO ülkelerinden ya da doğrudan devlet ordularından geliyor, ödemeler garanti altında ve fiyatlar imalat sanayi ortalamasının üzerinde.
Onursuzluğa boyun eğmediler
NATO Zirvesi'nden iki gün önce "ülkemizin ve onurumuz ayaklar altına alınmasına izin vermeyeceğiz" diyen TKP'liler başkentteki polis ablukasını delmiş, Kızılay Meydanı'na yürümüştü.
Komünistlerin itirazı yalnızca Ankara'ya adeta kilit vuran fiili OHAL tedbirlerine değildi. Savaş patronlarının Saray'da ağırlanmasına itiraz eden TKP'liler, Türkiye'nin NATO'dan derhal çıkmasını, ülkedeki tüm yabancı üslerin kapatılmasını talep ediyordu.
Komünistler gözaltındayken tamamlanan zirve, Türkiye silah sanayiinin emperyalist savaş makinesine daha da derinden eklemlenmesine yol açtı.
Ankara'da ortaya çıkan tablo, savaş ekonomisinin sermaye birikimi için nasıl bir kurtuluş reçetesi olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Emekçinin alın terinden çalınanlar emperyalist savaşın değirmenine su taşımak için harcanıyor, özetle NATO’nun "güvenliği" adına Türkiye halkının geleceği ipotek altına alınıyor.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
İLGİLİ HABER
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.