Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

İnsanların Türküleri | Kavganın haklı olanı

Bu hafta Yusuf Şaylan ile Kuvayi Milliye türkülerini konuşuyoruz. Celal Hafifbilek’in Ankara 1920’sinden Ahmet Büke’nin Kırmızı Buğday’ına uzanan yolculukta, yoksul Anadolu halkının emperyalizme karşı verdiği onurlu direnişin, korkunun ve umudun iç içe geçtiği ezgilerine kulak veriyoruz.

Resim: Abidin Dino

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 26.04.2026 , 09:44 Güncelleme Tarihi: 26.04.2026 , 13:26

Kuzeyde insanlığın emperyalizme karşı dik durabileceğinin emareleri yeşerirken Şura dedikleri Sovyetler memleketin kaderini eline alıyordu. Bizim topraklarda da durum pek iç açıcı değildi. Memleketin dört bir yanında işgalci kuvvetler Anadolu insanının onurunu ayaklar altına alarak yürüyordu memleketin kalbinde.

Tozun, çamurun ve barut kokusunun içinde bir memleket, yaralılar, sakatlar, kimsesizler yurdu.

Şimdi bir zaman makinesi olsa o günlere gitsek akla gelen ilk şey, "Bu halde mi kurtarılacak memleket?" sorusu olurdu. Soru haklı ama çaresizliğe sığınmak yanlıştı.

Anadolu'da memleketi İngiliz'e satan Osmanlı padişahlarına karşı öfke vardı. Evet ama öfkeden ziyade çaresizlik, yoksulluk, ölüm ve salgın hastalıklar kol geziyordu.

İşte kalksa biri kulağınıza, işte bunlardan kuracağız orduyu ve direnişi dese en kibar ifadeyle güler geçerdiniz.

Korku insani bir şey. Evet, ama sadece korkunun esaretinde yaşamak doğada yaşayanlara mahsus. Yani biraz da insanlıktan çıkaran bir şey.

Celal Hafifbilek Ankara 1920 romanında bu günleri anlatırken bakımsız, çorak ve terk edilmiş bir kentin yaralı ve çirkin insanları tarafından nasıl kurtarıldığından bahsediyor.

Ankara'ya sığınan subaylar, halk, kongrelerde seçilen delegeler ki buna ilerleyen zamanlarda mebus denecekti, geneli için Ankara'da durum pek parlak değildir.

Mustafa Kemal, hani halkın deyişiyle Sarı Paşa, Ankara'ya geldiğinde gün kızılca kıyamettir. Mevzu güneşin batıyor mu yoksa doğuyor mu oluşundan ziyade biraz da çaresizliğin işaretidir.

İşte o günlerde Ankara'ya Dikmen sırtlarından giren Mustafa Kemal'in elinde tek bir şey vardır. İradesi ve teslim alınamayışı.

Ne Osmanlı'nın Sarı Paşa'yı satın alma denemesi ne de bunun mümkün olmadığını fark ettiğinde ölümle tehdit etmesi vız gelmiştir. Bu cesaret halkta, "Hiç olmadı onurumuzla ölürüz" duygusuna nail olur.

Anadolu'yu kongre kongre gezen, yine o dönemin ifadesiyle hem yoldaşlarının hem de düşmanlarının ortak tabiriyle Osmanlı'nın değil "kongrelerin paşası" olan Mustafa Kemal'in Dikmen sırtlarından Ankara'ya geldiği o ilk noktaya dikilen heykelin adı da Kızılca Gün anıtıdır. Metin Yurdanur'un hünerli ellerinden şekillenen heykel o günleri anlatır.

Metin Yurdanur tarafından yapılan Kızılca Gün Anıtı

Yusuf Şaylan'la bu haftaki türkülerimizin konusu Kuvayi Milliye ve seferberlik türküleri. Nisan 1920'de "kurucu meclisin" açıldığı günlerdeki gibi kapalı bir hava Ankara'da. Güneş açınca iyiden iyiye ısıtıyor insanın yüzünü. Ama diğer yandan da gelince tekrar gölgeler insanın içini titreten soğuk bir rüzgar esiyor hala.

23 Nisan'da henüz gelmemiş baharın Mayıs'ın ilk gününe bayrağı devrettiği haftalardayız. Bir yanımızda mücadele diğer yanımızda halka umut veren mağrur, gururlu, kendinden emin türküler. Minareden ve selvi dalından düşmana sıkılan kurşunun neşesi.

Şaylan sohbete şu sözle başlıyor. 

"Ne demiş biliyor musun Atatürk Kuvayi Milliye için. Kuvayi Milliye namuslu bir insanın yastığı altındaki tabancaya benzer. Namusunu koruması için, her hangi bir ümidi kalmadığı zamanda hiç değilse intihara yarar.

Bu adamı tutuklasak mı demişler sonra Osmanlı paşaları. Düşman elinde yaşamaktansa elindeki tabancayla ölmeyi tercih edecek birini tutuklamak komik kalıyor tabii tarihin sayfalarında. Hikaye biraz da böyle."

Ankara'da Osmanlı'nın ruhuyla devinen bir memleket dünyasındayız. Kongrelerin yerini sarayların aldığı yeni dönem dünyasında karanlığa sıkılmış türküleri konuşacağız.

Yusuf Şaylan

Nerde düşman varsa orda bitirek

"Antepliler silahşör olur, uçan turnayı gözünden kaçan tavşanı ard ayağından vururlar ve Arap kısrağının üstünde taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar." 

Nazım böyle anlatıyor Kuvayi Milliye günlerini kaleme aldığı destanında.

Usta şair o günleri anlatırken benzer bir olay örgüsü işliyor. Bir yanda ak taşın arkasında saklanan Karayılan'ı gelip bulan ölümün ne menem bir şey olduğunu görüp gayrı yeter diyen Anteplilerin Fransız askerine hücumu, diğer yandan bu hücumun en korkak, en cesur, en akıllı ve en temiz müfrezesindeki emekçilerin Karayılan adıyla bir destan yazması.

Şaylan Kuvayi Milliye türkülerini şu sözlerle anlatıyor. 

"Türküler çeşit çeşit o dönem. Hepsinin ortak özelliği hem düşmanın acımasızlığını çıplaklığıyla anlatması hem de içinde bir gururu ve cesareti barındırması. Mağrur türkülerdendir. Acısı da öyle.

Bir de malum, uzun bir savaş. 1914'te hatta belli açılardan Balkan Harbi'yle başlayan uzun savaş dönemi 1918'e kadar uzuyor. Ardından da memleket işgal ediliyor. Herkes 1919 19 Mayıs der ya ama aslında Mustafa Kemal 15 Mayıs'ı işaret ediyor. Yunan ordusunun ilk ayak bastığı günlere. Kimi örneklerde ise İngiliz askerlerinin İstiklal Caddesi'nde bayraklarla ve askerlerle yürüyüşü, Galata Kulesi'ne çekilen bayrağı düşünülebilir. Yani diyeceğim o ki 1918'de bitmiyor cihan harbi. Sonra iç savaşa dönüşüyor Anadolu topraklarında. Halk yorgun, yoksul, yıllardır ekilmemiş tarlalarda hastalıklar, açlık kol geziyor.

Gözlüğünü gözüne yaklaştıran Şaylan çayından bir yudum aldıktan sonra şöyle devam ediyor. 

"Bu dönemin türküleri o nedenle bazen Yemen'le başlar bir bakarsın İzmir'den çıkar. Yemen çaresizlik, İzmir, Antep, Karadeniz türküleri cesarettir. İşte biraz böyle. Ege, Anadolu, Güneydoğu, Karadeniz derken memleketle şekillenir türküler de. Kuvayi Milliye türküleri öyledir. Karayılan türküsü öyle. Urfa çeteleri türküsü de."

Kolumu salladım toplar oynadı, kara taş içinde çete kaynadı, yaşasın Urfalılar teslim olmadı, di yürü yürü kumandanlar yürü, çetelerin gidiyor dönmüyor geri. Yani anlaşılan o ki bazen halk yürüyünce kumandanlar da onu takip eder arkasından.

 

 

Sırtı lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi için

1920'lere geldiğinde takvimler komünistlerin de Kurtuluş Savaşı'na verdiği destekle İngiliz karakollarından kaçırılan silahların İnebolu üzerinden Kuvayi Milliyecilere verildiği hikayelere tanık oluyoruz. Sovyetler Birliği'nin kendisinde devam eden iç savaş yıllarına rağmen Ankara'ya yolladığı altın ve paralar Ankara hükümetinin bütçesinin üç katı ediyor. Kuzeyde ve Anadolu'da emperyalistlere karşı amansız bir savaş veriliyor. Haliyle emperyalistlerin kazanması için ellerini ovuşturan saltanat yanlılarına karşı da.

Şaylan giriyor söze. 

"Bu dönem türkülerde halk imgesi yine çok yaygın ve önde. Hem Karayılan türküsünde hem Anteplilerde, kah Karadeniz'de kah Ege'de benzer şeylere denk geliyoruz bu da bizlere gösteriyor ki Kuvayi Milliye'deki halk unsuru türkülere de yansıyor."

 

Elindeki kağıtları seren ve notlarını inceleyen Şaylan sözlere şu şekilde devam ediyor. 

"Komünistlerin sadece kurtuluş mücadelesinde verdiği destek istisna değil. Sovyetler'den Kuvayi Milliye askerleri için gelen yardımlardan tutun da Anadolu'daki komünistlerin kurduğu birliklere kadar. Ama esas mevzu politik olarak da öyle. Anadolu'da sosyalizme giden yol hep ikinci bir kurtuluş savaşı ya da Kuvayi Milliye ruhu olarak tarif edilmiş. Hikmet Kıvılcımlı'nın 1950'lerde kaleme aldığı metinlerinde, o dönem kurduğu Vatan Partisi'nin programlarında da bu ifadelere rastlarız. Vala Nureddin ve Nazım'ın verdiği mücadeleler."

Burada türkülere dair bir ayrıntı daha ekliyor Şaylan, bu türkülerin Anadolu'daki türkülerden bir farkı da çok fazla özgün yoruma denk düşmesi. Ruhi Su'dan Cem Karaca'ya, Zülfü Livaneli'den diğer sanatçılara kadar bu dönem türküleri için bir de sonraki yıllarda bestelenen özgün yorumlar var. Çoğu şiirlerden, dizelerden, destanlardan bestelenmiş. Bu açıdan da özgün bir zenginlik var. Bir de tabii cumhuriyetin zaferiyle gelişen çağdaş sanat ve burada klasik müzik biçiminde bestelenen örnekler, Türk Beşlileri, klasik müzik icracıları ve daha nicesi. Hepsinde de Kuvayi Milliye türküleri ruhu ve içeriği yer alır.

Cepkenimin kolları parıldıyor pulları

Mevzu bir yanıyla da gayet sınıfsal. Direnenlerin kaybedecek neyi var ki? 

Oysa mandacılık diyen, kurucu meclisi görmezden gelenlerin bağları bahçeleri, Yunan'la İngiliz'le tuttuğu pazarlıkları, İngiliz ya da Yunan kazanırsa kuracağı tezgahları var. Hal böyle olunca Kuvayi Milliyeciler ilerledikçe de Yunan askerleri için tezgahlara serilen ürünlerin yerini direnişin malzemeleri almış. Yani tüccar tüccarlığını yapmış yine.

Ahmet Büke kaleme aldığı romanı Kırmızı Buğday'da bunu şu sözlerle anlatıyor. 

"Neden buralardayız? 

Akhisar işgalin ilk günlerinde derhal teslim bayrağı çekerken neden bu bölgeler huzursuzca kıpırdadı, ilk silahlar buralarda patladı, düşman da ilk adımından itibaren buralara tereddüt içinde baktı? Tesadüf değil elbette. Bakın iktisadiyat demek her şey demektir. Ovalar büyük arazilerdir; istihsal yapılan, iç ve dış ticaret yollarıyla rabıtalı, pazarlara ulaşan tacirin, ticaretin, paranın kaynadığı yerlerdir. Büyük araziler, büyük kazançlar, büyük mülkler, kuvvetli eşraf ve siyasetin atardamarında akan ensesi kalınlar işte böyle halka halka birbiriyle bağlı uzar gider oralarda. Bu saadet zinciriyse düzen, istikrar ister. Elbette büyük eşraf yeni vaziyete ilk ayak uyduranların başında geldi. İşgal etmek kolay, hükmetmek zordur. Biz olmazsak işgali nasıl idare edecekler diye düşündüler. Halkı pusturdular. Zaten zayıf olan köylünün cılız itirazını boğuverdiler. İşgalcilerle hemen rabıta kurdular. Ama buralar yani dağlar öyle değil. Arazi parçalı, küçük, sarp ve zorludur. Yolları pek az ve çetindir. Köylü daha ziyade eskinin göçeridir ve damarlarında hâlâ Yörüklüğün kanı akmaktadır. Eşraf daha küçük, iktisaden cılız ve daha uç siyasi kanaatlere sahiptir. Yani buraları ele avuca alıp yeni düzenin ipleriyle gemleyecek kuvvetler bizden uzak ve tesir imkanları zayıftır. O halde milletin öfkesi teşkilatlanmaya daha müsaittir."

Söz yoksul Anadolu halkının hikayesine gelince Şaylan memleketin ihtiyaç duyduğu yeni zaferleri anımsatıyor. 

"Yunan askerinin Ege'den ayak basması daha fazla etki yaratıyor. Bu hem doğrudan açık işgal örneklerinden biri diğeri de Anadolu insanı biz İngiliz'le Fransız'la harp ettik burada Yunan'ın ne işi var diye düşünüyor. Fransızlar Güneydoğu'da, İtalyanlar Konya'da, İngilizler İstanbul'da ama bulundukları yerde duralıyorlar. İlerleme şansları olmuyor. Ama İngiliz sermayesi Yunan ordusuna alan açınca işgalci askerler Ankara'ya kadar ilerliyor. O yüzden yaşanan travmanın boyutu daha büyük. Yanan köyler, işbirlikçi köyler, Yunan ordusunun imparatorluk hayalleri ve daha nicesi. Hal böyle olunca Kuvayi Milliye türküleri her şeyden çok biraz Egelidir. 

Efelerin sesleri, attığı tüfekler, çattığı kılıç sesleri gelir o türkülerden. Ama işte mevzu biraz da yeni zaferlere duyulan ihtiyaçtır. Nasıl ki her dış savaş biraz da içeride savaşsa her zafer biraz da sınıfsaldır. İşte halk geriye düşünce kapıdan kovduğumuz düşman askeri üniformalarını çıkarıp şirketleriyle geldi. Eklendi üzerine NATO'su şusu busu. Türküde geçtiği gibi, Aydın'ı İzmir'i düşmandan alacak yeni bir zafere ihtiyaç var."

Sözlerini tamamlayan Şaylan söyleşiye getirdiği malzemeleri toplarken bir şiirle veda edelim diyor bu hafta. Komünist şair Mehmet Barış'ın dizelerini okuyor. Nisan'daki kıştan emanet serin esen rüzgarın Mayıs'ta emekçileri sıcak yaz günlerine kavuşturması için. 

Haftaya 1 Mayıs'ın ve emekçilerin türkülerine bakacağız. Mehmet Barış'ın şiiriyle veda ediyoruz.

Cumhuriyet kolları kırık
Bir İyon yontusudur şimdi
Yaralı bir üveyik,
Durmadan kanayan ateş çiçeği...
Bize yeni bir zafer gerek

Dün kanla kovduklarımız
Buyur edildiler baş köşeye
Dağlarımız yaralı, suyumuz sası
Tutsak edildi derelerimiz

Irzına geçilirken gözleri bağlı kızın
Kılıç gösteriyor bize bir kılıç artığı
Üç otuza gidiyor pazarda alın terimiz
Tecavüzler, intiharlar, kadın cinayetleri…
Bize yeni bir zafer gerek

Yenmiştik, yine yeneceğiz!
Bizden yanadır toprağın belleği
Suyun biriken öfkesi bizden
Mayıs’tan sorsunlar bizi; Ağustos’tan, Eylül’den

Can erikler yesin diye çocuklar
Dişleri kamaşsın diye yine tarihin
Ekmek için, gül için,
Hürriyet günleri için
Bize yeni bir zafer gerek

Yüzümüzde vakur
Ve muzaffer bir gülümseme
İnebilmek için yine Belkahve’den İzmir’e
Yıkmak için sermayenin saltanatını
Bize yeni bir zafer gerek

Mehmet Barış

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.