Breadcrumb
İnsanların Türküleri | Başkaldıran dizeler
Yayın Tarihi: 22.02.2026 , 14:12 Güncelleme Tarihi: 01.04.2026 , 13:52
soL okurlarının geçtiğimiz seneden aşina oldukları Sahaflar Çarşısı yazı dizisinde tarihin tozlu sayfalarından önerilen, piyasanın çok okunanlar listelerine alternatif olarak çok okunması gerekenler listesiyle yaptığımız söyleşi dizisinde onlarca kitap incelemesi ve yüzlerce kitap önerisi yapmıştık.
Söyleşilerimizin konuğu olan Yusuf Şaylan ile bu seferki yazı serisinde bu toprakların mücadele, dayanışma, emek ve büyük acılarını resmeden ezgilerini inceleyeceğiz. Öyle ya, sahaflar çarşısı olur da kitapçılara komşu plakçılar olmaz mı?
İnsanların türküleri
Söyleşi serimizin adını İnsanların Türküleri olarak belirledik.
Nâzım Hikmet'ten feyz aldık. Şair dizelerinde "İnsanların türküleri kendilerinden güzel, kendilerinden umutlu, kendilerinden kederli, daha uzun ömürlü kendilerinden. Sevdim insanlardan çok türkülerini. İnsansız yaşayabildim, türküsüz hiçbir zaman" diyordu.
O vesile ile bizler de insanların türkülerini söyleşmeye, toplumsal etkilerine ve öykülerinin tarihsel arka planına bakmaya çalışacağız.
Yine bir Ankara gününde bir araya geldik Yusuf Şaylan'la. Sahaflar Çarşısı buluşmalarında olduğu gibi bu sefer de heybesinde türkülerle ilgili kitaplar var. Makaleleri çıktı almış, notlar almış ve yine küçük not kağıtlarına işlemiş ayrıntıları. Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde bir araya geldik. Buluşmamızın konusu başkaldıran türküler. Ağalara, patronlara, paşalara isyan eden, boyun eğmeyen, zaman zaman da eşkıyalık türküsü olarak tarif edilen türküleri ele alacağız bu hafta. Masaya serdiği makale ve notlarını kontrol eden Yusuf Şaylan, hazırsan başlayalım, diyor.
Başlıyoruz.
Türküleri 'yapan' olaylar
"Türküleri yapan olaylardır, türkülerle beraber olayları ve yaşanmışlıkları inceliyoruz aslında" diye başlıyor söze Şaylan. Elinde karıştırırken Prof. Dr. Ahmet İnam'ın makalesini, olaylar ve türküler arasındaki ilişkinin altını çiziyor. Malum, bizim topraklarımızda olayların çok oluşu türküleri de beslemiş.
Gülümseyerek giriyor söze Yusuf Şaylan.
"Türküler garip. Bu ülkede seveni sevmeyeni, dinleyeni dinlemeyeni herkesin türkülerle bir ilişkisi, öyküsü, yol uğrağında mırıldanmışlığı oluyor. Eskilerde çok daha yaygındı tabii."
Ezgi ve türkü ayrımı
Bir de bir türkü ile ezgi arasındaki ayrıma işaret ediyor Şaylan.
"Burada Yaşar Özürküt'e bakarak alıntı yapıyorum, sözsüz halk müziğine ezgi, sözlü olanına türkü diyoruz, bu ayrımı bir kenara not edelim" diyor.
Türküler denilince akla gelenlerden biri de radyolar. TRT radyoları, aranjman yılları ve Yurttan Sesler. Ve türlü biçimleri var. Gurbet, sevda, ayrılık, kavga. Ve burada donanımlı ya da farklı bir ifade ile eğitilmiş bir kulağın türkülerden alacağı lezzeti anlatıyor Şaylan.
"Evet, her müzik türü için öyle. Burada türküler ayrı bir yerde durmuyor. Ben esasında, operada ya da bir caz müziğinde olduğu gibi türkülerde de böyle demek için açtım bu bahsi. Bazen sanki her şey için eğitilmiş bir kulağa ya da derin bir okumaya ihtiyaç var da türküler için yokmuş gibi anlaşılıyor. Öyle değil. Türkülerdeki detaylar bazen kültürel haritada yeni noktalar keşfetmemize vesile olur."
Türkü söylemeyen, şiir ve roman okumayan insan eksik kalır diye anlatıyor bunu tarif ederken Şaylan. Ama donanım kısmına gelirken bir ayrıntıya daha dikkat çekiyor.
"Şimdi dinleyen kulaklarda amenna eksik olur fazla olur. Ama esas sorun söyleyenlerde karşımıza çıkabiliyor. O detaylar bazen çok kritik oluyor. Akla gelen örneği vereyim hemen. Aman Ayşem, yaman Ayşem türküsü. Bazı kaynaklarda Ayşe'min Yeşil Sandığı, bazılarında da Giyinmiş Kuşanmış Yayladan Gelir olarak geçiyor türkünün kaydı. Orada bir dizede 'İndim Ürgüp çöllerine, geleceğim güman Ayşem' ifadesi yer alır. Güman şüphe, belirsizlik manasında kullanılıyor. Anlamını bilmeyenler duman da diyor, başka şeyler de. Bir diğer örneği de sen hatırlattın. Serdari'den Nesini Söyleyim türküsü. 'Zenginin sözüne beli diyorlar, fukara söylese deli diyorlar.' Burada 'beli' Farsçadan. Evet manasında, hatta azıcık 'he' demeye yakın. Kürtçede çok sık kullanılır. Ama bunu bilmeyenler de bazen zenginin sözüne 'belli' diyorlar diye okuyor. Bu kadar uzatmanın sebebini toparlayacak olursam, küçük nüanslar, asıllarına dair yapılan minik araştırmalar tüm bunları dinlerken daha keyifli hale getiriyor"
Emeğin, mücadelenin ve haksızlığa karşı duranların sesini büyütmek için bağımsız haberciliğe destek olun. İnsanların türkülerini ve bu toprakların gerçek hikayelerini daha gür duyurabilmemiz için siz de soL Haber'e abone olun.
Böyle de söylenebilirdi
Şaylan aynı zamanda türkülerin, halk deyişlerinin bir konuyu farklı biçimlerde anlatabilme yetisine değiniyor. "Öyle ya söylenmiş her şey söylenenler için daha farklı da söylenebilirdi, dedirtiyor" diye başlıyor söze.
"Karacaoğlan bir türküde, 'Sual eyle bizden evvel gelene, kim var imiş biz burada yoğiken' ifadesini yine aslında tarihin diyalektik bütünü açısından bakıldığında, böyle de söylenebilirdi" diye örnekliyor.
"Mesela Gül Türküsü'nde de geçer ya. Gül alırlar gül satarlar, gülü gül ile tartarlar diye. Gülü gül ile tartmak azıcık zorlasak eşit işe eşit ücretin bir diğer adı değil mi? Hak edene hak ettiğini verme, alın terini orta yerde koymama meselesi". Anlatırken gülümsüyor bir yandan bu detayları.
"Ama şimdi esas konumuza gelelim. Başkaldıran türkülere. Eşkıyalık öykülerine. Osmanlı'da ağalara, paşalara, beylere, topraklara göz koyan düşmanlara söylenen türkülere" diyor kitabını elinden bırakırken. Gözlüğünü tekrar burnuna yerleştirip bir başka kaynağı inceliyor.
Bir gün kavga kurulur
Eric Hobsbawm tarafından kaleme alınan "Eşkıyalar" adlı eser, tarih yazımında sıklıkla göz ardı edilen bir figür olan sosyal eşkıyayı merkezine alır. Hobsbawm, köylü toplumlarının kapitalist tarıma veya modern devlete geçiş süreçlerinde ortaya çıkan bu isyan biçimini evrensel bir olgu olarak inceler. Devletin veya egemen sınıfların gözünde sadece birer suçlu olan bu kişiler, içinden çıktıkları köylü toplulukları tarafından kahraman, adalet savaşçısı veya kurtarıcı olarak görülürler. Yazar, bu kişilerin sıradan hırsızlar veya katiller olmadığını, eylemlerinin temelinde köylülerin karşılaştığı adaletsizliklere yönelik ilkel bir isyan duygusunun yattığını belirtir.
Her bir yörenin bu bahiste dillendirdiği farklı biçimleri var.
Yoksulluk, haksızlık ya da "haydutluk" ilk akla gelen türlerini oluşturuyor bu sosyal eşkıyalığın. Benzer dönemler bizim topraklarda da yaşandığı için eşkıyalık öykülerinin biçimlerine bizlerde de rastlarız. Çoğu zaman övgüyle. "Şan olsun çetelere, vermediler Urfa'yı" diye mesela. Eşkıyalık ya da kavga türküleri kavganın biçimini, süreçlerini anlatır. Karayılan türküsünde Antep dolaylarındaki Kilis yollarında düşmanın nasıl öldürüleceğini dahi anlatan detaylar mevcuttur örneğin. Ağalara, sömürenlere karşı isyan eden türküler de vardır. Bazen padişahın fermanını dinlemeyen türküler de.
Sözü alan Yusuf Şaylan bu türkülerin coğrafi farklılıklarına ve yaygınlıklarına işaret ediyor önce.
"Çok fazla örneği var. Mesela Ege'de başka örnekler var, Çukurova'da başka. Karadeniz'de farklı biçimlerine rast geliyoruz, Doğu'da başka, çok yaygın. Zira geçmişten gelen güçlü bir hiciv ve taşlama geleneği var, Karadeniz'de 'atma' deniyor mesela buna, Kars'ta 'leb değmez' geleneği. Nurettin Rençber'in sadece bu türkülerden oluşan bir albümü dahi var.
Onlarca örnek sıralanabilir. Başkaldıran, isyan eden türküler bir yana, zaten şarkılar, türküler, ezgiler, doğayla baş etmeye çalışan insanlığın tarihteki doğaya karşı ilk üretimleri değil mi? Yani konusundan bağımsız müzik bir dayanma, direnme, baş kaldırma içeriği taşıyor."
İçerikleri değişiyor tabii her birinin. Kimisi deftere asker ya da vergi yazdırmamak için padişaha isyan ediyor, kimisi haksızlığa karşı. Hobsbawm'ın eşkıyalık kitabında anlattığı üzere her bir başkası da ya haksızlığa ya hırsızlığa ya yolsuzluğa isyan ediyor ya da Robin Hood misali "haydut" olarak karşımıza çıkıyor. Mesela Ruhi Su'dan dinlemeye aşina olduğumuz Zeybek ile Yörük türküsü hem tiyatral bir sunumu hem de kapısına dayanan zeybeğin aldığı haksız vergiyi ve yolsuzluğu işaret eder, darlanırsa eğer dağları işaret eder.
Yaşanan haksızlıklar karşısında en nihayetinde insan boyun eğmez ve yine şairin dediği gibi, "Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmeyegörsün önlerine ve bir kerre vakit erişip gayrık yeter dediklerinde" kavga günü gelir. Cenk nameler, kavga türküleri, koçaklamalar çıkar karşımıza. Osmanlı'da Türkmen aşiretlerinin iskan politikalarına karşı başkaldırısı ve bunun türkülere yansıması bir örneği. En nihayetinde insanın onurundan başka kaybedeceği bir şeyi kalmayınca ona sığınıyor. Onun için veriyor kavgayı.
Nedir başka? Azdan az çoktan çok. Ötse de tüfek davlumbazlar, ölen ölür kalan sağlar bizimdir. Dadaloğlu belki de en güzel örneklerinden biridir. Muharrem Ertaş'ın kaydı da pek güzeldir, Ruhi Su'dan söylenen hali de.
Çakmağı yandıran kavdır
İsyan etmek, başkaldırmak ya da zalimin karşısında durmak hep cesaretle anılır. Öyle tanımlanır. Şaylan bu genellemeye itiraz ediyor önce.
"Çok cesurlar mıydı sorusu bence biraz eksik ya da tuhaf. Zira bu isyan edişlere, karşı çıkışlara baktığınızda, genelde mevzunun çok da öyle olmadığı anlaşılıyor.
Karayılan mesela. Nâzım'ın dediği gibi Karayılan olmazdan önce Antep köylerinde bir ırgat. Yine başka bir türküde güzel geçer, nereden aldıkları cesareti. Karacaoğlan pek güzel der, 'Harami var diye korku verirler, benim ipek yüklü kervanım mı var'. Hani başka türlü de söylenebilirdi diyoruz ya, bu ifade zincirlerinden başka kaybedeceği hiçbir şeyi olmayan kalabalıkları anlatır."
Gülümsüyor Şaylan bunları anlatırken. Yoksulun, çaresizin, kimsesizin çareyi ve umudu kendisinde görmesinden daha güçlü ne olabilir ki? Doğru söylüyor. Ve ekliyor:
"Burada güzel bir araştırma inceleme kitabından bahsetmek isterim. Mehmet Bayrak'ın Eşkıyalık ve Eşkıyalık Türküleri ciddi bir çalışma, çok emek vermiş. 12 yıl sürmüş hazırlıkları. Bu türkülerin türlerini, coğrafyalarını, öykülerini, benzer şekilde söylenen biçimlerini çalışmış ve ortaya kıymetli bir çalışma çıkmış. Böyle bir çalışmayı inceleme şansımız olduğu için şanslıyız."
Gözlüklerini gözüne yeniden yerleştiren Şaylan kitaptan aldığı notlarla aktarmaya devam ediyor:
"Bizim hikayemiz İnce Memed'dir. İncedir. Zayıftır aslında. Serdari der ya, kısa çöp uzun çöpten hakkın alacak. İşte onun öyküsüdür. Karayılan da öyle, bir nicesi de.
Öyle zalime, ağaya, paşaya karşı çıkanlar sanıldığı kadar güçlü, zengin ya da nüfuzlu kişiler değiller. Memed en nihayetince incedir. Bu düzen de zaten Memed'in incesinden korkar, yoksulundan, fakirinden. Hani ipek yüklü kervanı olmayan, zincirleriyle yaşayanından.
Mesela bakınca görüyoruz ki birçok İnce Memed var. Ege'de var. Çukurova'da var. Orta Anadolu'da da öyle. Var nicesi. Hani en çok bilinen haliyle Toroslar'dan gürleyen İnce Memed. Düşün. İncecik, dal gibi bir delikanlı gelsin gözünün önünde. Belki de tüfeği eksik, atının ayağı aksak. Ne önemi var? Gayrı yeter deyip düşmüş işte önüne o kalabalığın. Teoride öncü diyoruz adına. Öyledir. Bazen yol ağzındaki kavşaklar sıradan denilen, önemsiz denilen, kıymetsiz görülen, sıradan insanın, yani bizim gibilerin, hani memleketteki insan manzarasından, üçüncü sınıf mevkide yolculuk eden insanların ayağa kalkmasıyla değişiyor. Bu türküler bunun için söyleniyor. Bu türküler bunu yapanları anlatıyor."
Gözlüğünü masaya bırakan Şaylan türküyü mırıldanıyor. Mırıldanırken sol işaret parmağı masaya tık tık değerek ritim tutuyor. Türkünün inceldiği yerde gözleri kısılıyor.
Hekimoğlu'su, Kürt Ali ağıdı, yörükle efenin hikayesi ya da eşkıya dünyaya hükümdar olmaz çığlığı. Şimanoğlu'su da, Cemal'in türküsü de. Sonuçta biraz böyle. Çıkar minareye vurur Fransız işgalcisini Urfa'da. Barikatta ve selvi dalında. "Şan olsun çetelere" türküsü biraz öyledir.
"Hepsini bitirmeyelim, haftaya devam edelim" diyor Yusuf Şaylan gülerek. Biz de İnce Memed'in genç bir kuşaktan yeniden üretimini dinleyip ayrılıyoruz.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.