Breadcrumb
İsviçre’de '10 milyon' referandumu: Göçmen düşmanlığıyla gerçek sorunlar gizleniyor
Ali Üregen
Yayın Tarihi: 08.05.2026 , 20:02 Güncelleme Tarihi: 09.05.2026 , 00:25
İsviçreliler 14 haziran 2026 tarihinde yine bir referanduma hazırlanıyor.
Aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi’nin (SVP/UDC) desteklediği “10 milyonluk İsviçre’ye hayır” girişimi, ülkenin daimi yerleşik nüfusunun 2050’ye kadar 10 milyonu aşmamasını hedefliyor. Öneri, 14 Haziran’da halk oylamasına sunulacak.
Öneriye göre İsviçre nüfusu 9,5 milyonu aşarsa hükümetin göçü sınırlamak için önlemler alması gerekecek. Bu önlemler arasında sığınma ve oturum kurallarının sıkılaştırılması ile nüfus artışını etkileyen uluslararası anlaşmaların yeniden müzakere edilmesi bulunuyor. Nüfusun 10 milyona ulaşması halinde ise İsviçre’nin AB ile 20 yılı aşkın süredir yürürlükte olan serbest dolaşım anlaşmasından çekilmesi gündeme gelebilecek.
Doğrudan demokrasi görüntüsünün ardında korku siyaseti
İsviçre yıllardır dünyaya “doğrudan demokrasi” modeli olarak sunuluyor. Referandumlar üzerinden halkın yönetime katıldığı, herkesin söz hakkına sahip olduğu anlatılıyor. Dışarıdan bakıldığında bu tablo gerçekten de düzenli, medeni ve örnek bir sistemmiş gibi görünebilir. Ancak işin perde arkasına bakıldığında başka bir gerçek ortaya çıkıyor: Halkın iradesi çoğu zaman siyasal manipülasyonlarla yönlendiriliyor, toplum korkular üzerinden kutuplaştırılıyor ve gerçek sorunların üzeri bilinçli biçimde örtülüyor.
Bugün İsviçre’de tartışılan “nüfusu on milyonla sınırlama” meselesi de tam olarak böylesi bir siyasi mühendislik örneğinden başka bir şey değildir. Sanki ülkenin bütün sorunlarının kaynağı göçmenlermiş gibi bir hava yaratılıyor. Kiraların yükselmesi, sağlık sistemindeki kriz, ulaşım sorunları ya da hayat pahalılığı; hepsi yabancılara bağlanıyor. Böylece sermayenin yıllardır uyguladığı sömürü politikaları görünmez hale getiriliyor.
Sermaye göçmen emeğine muhtaç, sağ siyaset göçmeni hedef gösteriyor
Oysa kapitalizmin temel yasası değişmemektedir: Sermaye her zaman ucuz emek ister. Bugün İsviçre ekonomisinin ayakta kalabilmesi için de göçmen işçilere ihtiyaç vardır. Fabrikalarda, inşaatlarda, hastanelerde, restoranlarda, temizlik sektöründe çalışan binlerce emekçi olmasa bu sistem bir gün bile dönmez. Ama aynı düzen, işine geldiğinde göçmeni “ekonomik ihtiyaç”, işine gelmediğinde ise “tehdit” ilan ediyor. Bu tam anlamıyla ikiyüzlü bir siyasettir.
SVP/UDC'nin yıllardır yürüttüğü yabancı düşmanı propaganda da bu düzenin en kirli araçlarından biridir. Korku siyasetiyle oy topluyorlar. İnsanların öfkesini gerçek sorumlulara değil, en kırılgan kesimlere yönlendiriyorlar. Çünkü sermaye düzeni çok iyi biliyor: Halk patronları sorgulamaya başladığı gün, gerçek tartışma başlayacaktır.
Asıl sorun nüfus değil gelir adaletsizliği
İsviçre’nin temel sorunu nüfus artışı değildir. Asıl sorun gelir adaletsizliğidir. Aynı işi yapan insanların farklı ücretlerle çalıştırılmasıdır. Gençlerin ev kiralayamaz hale gelmesidir. Emeklilerin yaşam maliyetleri altında ezilmesidir. Kadınların hâlâ erkeklerle eşit ücret alamamasıdır. Milyarlar kazanan şirketler, vakıflar vergi oyunlarıyla yasal olarak korunurken, emekçilerin her geçen gün biraz daha fazla yoksullaştırılmasının üzeri perdeleniyor.
Referandumun 14 Haziran’a denk gelmesi tesadüf mü?
Daha da dikkat çekici olan ise referandum tartışmasının 14 Haziran’a denk getirilmesidir. 14 Haziran İsviçre’de kadın hareketinin tarihsel mücadele günüdür. Kadınların eşit işe eşit ücret, insanca çalışma koşulları ve toplumsal eşitlik talep ettiği bir gündür 14 Haziran. Böyle önemli bir toplumsal mücadelenin gölgesine göçmen karşıtı bir referandum tartışmasının yerleştirilmesi elbette sıradan bir tesadüf olmasa gerek. Bu aynı zamanda kadınların ekonomik ve sosyal hak mücadelelerini görünmez kılma girişimlerinin bir parçasıdır.
Çünkü düzen siyaseti çok iyi bilir: Halkın gerçek sorunları konuşulursa, patronların saltanatı sorgulanır. O nedenle sürekli yeni düşmanlar yaratılır. Bazen göçmenler, bazen mülteciler, bazen yoksullar hedef gösterilir. Ama hiçbir zaman bankaların serveti, şirketlerin açgözlülüğü ya da patronların sömürüsü tartışılmaz.
Bugün ihtiyaç duyulan şey nüfusu sınırlamak değil; sömürüyü sınırlamaktır. İnsanları milliyetine göre ayırmak değil; emeğin ortak çıkarlarında buluşturmaktır. Gerçek demokrasi sandıkta korku üretmek değil, halkın insanca yaşayabileceği eşit ve adil bir düzen kurabilmektir.
Sol partiler ve sendikalar: Ekonomi göçmen emeğine bağımlı
Sol partiler, işçi sendikaları, İsviçre ekonomisinin birçok sektörde göçmen işçilere bağımlı olduğunu, hastanelerde, yaşlı bakım evlerinde, ulaşımda ve hizmet sektöründe çalışan binlerce yabancı emekçilerin ekonominin önemli bir parçası olduğuna vurgu yapıyorlar. Kısacası sol partiler ve işçi sendikaları, nüfusun "on milyon" ile sınırlandırılmasını, yabancı düşmanlığına dayalı bir korku siyaseti yaratarak olarak değerlendiriyorlar.
Sağcı partiler göçün sınırlandırılmasını istiyor
Sağcı partiler, özellikle SVP/UDC, göç politikalarının ciddi şekilde sınırlandırılmasını savunuyor. Nüfus artışının altyapı, konut ve çevre üzerinde baskı yarattığını ileri sürüyor. İsviçre’nin “kontrolsüz büyümemesi” gerektiğini ve sıkı kota ile limitlerin gerekli olduğunu iddia ediyor.
Patron örgütleri: Göçmen emek gelsin, sosyal yük gelmesin
Patron örgütleri ve işveren sendikaları ise keskin göç politikalarıyla ekonominin zarar göreceğini, gevşek ve değişebilir politikalarla iş sektöründe rekabete darbe vuracak durumlara dikkate uzak durulmasını söylüyorlar. Yani patronlar özet olarak genç göçmenler gelsin ama farklı yöntemlerle İsviçre'ye yaşlı nüfusun gelmesi engellensin demek istiyorlar.
Patron sendikaları ise, vatandaşlığa alımlar zorlaşsın, aile birleşimi daha da zorlaşsın, insani anlamda yaşlı kesimlerin iltica taleplerine ciddi sınırlamalar getirilmesin demek istiyorlar.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.