Sayfa yolu
İnsanların Türküleri | İki kapılı handa bir Veysel
Yayın Tarihi: 09.08.2026 , 10:12 Güncelleme Tarihi: 09.08.2026 , 10:14
Yirminci yüzyılın başlıca temsilcilerinden olan Âşık Veysel, doğumunu anlatırken eski hesaba göre eylülün sonuna doğru yahut ekimin başlarında, bir güz mevsiminde dünyaya geldiğini söyler. Annesinin koyundan gelirken onu dünyaya getirdiğini, kadınların toplanıp kendisini çarşaf ve önlüklere sararak taşıdıklarını aktarır. Âşık Veysel'in 1894 yılında doğduğu Sivas'a bağlı Şarkışla'nın eski ismiyle Söbalan olan Sivrialan köyü, Gülağ Öz'ün anlatımına göre iki yüksek dağın vadisinde yer alır. Burası Kızılırmak kavisi içinde Turna, Şeme, Kılıç, Karababa, Nalbant, Akdağ ve Sırıklıdağ isimli dağlarla çevrilmiş, yaklaşık seksen köyden oluşan Emlêk yöresi içinde kalan bir köydür.
Anadolu'nun bu bereketli topraklarında yaşam, bozkırın ortasında Karaca Ahmet ve Gülizar'ın çocuğu olan Veysel'i emanet eder. Veysel bu yaşamın içinde henüz küçük yaşta en ağır imtihanla başlar. Henüz ömrünün ilkbaharında her çocuk gibi koşup gülerken, kendi küçük dünyasından gökyüzünü izlerken hayat onun gözlerine ağır bir perde indirir. Yirminci yüzyılın başında henüz tıp bugünkü gibi gelişkin değildir ve özellikle köylerde hekimler yaygın bulunmamaktadır. Çiçek hastalığı sadece Veysel'i değil, kardeşlerini de perişan eder ve Veysel'in üç kardeşi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybeder.
Çiçek hastalığı, ilerleyen yaşlarında namına âşık diyeceğimiz Veysel'in dünya ışığını kirpiklerinden usulca çekip alır. Dünya onun için derin bir sessizliğe bürünür. Ancak o karanlıkta bir şey sönmez, aksine görünmeyen bir ışık içten içe yanmaya başlar. Bir gün babası oyalansın diye eline bir saz verir. Oyalansın diye eline tutuşturulan bu sazın bugün milyonlarca insanın yaşamın karşısında oyalanmasının bir bahanesi olacağını o günlerde kimse bilemezdi. Hayat, Veysel'in susan gözlerine karşılık konuşan teller armağan etmiştir. Parmakları telde gezindikçe içindeki karanlık dile gelir, acı türkü olur, hasret ezgiye dönüşür. Toprağın kokusunu görür, rüzgarın sesini seyreder ve insanın derdini dokunarak tanır. Karanlık onu daraltmaz, derinleştirir. Kaybettikleri gönlünde bir anlam derinliğine dönüşür. Okuma yazma bilmeyen Veysel, adeta bir irfan deryası olur. Sözü kitaplardan değil, hayattan süzülür. Radyolarda sesi yankılanır, sazının tınısı diyarlarda dolaşır ve yüreklere dokunur. Türküyle öğretir, sevgiyle anlatır, yoksulluğu ve yalnızlığı söyler ama en çok da sevgiyi büyütür.
Bugün Yusuf Şaylan ile birlikte Âşık Veysel'in hayatını konuşmak için buluştuk. Sıcak bir Ağustos günü Ankara'da Ayrancı'da bulunan Cemal Süreya Parkı'nda buluşup bir kafeye oturuyoruz. Elinde notlarıyla Veysel'in hayatına ve eserlerine değinmeye çalışacağız. Çaylarımızı söylüyoruz, Şaylan notlarını masaya diziyor ve sohbete başlıyoruz.
Can kafeste durmaz uçar dünya, bir han konan göçer
Yusuf Şaylan, Âşık Veysel'i ozanlar arasında ayrı bir yere koymak gerektiğini ifade ederek söze başlıyor. Şaylan şunları söylüyor:
"Yaşamıyla yapıtlarıyla başka bir yerde durur Aşık Veysel. Bunu hem bazı katıldığım panellerde Aşık Veysel için konuşan uzmanlar tekrar ediyor hem de birazcık incelendiğinde anlaşılıyor. Ama bence Anadolu'da bir filozof vasfında birilerini arayacaksak bir Anadolu filozofu diyebiliriz Aşık Veysel için."
Şüphesiz bunda Âşık Veysel'in doğduğu kuşağın da önemi büyüktür. 1900'lü yılların hemen öncesinde dünyaya gelen Veysel'in yaşadığı topraklarda ciddi savaşlar, kırılmalar, salgın hastalıklar ve göçler vardır. Savaşlar, yıkım, göçler ve salgın hastalıklarla Osmanlı İmparatorluğu dağılıyordu. Hemen o yüzyılın başında neredeyse her dört yıla bir savaş sığdırılıyordu. Balkan Savaşları, Çanakkale ve arkasından Birinci Dünya Savaşı, Âşık Veysel'in yaşamında çok önemli kırılma noktaları oluşturur.
Çocuk yaşlarında bir gözünü çiçek hastalığından kaybeden Veysel'in talihsizliği burada kalmıyor. Şaylan anlatmaya şöyle devam ediyor:
"Bir gözünü çiçek hastalığında kaybeden Veysel diğer gözünü de birkaç yıl sonra işte ahırda ineklerin bakımı yapılırken babasının elindeki üvendirenin yani çubuğun ucunun değmesi neticesinde kaybediyor ve artık geriye karanlık içinde gönül gözüyle dünyayı görmeye çalışan bir çocuk kalıyor."
Babasının oyalansın diye verdiği bağlaması zaman içinde artık Âşık Veysel'in ciddi bir mesaisine dönüşüyor. Sazından hiç ayrılmıyor, profesyonel olarak öğrenmeye de başlıyor. 15 yaşında Kul Abdal'dan bir deyişi çalıp söylemeye başlar. İlk zamanlar sadece eski şairlerin şiirlerini ve deyişlerini ezberleyip çalar, zaman içinde de kendi şiirlerini yazar ve türkülerini besteler.
Mecnunum Leyla'mı gördüm
Gözlerini kaybeden Veysel artık gönül gözüyle dünyayı görmeye çalışıyordu. Askerlik yaşına geldiğinde Birinci Dünya Savaşı başlamış, ülkede seferberlik ilan edilmişti. Bir kardeşi ve tüm köylüleri askere alınır. Ancak Veysel köyde bir başına kalır. Bu durum kendisinde bir hüzne sebep olur ve kendini daha çok eksik hisseder. Görememesi ilk kez başkalarının acılarında geride kalmasına vesile olmuştur.
Köyde kalan Âşık Veysel ilerleyen yaşlarda artık evlenme çağına geliyor. Annesi Gülizar ona köyün en güzel kızı olan Esma'yı düşünüyor. Ama Veysel bunu duyduğunda ona çok inandırıcı gelmiyor. Esma ile kör Veysel ona pek mümkün görünmüyor. Fakat o iş hiç de onun düşündüğü gibi olmuyor ve Esma ile evleniyor.
Şaylan hayatının bu kısmını şu sözlerle anlatıyor:
"Bu mevzu bir soruna dönüşür zamanla. İlk çocukları henüz 10 günlükken ölür, ardından önce annesini sonra babasını kaybeder. Sekiz ay arayla dünyası iyice kararır. Ama bununla da bitmez. Bir gece Esma evden kaçtı, çok küçük yaşı. Esma'nın küçük yaşta ve çok güzel olmasından dolayı biraz bulunduğu durumu ve eşini kendine pek yakıştırmıyor. Köyde evlerinde çalışan bir Hüseyin var, o da yakışıklı çocuk. Esma'nın gönlü kayıyor Hüseyin'e Hüseyin'in de Esma'ya. Veysel anlıyor bir şeyler olduğunu, hissediyor ama tabi yakıştıramıyor bunu sevdiğine. Fakat bir süre sonra gideceğini de anlıyor. Esma anne, evde kalan bir bebeğini de bırakarak evdeki Hüseyin'le kaçar bir gece. Geride altı aylık çocuk ve Veysel kalır. Veysel inanılmaz mutsuz ve perişan olur. Görmeyen gözlerle bakmaya mecbur bir çocuk."
Bu dönem Âşık Veysel'in hayata küstüğü zamanlardır. Esma gidince ikinci çocuk da bakımsızlıktan ölür, Âşık Veysel hayata küser. Bu ayrılık üzerine efsaneler de yazılır. Yazıya düşürülen bu notlardan biri Esma'nın evden kaçacağı gece Âşık Veysel'in onun çorabının içine para sakladığı ve Esma'nın gittiği yerde ihtiyacı olursa kullanması için ona yardımcı olmasıdır. Ancak ne Âşık Veysel ne de başka kaynaklar bunu teyit eder. Bu, ayrılığın efsanelerinden biri olarak kalır geride. Ama bir de sözler ve dizeler vardır. Âşık Veysel hayata küser, dokunmaz bağlamasına. Türkü söylemez bir süre. Sonra "Mecnunum Leyla'mı gördüm, bir kerecik baktı geçti" der.
Uzun ince bir yol
Veysel'in karanlığın içinde yapayalnız kalışı dayanılmaz bir hal alır. Dokunur bağlamasına dertlerine derman arar, işte uzun ince yol da burada başlar. Çıkar köyünden Veysel, alır eline bağlamasını ve diyar diyar gezmeye başlar. Bir de bu yolculukların yoldaşı vardır. Anadolu toprakları biraz da böyledir, her derdi olana bir İbrahim yoldaşlık eder efsanelerde ve anlatılarda. Âşık Veysel'inki de öyledir.
Yusuf Şaylan eline aldığı çay bardağını kavrıyor ve bir yudum aldıktan sonra anlatmaya devam ediyor:
"Veysel'i Veysel yapan süreç başlar aslında. Uzun ince yol hikayesi başlar. Arkadaşı İbrahim'i yanına alır, dert ortağı sazını vurur sırtına. İlk kez çıkar köyünden. Köy köy çalıp söyler, karın tokluğuna gezer. Öyle konser falan gibi düşünme sakın. Köy meydanlarında çalar söyler. Anadolu'yu gezerek büyük kahvelerde masanın üzerine bir sandalye koyup oraya oturtur, orada insanlar kahveyi toplanır. Kahvede çalar söyler sonra oradaki kahvedeki insanlardan para toplanır Veysel hayatını böyle sürer uzun yıllar."
Âşık Veysel diyar diyar geziyor. Yol üzerinde köyler, hanlar, tekkelere uğruyor, değişik kültürler, konuşmalar, kulağında kalan tınılar biriktiriyor. O köylerden biri de Yalıncak tekkesi. Orada Gülizar kadına rastlıyor. Gülizar kadın Âşık Veysel gelmeden önce tekkeye bir kör gelecek beni ona verecekler diyor, etrafındakiler gülüyor. O zamanlar malum köy köy gezen kör bir aşığın hikayesinden bahsediliyor. Kim bilir belki de Gülizar kadın görmediği bir körün türkülerine vurulmuştu daha onu görmeden. Zaman içinde Gülizar kadınla Âşık Veysel evlenirler. Esma ile açılan yarasına Gülizar ile derman bulur Veysel.
Artık yolculuklarında bir gönül yoldaşı da vardır. Bugün Âşık Veysel'in hayattaki torunları ve hatıraları bu evliliğinden devam eder.
Aynı vardan var olmuşuz, sen gümüşsün ben sac mıyım
Takvimler 1931'i gösterdiğinde o dönemin maarif müdürü Ahmet Kutsi Tecer'in girişimiyle Aşıklar Bayramı düzenlenir. Ahmet Kutsi Tecer Sivas'ta öğretmenlik yaparken bu yol örülür aslında. Orada tanıdığı gördüğü her aşığı kayda alır, Halk Şairlerini Koruma Derneği oluşturur. Yöredeki halk şairlerini toparlayıp onların sanatlarını icra etmeleri, toplumla kaynaşmalarını sağlayacak bir etkinlik düşünür. Âşık Veysel sahneye çıktığında her şey değişir.

Yusuf Şaylan bunu anlatırken Veysel'in nasıl etkili bir ses olduğunun altını çizer ve şöyle der:
"Normalde herkesin birer parça söyleyip inmesi gerekir. Ama Aşık Veysel ilk okuyor büyük bir alkış tufanı kopar. Çünkü kendisine ait bir saz üslubu var, bir ses tınısı var. Bu insanları etkiliyor. İkinci parçasını da söylüyor tekrar alkış ama bunların hiçbirisi kendisinin değil, hep başka ustaların dizelerinden. Karacaoğlan vesaire gibi düşün. Aşık Veysel'e orada bir vesika verilir etkinliğe katıldı diye. Aşıklık belgesi, nişanı gibi düşün. Kutsi Tecer olmasaydı? Ya onun bu çabaları. Yani Sivas'ın bir okulunda bana ne buradaki sözlerden sazlardan deseydi? Sanıyor musun ki sen her zaman valiler kaymakamlar böyle işler için can atarlar. Tecer hiç zorlukla karşılamadı mı sence bunca çabayı verirken. İşte bazen Anadolu'da bir köy öğretmenin gece uykusuz kaldığı çabaları bizim 90 yıl sonrasında bir çay sohbetimizin konusunu belirliyor."
Veysel geceden aldığı beş lirayı kabul etmez. Normalde geceye katılan herkese beş lira verilir ama Veysel reddeder. Tecer'in dikkatini çeker, ayakkabıları yırtık olan bir adam beş lirayı derneğe bağışlar. Aşıklıktan aldığı parayı aşıkları korumak için bağışlayan ve derneğin örgütlenmesine katkı sağlayan Veysel, köy köy gezerek çalmaya devam eder. Görmeyen gözlerle 40 vilayet gezdiğini söylüyor Âşık Veysel, ilçeleri hariç diye de not düşüyor.
1 Nisan 1934
Mustafa Kemal'e yazdığı şiiri bizzat okumak için Ankara'ya yürüyen Veysel üç ayda varır. Köylerde çalar söyler Ankara'ya varır ama koca Mustafa Kemal'i bulmak ne mümkün, aylarca Ankara'da kalır ulaşamaz. Sonra bir milletvekili aracılığıyla gazeteye gider. Hakimiyeti Milliye gazetesinde 1 Nisan 1934 tarihinde Mustafa Kemal'e yazdığı şiiri yayınlanır. Büyük ses getirir. Gazete ertesi gün de yayınlar, sonraki gün de tam üç gün üst üste yok satar gazete. İşte Veysel'in hayatındaki bir diğer dönüm noktası da budur.
O kadar yırtıktır ki üstü başı, görenler dilenci sanır. Hatta bir bağlama dükkanından telleri değişmek ister, o gün İran şahı Ankara'da olduğu için dilenci sanırlar almazlar çarşıya Veysel'i. Hakimiyeti Milliye gazetesinde yayınlanınca bunlara telif de ödenir. Ankara Halk Evine uğradılar, orada büyük saygıyla karşılanır, sazlar çalar, ezgiler söylerler. Halk Evleri ona para toplayabilmek için konser düzenler, eline geçen paralarla ozana elbise, ayakkabı alınır. Ankara'dan mutlu bir şekilde dönüyordu artık Anadolu'yu sırtında sazı, başında fötr şapkasıyla.
Ankara'da beklediği Atatürk'le buluşma gerçekleşmiyor ama ünü yayılmaya başlıyor. İstanbul radyosuna davet edilir, burada türkü söyler. Veysel için bulunmaz bir fırsattır. Atatürk de dinler, sesi beğenir arar radyo evini ama o sıralarda Âşık Veysel çoktan çıkmıştır radyodan. Veysel'in hayalini kurduğu buluşma bir kez daha gerçekleşmez.

Okuma yazma bilmeyen bir öğretmen
Âşık Veysel'in bir de bildiklerini aktarma öyküsü vardır. Nâzım Hikmet'in dediği gibi topraktan öğrenen ozanlardandır Âşık Veysel. Yusuf Şaylan bunu şu sözlerle anlatıyor:
"Hiç okul yüzü görmemişti. Veysel okuma yazmayı bilmiyordu ama Ahmet Kutsi Tecer'in desteğiyle uzun yıllar köy enstitülerinde hocalık yapacak yapar. Veysel'in dizlerinde Karacaoğlan, Dadaloğlu, Köroğlu görülür. Pir Sultan'ı görülür."
Bir de entelektüellerle, aydınlarla mesai yapar tanışır. Sabahattin Eyüpoğlu, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Ruhi Su, Behçet Kemal Çağlar, Orhan Veli ve Sait Faik. Dolayısıyla Veysel'in köylü toplumun içerisindeki entelektüel yanı da gelişir.
Şaylan bunu şöyle anlatıyor:
"Öyle ki artık Veysel aydınların kapısını çaldığı, misafir ettiği birine dönüyor. Hatta bir gün Sait Faik yolda yürürken Yaşar Kemal ile Aşık Veysel'i görüyor. Sonra Çiçek Pasajı'nda ikisini de yakalayan Sait Faik,Yaşar Kemal'e 'Biraz önce çok acayip bir şey gördüm’ diyor. 'İki adam tek gözle yürüyordu' diye. O dönemin insanları arasındaki dostluğa dair bence ince bir detay. Dostluğu az olanın kaldıracağı espiriler değil bunlar"
Tekrar görmeye mecalim yok
Âşık Veysel yorulur, döner köyüne. Elma ağaçları diker. Köylüler dalga geçer, bozkırda ne işi var elmanın, meyvesi yetişmez derler. Hikayenin sonu malum, Sivrialan köyünde kırmızı elmaları köylüler bugün hala lezzetiyle alır dallarından.

Zaman içinde doktorlar çeşitli operasyonlar ile gözünün görme ihtimalinden bahseder. Âşık Veysel düşünür, reddeder.
Şaylan kalan kısmını anlatıyor:
"Veysel o güne kadar kendi kurduğu dünyayı değiştirmek istemez. Bugüne kadar bir dünya kurdum onu dağıtmak istemiyorum der. Sonra küçük dünyam diye bir türkü besteler. Bir küçük dünyam var içimde benim. Mihnetim ziynetim bana kâfidir. Görenler dar görür geniştir bana. Sohbetim ülfetim bana kâfidir."
Yaş ilerledikçe artık bahçesinden çıkmaz oluyor Veysel. Ama ülkenin sanatçıları orayı mekan eyliyor, Fikret Kızılok, Selda Bağcan, birçok genç sanatçı Âşık Veysel'e gidip geliyor. Hatta Fikret Kızılok aldığı altın plak ödülünü getirip Âşık Veysel'e armağan ediyor. Yusuf Şaylan bu durumu şu sözlerle anlatıyor:
"Fikret Kızılok neredeyse 1 yıl Aşık Veysel'in yanında kalıyor dizinin dibinden ayrılmıyor. Öğrenmek, anlamak istiyor. Gün gelip iki kapılı handa yolun sonu görününce Veysel hayata veda ediyor. Derler ki Fikret Kızılok aşık ölünce gitarını getirir Aşık Veysel'in mezarında vurarak kırar. Aşık Veysel'den sonra söz söylemek zor olur onun için."
Derdim bana derman imiş bilmedim
Âşık Veysel hastalanır, romatizma ve damar tıkanıklığı ile tedavi gördüğü hastanede yaklaşık bir ay yatar ve yaşama veda eder. Geride ölümsüz eserler ve ciddi bir külliyat bırakır. Mütevazı yaşamı, alçakgönüllülüğü ile dinleyenleri etkiler. Ölmeden önce kendisine aylık 500 liralık maaş bağlanır, ömrünün son günlerini azıcık olsun rahat geçirsin diye. Bugün Âşık Veysel adını bilmeyen duymayan yoktur.
Ama sohbetimizin son kısmında Yusuf Şaylan bu usta sanatçının bir diğer önemine dikkat çekiyor:
"Aşık Veysel'i Aşık Veysel yapan şey neyse Nazım'ı da Nazım yapan, sanatçıları sanatçı yapan kritik şey de odur. İnsanlar bunu her zaman bilmez. Duymaz. Anlamaz belki. Ama doğru yöntemleri edinirlerse bulurlar. Aşık Veysel'in türküleri diyalektik açıdan incelenmeli. Okurlarımız bu açıdan da bakmalı. Karşıtların karşılıklı iç içe geçmesi. Mesela bir yaşanan olayın durumun, kendinden önceki gerçekliği ortadan kaldırması silip atması ama yeni oluşan durumun da kendi sorunlarını var etmesi ve bunun döngü olarak ilerlemesi. Kabaca diyalektiğin yasalarından bakınca Veysel'in türkülerine ciddi sonuçlar elde edilir."
Bu kısmı önemseyen Yusuf Şaylan örneklerle devam ediyor:
"Koyun kurt ile gezerdi/Fikir başka başk’olmasa. Evrende var olan zıtlıkların varoluş gereği zorunluluğunda bahsetmiyor sence de. Diyalektik genel anlamıyla akıl yürüterek araştırma ve doğrulara ulaşma yöntemi olarak düşüneceksek Veysel bunu başarmıştır işte. Onu büyük sanatçı yapan da budur."
Âşık Veysel'in doğada fark ettiği bu zıtlıklar ve birlikte var oluşları fikir dünyasında da şekillenir türkülerinde. Şaylan için bu açıdan en önemli eseri hangisidir deyince örneği başa yazıyor: "Anlatmam derdimi derdsiz insana. Dert çekmeyen dert kıymetin bilemez. Derdim bana derman imiş bilmedim. Hiç bir zaman gül dikensiz olamaz." Gülümsüyor bir yandan ve sonuna ekliyor: "Veysel günler geçti yaş altmış oldu. Döküldü yaprağım güllerim soldu. Gemi yükün aldı gam ilen doldu. Harekete kimse mâni olamaz."
Şiirin hemen ardından Yusuf Şaylan, "Bak burada geminin hareket edecekse tarihin bunu engellemeyeceği basit bir ifade değil. Not düşelim" diyor. Bu türküyü Cengiz Özkan'ın ayrıca güzel icra ettiğinin notunu düşüyor.
Çaylarımız bitiyor. Akşam üzeri hafif bir esinti Ankara'da Âşık Veysel'in türkülerini konuşuyoruz. Bugün Âşık Veysel'i sadece bir ozan olarak değil karanlıktan aydınlığa yürüyen sanatçı olarak anıyoruz. Sesi hala rüzgarda sözü hala dillerde. Kendi gitti, adı kaldı. Dostları hatırlatmakla devam ediyor yaşama.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
İLGİLİ HABER
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.