Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Laiklik ve dış politika

'Müslüman bir ülke olarak,' diye başlanan siyasetçi nutuklarıyla tetiklenen süreç, zaman içinde 'Yüce dinimiz' ifadesinin kullanıldığı Dışişleri Bakanlığı resmî açıklamalarına kadar ulaşmıştır...

Engin Solakoğlu

Yayın Tarihi: 18.07.2021 , 08:16 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Tarihsel süreç

Laiklik kavramının dış politika ile ilişkisini ele alırken kavramın bizim bildiğimiz dünyanın gündemine gelişiyle başlamak uygun olabilir.

Biraz ansiklopedik bilgi verecek olursak, 1648 yılında imzalanan Westphalia Anlaşması Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içinde mezhep ayrılığı sebebiyle baş gösteren ve zaman içinde Fransa, İngiltere, Hollanda, İsveç gibi Avrupa’nın belli başlı devletlerinin de müdahil oldukları otuz yıl savaşlarını bitiren anlaşma olarak biliniyor.

Anlaşmanın birçok alanda bir ilk teşkil ettiği ve bir anlamda modern diplomasinin temellerini attığı kabul ediliyor. Westphalia Anlaşması’nın bu makale bağlamında bizi ilgilendiren bir özelliği ise Avrupa’da din dışı bir nitelik taşıyan ilk çok taraflı uzlaşma olması. O döneme kadar Vatikan yani Papalık birçok devletler arası müzakerenin hakemi ve kimi zaman da hâkimi durumundayken, ilk kez Westphalia’da devre dışı bırakılıyor ve anlaşma sürecinin hiçbir aşamasına Papa veya bir temsilcisi davet edilmiyor.

Henüz ulus devlet kavramından da bugün bildiğimiz Laiklik kavramından da çok uzaktayız ama kimi tarihçiler Westphalia’yı bu yüzden ulusal egemenlik kavramının göksel egemenliğin önüne geçtiği bir aşama olarak görüyorlar. Bu anlayıştan hareketle 1648’i dış politikada din dışı bir yaklaşımın başlangıç noktası olarak yorumlayabiliyoruz.

Laiklik siyasi ve toplumsal bir kavram olarak 1789 Büyük Fransız Devrimi’nin ürünü. Aristokrasi’nin sömürü düzenine rıza yaratma aygıtı olarak işlev gören Kilise’ye yönelik tepki Devrimin beslendiği kaynaklardan birini oluşturuyor. Bu yüzden de Fransız Devrimi’nin dindışı olmanın ötesinde din ve özellikle de Kilise karşıtı, başka bir deyişle anti-klerikal olma özelliği var. Salt devletin işleyişinde değil, toplumsal alanda da dinin/Kilisenin dışlanması, hayata dinsel inançların değil aklın ve bilimin egemen olması bir zorunluluk olarak görülüyor.

Tarihin gelgitlerini bir yana bırakırsak, evrensel anlamda Laiklik ilkesinin kurucu metni Fransa’da 1905 yılında kabul edilen bir yasa. Kısaca Devlet ve Kiliselerin ayrılması Yasası olarak biliniyor. Özetlersek, Fransa bu yasayla “herkes kendi yoluna” deyip, devlet yönetiminden dinin ayağını kesiyor.

Türkiye’de Laiklik

Cumhuriyeti kuran kadrolarda dinin devlet idaresinde rol oynamasının geri kalmışlığın sebebi olarak görülmesi yaygın bir kanı. Bu kadroların başındaki Mustafa Kemal’in Aydınlanma sürecinin bir çok kavramını olduğu gibi Fransız Laikliğini de incelediği ve Türkiye’ye de getirmek istediği biliniyor.

Elbette Laiklik Kapıkule’den geçtikten sonra “herkes kendi yoluna” anlayışı yerini, “gel bakalım yanı başıma” diye özetleyebileceğimiz bir başka uygulamaya bırakıyor. Türkiye’de devlet, sıkı dini denetimi altına alıp bir miktar evcilleştirip politik bir araç olarak yedeğinde tutmayı tercih ediyor. Bunda elbette Fransa ve Türkiye arasındaki sosyolojik farklar kadar Hristiyanlık ile İslam arasındaki doktrin farklılıklarının da etkili olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin dini veya dinsel faktörleri devlet yönetiminin dışında tutma yaklaşımını en somut olarak dış politikada uyguladığını görebiliyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki dış politikasında Laiklik

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı karşıya bulunduğu sayısız dış politik sınama olduğunu görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, anti-emperyalist bir mücadele sonucunda kurulabilmiş, birçok bakımdan kilit önemde sayılan bir toprak parçası üzerinde kısıtlı beşerî ve doğal kaynağa sahip, çağdışı kaldığı için çökmüş ve parçalanmış bir imparatorluğun mirasçısıdır ve dış politik seçimler ülkenin bekası bakımından hayati önem taşımaktadır.

Kurucu kadrolar bu seçimlerin akılcı olması, zamana göre uyarlanabilmesi gibi alanlarda son derece başarılı bir sınav vermişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu dönemde içinde bulunduğu denklemi anımsarsak, yapısı gereği dogmatik olan dinsel ögelerle belirlenen bir dış politika izlemesinin aynı başarıyı getirmeyeceğini bildiklerinden kuşku duyamayız. Kaldı ki, “Laiklik adam olmaktır” diyen Cumhuriyetin kurucusu ve onun tesis ettiği akılcılığa dayanan aydınlanmacı düşünce dizgesi böyle bir sapmaya meydan vermesi beklenemezdi.

Müslüman, Sünni, Hanefi Dış politika

Cumhuriyetin II. Dünya Savaşı sonrasında fabrika ayarlarını terk etmeye başlaması ve çift kutuplu sistemde yerini almasıyla birlikte, ulusal çıkar kavramının yerini ait olmaya çalışılan ittifakın verdiği görev ve sorumluluklar almıştır. Bu dönemde Türkiye’nin laik değil, Müslüman bir ülke olarak Batı emperyalizmine daha anlamlı katkılar verebileceği fikri doğrultusunda hazırlanan plan uygulamaya konulmuştur.

Türkiye’ni laik dış politikayı terk etmesinin ilk somut ve önemli aşaması o zamanki adıyla İslam Konferansı (İKT), şimdiki ismiyle İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İİT) 1969 yılında üye olmasıdır. Türkiye burjuvazisi sınıfsal çıkarları bakımından artık yararlı bulmadığı “Laikliği cami avlusuna bıraktığı” gibi, laik dış politikayı da Fes’in anavatanı Fas’ın başkenti Rabat’ta kendi kaderine terk etmiştir.

Zaman içerisinde Cumhuriyetin içine düşürüldüğü bu çukur daha da derinleşmiş, o dönemden bugüne işbaşına gelen bütün hükümetler Anayasal suç işleme pahasına Laiklik ilkesini dış politikada da bilinçli ve sistematik olarak ihlal etmeye devam etmişlerdir.

Dış politikada dinci, mezhepçi yaklaşımın somut örneklerini ve bunun felaket doğuran bir dizi sonucunu sıralamaya bu makalenin sınırları yeterli gelmeyecektir.

Gerçek şudur ki, “Müslüman bir ülke olarak” diye başlanan siyasetçi nutuklarıyla tetiklenen süreç, zaman içinde “Allah’ın izniyle iktidara gelmek”ten dem vuran düzen içi muhalefete de bulaşmış, oradan “Yüce dinimiz” ifadesinin kullanıldığı Dışişleri Bakanlığı resmî açıklamalarına kadar ulaşmıştır.

Ülkenin dış politikasına egemen olan bu hastalıklı ve kaybetmeye mahkûm zihniyetin yerleşmesinde önemli rol oynadıktan sonra, itibarlı muhalif konumuna yerleştirilen kimi akademisyen siyasilerin Ortadoğu’daki aşiretlerin hangi mezhebinin, hani kolundan oldukları üzerine lügat paralama “yeteneğine” sahip olmalarının ulusal çıkarlara nasıl onulmaz zararlar verdiğini görmek için dış politika uzmanı olmaya gerek bulunmamaktadır.

Sonsöz yerine

Laiklik, ülke sınırlarından geçerken aldığı garip ve yetersiz şekliyle dahi, Cumhuriyetin en önemli kazanımlarından biri, insanın insanı sömürmesine ülke içinde ve dünyada “dur” demenin yedeği bulunmayan anahtarıdır.

Laiklik kavramı, Yeni Sosyalist Cumhuriyet Anayasası’nda yerini alacak ve özüne uygun içerik ve uygulamalarıyla Yeni Cumhuriyetin dış politikasının temel taşlarından birini oluşturacaktır.

Bu yazı Dayanışma Meclisi'nin çıkarttığı Dayanışma Forumu adlı dergide yayınlanmıştır. Derginin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Fatih Yaşlı

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.