Breadcrumb
Kemal Okuyan: Bayrağın NATO’culara, Amerikancılara, tarikat-holding düzeninin uşaklarına teslim edilmesi kadar büyük bir hata olamaz
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 13.05.2026 , 21:38 Güncelleme Tarihi: 13.05.2026 , 23:56
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) Devrim Yürüyüşü'nün ardından düzenlenen konser sırasında yaşanan provokasyon gündemde yerini koruyor.
Odatv’den Büşra İlaslan’ın sorularını yanıtlayan Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan “ODTÜ’de iyi hazırlanmış bir provokasyon olduğunu bilmek gerekir. Bildik, eski ama iyi hazırlanmış bir provokasyon” dedi.
Yaşananların ODTÜ'yü ve devrimci öğrencileri hedef alan açık bir provokasyon olduğunu vurgulayan Okuyan, sermaye düzeninin ve emperyalizmin solu kimlik siyasetine hapsederek kendi ülkesine yabancılaştırma çabalarına dikkat çekti. Okuyan, 1 Mayıs'ta Kartal'da yaşanan pankart tartışmalarını anlattı.
-Geçtiğimiz hafta ODTÜ’de yaşananlar “bayrağa saldırı” olarak tanımlandı. Kimileri ise bunun iyi planlanmış bir provokasyon olduğu düşüncesinde. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? ODTÜ solun güçlü olduğu bir üniversite olarak bilinir, Türk bayrağına dönük gerçekten bir saldırı gerçekleşti mi?
ODTÜ’de her yıl düzenlenen etkinliklere, o etkinliklerle şimdiye kadar herhangi bir ilişkisi olmayan ve olması düşünülmeyecek grupların dışarıdan da takviyelerle gelip sloganlarla müdahale etmesi elbette bir provokasyondur. Olaylar İlkay Akkaya’nın protesto edilmesi ile başlamıştır. Sahneye türlü maddeler atılmış. Sonrasında Öcalan aleyhine slogan atarak, burada toplanan ve değişik sol kesimlerden öğrencileri hedef göstermek yıllardır bildiğimiz bir taktik. Başka üniversitelerde bizim arkadaşlarımıza dönük saldırılarda da aynı yöntemleri uyguluyorlar.
‘Camileri yakıyorlar provokasyonundan farkı yok’
Düşünün, siyasi ve ideolojik olarak Türkiye solunun HDP-DEM çizgisi ile en mesafeli oluşumunu, TKP’yi Apoculukla suçlayarak saldırıyorlar bazı yerlerde. Bunun geçmişte birçok kez tanık olduğumuz “Camileri yakıyorlar” provokasyonundan bir farkı yok. Bu provokasyonun elde Türk bayraklarıyla gerçekleşmesi hafifletici bir neden olamaz. Dolayısıyla her şeyden önce ODTÜ’de iyi hazırlanmış bir provokasyon olduğunu bilmek gerekir. Bildik, eski ama iyi hazırlanmış bir provokasyon.
'Etkinlik ve eylemlerde Türk bayrağı taşınıyordu’
-Bayrağa saldırı olmadığını mı söylüyorsunuz? Görüntüler var.
Ben olayın ilk kaynağından söz ediyorum. ODTÜ’de bu provokasyon öncesinde böyle bir gündem olmadığı gibi, etkinlik ve eylemlerde Türk bayrağı da taşınıyordu. Sonrasında yaşananların da aynı provokasyonun parçası olduğunu düşünmek için çok neden var.
'İktidarın tam da bu tarz bir muhalefete ihtiyacı var’
-Peki bu provokasyonun amacı ne?
Sadece bu örneğe sıkışıp kalmadan şunlar söylenebilir. Birincisi fazlasıyla somut, son “çözüm süreci” ülkücü-milliyetçi kesimleri böldü. Burada bir iç mücadele yürüyor. Bir kesim eski bildik söylemleriyle Devlet Bahçeli MHP’sini sıkıştırmaya çalışıyor. İktidarı güç duruma düşürmeye dönük çabaların bir parçası olarak görebiliriz. İşe yarıyor mudur, bu çok tartışmalı. İlkinde olduğu gibi, bu “çözüm süreci” de içeriğiyle, doğrultusuyla, hedefleriyle tartışılmalı. İtiraz ya da karşıtlık buradan hareketle oluşmalı. Hamaset her durumda iktidara yarar. Hatta şunu söyleyeyim, bu sürecin, yani iktidarın tam da bu tarz bir muhalefete ihtiyacı var. İçeriksiz, urgan ve kan üzerine kurulu bir muhalefete.
'Solun kimlikçi bir siyaset tarzının içinde başkalaşıp kaybolmasını istiyorlar’
-ODTÜ’de yaşananların iktidarı köşeye sıkıştırmak için planlandığını ama işe yaramayacağını mı iddia ediyorsunuz?
ODTÜ ile sınırlamadan konuşuyorum. Bir amaç bu. Ama daha fazlası var. Türkiye devrimci hareketini DEM çizgisine doğru ittirmeye çalışıyorlar. Hem toplumsal algıda böyle gözüksün hem de sol kendisine başka bir alan bulamasın diye. 12 Eylül faşizminin resmi bildirilerinde iç tehdit “yıkıcı, bölücü ve irticai” olarak tanımlanırdı. Bu sıfatların üçünü cunta için de kullanabileceğimiz gerçeği ayrı konu. Ama asıl amaç, Türkiye’de solu yıkıcı ve bölücü olarak kodlamaktı.
Ben bir devrimci olarak “yıkıcılığı” sözcüğün çağrıştırdığı bütün olumsuzluklara rağmen kabul edebilirim; bu düzen yıkılmalıdır çünkü. Ancak “bölücülük” toplumun küçük bir azınlığının çıkarları doğrultusunda büyük çoğunluğa zarar veren bir toplumsal sistemin sahiplerinin ağzında saçma duruyor. Saçma ve bu iftirayı elbette reddediyoruz. Ama ısrarla solu oraya ittirmeye çalışıyorlar. Çünkü sol kimlikçi bir siyaset tarzının içinde başkalaşır ve kaybolur. Bunu istiyorlar.
'Devlet eliyle solun üzerine gidildikçe solun önceliklerinde de değişim gözlendi’
-Solun hiç suçu yok mu bu yaşananlarda? 12 Eylül’den bu yana neredeyse yarım asır geçti?
Sadece bir sürekliliğe işaret etmeye çalışıyorum. Türkiye’de 1960’lara kadar solun toplumsal bir ağırlığı olmadı. Sol büyük ölçüde kadrolarıyla, inadıyla, gelişkin aydınlarıyla varlığını korudu. Ancak bu kadarı bile çok değerliydi. 1960’larda solun o ana kadarki direngenliği ve üretkenliği hızla toplumsal enerjiye dönüştü. Belki ciddi zaaflar barındırıyordu bu yükseliş ama devrimciler halkçı, bağımsızlıkçı, anti-emperyalist bir konumlanışla Amerikancı ve Almancı düzenin yıllarca büyük bir pişkinlikle dillendirdiği “kökleri dışarıda” yalanını parça parça ettiler.
İşçi sınıfının ve devrimci gençliğinin siyaset sahnesine ağırlığını koymasıyla birlikte büyük bir panik başladı sermaye düzeninin içinde. Farklı yöntemlerle bu gidişi durdurmak için harekete geçtiler. CHP’nin aniden solu keşfetmesi bu döneme denk geldi. 12 Mart darbesiyle zirveye çıkan ağır baskılar bu paniğin ürünüydü. Solu bu ülkeye ait, bu topraklara ait bir yurtsever güç olmaktan çıkarma çabası da 1960’ların büyük yükselişine verilen yanıttı. Devlet eliyle solun üzerine gidildikçe solun önceliklerinde de değişim gözlendi. Ve asıl darbeyi 12 Eylül’de vurdular.
‘Başka devletlerle, fonlarla, sermaye gruplarıyla ilişkili bir sol zaten sol değildir’
-“Yerli bir sol”dan neden bu kadar korksunlar? Tersi de geçerli değil mi? Başka devletlerle ilişkili sözde bir sol daha tehlikeli değil mi?
Nereden baktığınıza, önceliklerinize bağlı. Soros ve benzeri bağlantılar, fonlar, istihbarat örgütleriyle ilişkilenme türünden olgular güvenlikçi bir bakış açısıyla her devlet için tehlikelidir. Zaten bugün dünyada bütün iktidarlar çok uluslu tekellerin ilişki ağının içinde devinirler, her tür bağlantıyı kurarlar ama bütün bunları tekellerine almak isterler. Başka ülkelerle ilişkili her tür hareket tehdit olarak görülür.
Şunu söylemek zorundayım, başka devletlerle, fonlarla, sermaye gruplarıyla ilişkili bir sol zaten sol değildir. Öte yandan, bunca yoksulluk varken, toplumsal adaletsizlik zirve yapmışken komünizme karşı söyleyebilecekleri bir tek “kökü dışarıda” suçlamasıdır. İliklerine kadar Amerikancı, NATO’cu, piyasacı bir toplumsal sistemin savunucularının ağzında bu suçlama garip dursa da, ellerinde başka hiçbir şey yok.
‘Solun geniş bir kesimi kendi ülkesinden umudu kesti’
O yüzden solu kendi ülkesinden uzak tutmak, hatta ona düşmanlaştırmak için her şeyi yaptılar. 12 Eylül faşizminin en büyük başarısı budur. Öyle kapsamlı bir saldırı yürüttüler ki, solun geniş bir kesimi kendi ülkesinden umudu kesti, yabancılaştı. Aynı anda sınıfsal bakış açısı da kaybolmaya başladı, bütün sorunların, haksızlıkların kaynağı “devlet”ti. İşkence eden, öldüren, darbe yapan. Sivil toplumculuğun 12 Eylül’den çıkışta bu kadar etkili olmasının zemini de buydu.
‘Sol bu ülkede Milli Mücadele’ye doğdu, o mücadeleye katkısını koydu’
-Türk bayrağı konusu da bununla ilgili olsa gerek. Solda Cumhuriyet, bayrak, Mustafa Kemal gibi başlıklarda çok tepki çeken isimlerden birisi oldunuz. Birçok kesim sizi ulusalcılıkla suçladı. Solun bayrakla ne alıp veremediği var?
Sol bu ülkede Milli Mücadele’ye doğdu, o mücadeleye katkısını koydu. O mücadele sırasında başka ülkelerin komünistleri de Anadolu’daki hareketi destekledi. Ve bu devrimci dönemin gerisine düşmeden ülkeyi daha ileriye, eşitlikçi bir düzene taşıma iddiası solu karakterize etti yıllarca. Arka arkaya gelen darbelerin yarattığı tahribat, sivil toplumculuk ve sonrasında Kürt sorununun yol açtığı basınç bazı kesimleri Milli Mücadele’nin kendisiyle mesafelenmeye ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu değersizleştirip yadsımaya yöneltti. Bu bir intihardır. Solun 60’lar ve 70’lerdeki iddiasını reddetmektir. Dahası büyük bir tarihsel yanlıştır. Bayrak konusu bu bağlamda değerlendirilmeli.
‘O bayrağın NATO’culara, Amerikancılara, tarikat-holding düzeninin uşaklarına teslim edilmesi kadar büyük bir hata olamaz’
Yaşadığın ülkeyle, onun sembolleriyle, değerleriyle kavga ederek devrimcilik olur mu? Bunun enternasyonalizmle ilişkisi yok. Sosyalizmin evrenselliği, her ülkede o toprağın bize sunduğu enerji kaynaklarıyla hareket etme yükümlülülüğünü ortadan kaldırmıyor. Hep söylediğim gibi, sevmediğiniz bir şeyi değiştiremezsiniz. Biz bu ülkeyi çok sevdiğimiz için değiştirmek istiyoruz ve değiştireceğimiz için çok seviyoruz. 1919-1924 arası bu toprakların en devrimci dönemidir. Bu döneme at gözlükleriyle bakamayız, fetişleştiremeyiz ama onunla bağımızı güçlendirmediğimiz taktirde köksüzleşiriz. O bayrağın NATO’culara, Amerikancılara, tarikat-holding düzeninin uşaklarına teslim edilmesi kadar büyük bir hata olamaz. Bu yalnız Türkiye için değil. Her ülkede devrimciler, ülkelerinin gelişkin değerleriyle ilişkilenmek durumundalar.
‘Sivil toplumculuk, kimlikçilik, Avrupacılık, TÜSİAD’çılık o kadar kirletti ki ortalığı’
-Gezi direnişi sırasında “bayrağımızı faşistlerin elinden geri aldık” demiştiniz yanılmıyorsak ve bu da kimi çevrelerin tepkisini çekmişti.
2013’te “burada bir halk var” dedi milyonlar. Bu hareket tersi tüm çabalara rağmen yurtsever, Cumhuriyetçi bir duruşta ısrar etti. Türk bayrağı bu duruşu simgeledi, adaletsizlikleri örtmek için istismar edilmeye çalışılan bir araç olmaktan çıktı. Son derece değerliydi bu. Değerli, doğal ve yaygın. Ama yetmedi. Sivil toplumculuk, kimlikçilik, Avrupacılık, TÜSİAD’çılık o kadar kirletti ki ortalığı. Solun bir kesimi de bu konuda kişiliksizleşti. Bir gün Cumhuriyetçi bir gün liberal olmak reel siyaset sanılıyor. Oysa bazı konular ahlaki ve varoluşsal bir yaklaşımla ele alınmalı. “Bu ara öyle davranmalı” türünden hesaplarla bu ülkeye ait olamayız. Halkımız bunu yutmaz.
-ODTÜ’de yaşananlara dönecek olursak, sol provokasyona mı geldi?
“Sol” çok geniş bir kavram, içeriksizleşti, UFO gibi, tanımlanamayan cisme dönüştü. Bu nedenle aslında kaçınmaya çalışıyoruz bu kavramı, sıfatı kullanmaktan. Ancak yine de toplumsal algıda geniş bir küme “sol” olarak görülüyor. Evet, provokasyona düşüldü. Zaten provokasyonlar buna zemin varsa devreye sokulur genellikle.
1 Mayıs’taki pankart tartışması: ‘TKP’yi de başka bir yere sıkıştırma çabası’
-Bu 1 Mayıs’ta TKP’nin Kartal’da düzenlediği mitingde parti yöneticilerinin “Türk kadını” ibareli bir pankarta izin vermedikleri de iddia edildi. Neden izin verilmedi?
TKP düzenlediği mitinglerin siyasi, hukuki sorumluluğunu üstlendiği gibi güvenliğinden de sorumludur. Buraya bir örgütlü katılım olacaksa önceden diyalog kurulmasını bekleriz. 1 Mayıs'larla pek bir ilgisi olmayan bir partinin yöneticilerini alanda gören arkadaşlarımız kibarca hoş geldiniz dedikten sonra bir temsiliyet istekleri olup olmadığını sormuşlardır. Böyle bir istekleri olmadığını söyleyen bu şahıslar alanda bir süre gezindikten sonra gitmişlerdir. Ne bir tartışma olmuş ne bir sorun çıkmıştır.
Arkadaşlarımız pankartı görmediler bile. Bunlar bildik yöntemler. TKP’yi de başka bir yere sıkıştırma çabalarıdır bu. Rahatsızlar. TKP’nin kimseye ne bir borcu, ne yaranma çabası ne de başkalarının dümen suyuna girme alışkanlığı var. Biz bu düzeni değiştirmek isteyen, anti-emperyalist, Cumhuriyetçi, devrimci, komünist bir partiyiz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.