Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

İlhan Erdost katledilişinin 46. yılında anıldı: 'Yaşamını aydınlanmanın gücüne adamıştı'

Mamak Askeri Cezaevi'nde işkenceyle katledilen İlhan Erdost, ölümünün 46'ncı yılında mezarı başında “mücadele” sözüyle anıldı.

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 07.11.2026 , 18:51

Bugün Sol ve Onur Yayınları'nın sahiplerinden İlhan Erdost'un 12 Eylül döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde öldürülmesinin 46'ncı yıldönümü.

Türkiye'de çoğu Marksist klasiğin ilk kez Türkçe basılmasını sağlayan Sol ve Onur Yayınları’nın sahipleri Muzaffer Erdost ile kardeşi İlhan Erdost 7 Kasım 1980 Cuma günü götürüldükleri Mamak Askeri Cezaevi’nde bindirildikleri askeri araçta Astsubay Şükrü Bağ’ın başında bulunduğu dört er tarafından defalarca dövüldü, İlhan Erdost yaşamını yitirdi.

Astsubaydan erlere talimat: 'Analarını ağlatmazsanız, ben sizin ananızı ağlatırım'

İlhan Erdost’un başına özellikle vuran dördüncü er olan Kısmet Çağlar’ın daha sonra o akşam orada görevli erlerden biri olmadığı, özellikle oraya getirildiği ortaya çıktı. Diğer üç er verdikleri ifadelerde Astsubay Şükrü Bağ’ın kendilerine Erdost kardeşler için “Bunlar birer yılandır. Analarını ağlatmazsanız, ben sizin ananızı ağlatırım” dediğini söyledi.

İlhan Erdost'un ağabeyi Muzaffer Erdost kardeşinin katledilişinin ardından ismine İlhan ismini ekledi.

Muzaffer İlhan Erdost cezaevi aracında dövülmeleri öncesinde astsubay Şükrü Bağ’ın kendilerine “10 yaşındaki bebeleri zehirlediniz. İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu” dediğini anlatacaktı.

Erlerin uzun süren saldırılarının ardından İlhan Erdost “Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan buraya geldim, artık bizi dövdürmeyin” dediğinde ise Astsubay Bağ’ın yanıtı “Ben de küçük kızımı sizin yüzünüzden hasta yatağında bırakıp buraya geldim” oldu ve saldırı devam etti.

İşkenceci Mamak Askeri Cezaevi Komutanı Raci Tetik yargılanmadı

Astsubay Şükrü Bağ’ın olaydan sonra tutuklanan üç eri cezaevinde ziyaret ederek dördüncü er Kısmet Çağlar’ın adını katiyen anmamalarını söylediği, “Kısmet Çağlar diye birisi yok” dediği ortaya çıktı. Astsubay ve Kısmet Çağlar da daha sonra yargılandı ancak Çağlar diğer üç erden daha az bir ceza aldı. Cezaevi komutanı Raci Tetik ise İlhan Erdost’un ölümüyle ilgili yargılanmadı.

Muzaffer İlhan Erdost 'Bizi Ekim Devrimi'nin yıldönümünde öldürdüler' diyecekti

2020'de yaşamını yitiren Muzaffer İlhan Erdost, 12 Eylül döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nin komutanlığını yapan işkenceci albay Raci Tetik'in 2019'daki ölümünün ardından soL'a yaptığı açıklamada Ekim Devrimi’nin yıldönümünde kendilerinin özellikle hedef alındığının altını çizmiş ve kardeşinin bizzat Raci Tetik’in içinde bulunduğu kontgerillanın tertibiyle öldürüldüğünü söylemişti.

'Nasıl yaşadığını da hatırlamalıyız'

İlhan Erdost bugün, katledilişinin 46. yılında Karşıyaka Mezarlığı’ndaki gömütü başında anıldı.

Evrensel'in aktardığına göre, anmaya eşi Gül Erdost, kızları Türküler ve Alaz ile dostları katıldı.

Aile dostu, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) Başkanı Oğuz Gemalmaz’ın çağrısı ile saygı duruşu yapıldı. Daha sonra konuşan Gemalmaz, “yalnızca İlhan’ı anmak için değil, düşünceleri, emeği ve aydınlanma mücadelesiyle yaşamaya devam eden bir değeri anmak için bir aradayız. İlhan, bir yayıncıdan çok daha fazlasıydı. Kitaplara, düşünceye, özgür insanın varlığına inanıyordu. Yaşamını aydınlanmanın gücüne adamıştı” dedi.

İlhan Erdost’un katledildiğinde henüz 36 yaşında olduğunu hatırlatan Gemalmaz, sözlerini şöyle bitirdi:

"Bazı insanların sessizlikleri bile söylenmiş nice sözden daha gür yankılanır. Onlar bu dünyayı terk ettikten sonra da çoğalırlar. Onları tanımayan kuşaklar bile düşünceleriyle, eserleriyle, mücadeleleriyle tanışır. İlhan da işte böyle bir insan...

Bugün onu anarken yalnızca nasıl öldürüldüğünü değil, nasıl yaşadığını da hatırlamalıyız. Savunduğu değerleri, kitaplara duyduğu inancı, insanın özgürleşmesine verdiği önemi unutmamalıyız.

Aradan yıllar geçse de 7 Kasım, yalnızca bir ölüm tarihi değildir. Aynı zamanda unutmaya karşı belleğin, karanlığa karşı aydınlanmanın günüdür."

'Bize direnişi bıraktı'

Devrimci 78’liler Federasyonu adına konuşan Hüseyin Esentürk "Bizim ışığımızı, aydınlık yüzümüzü söndürmek isteyenler birbirimizi bile görmemizi engellemeye çalışıyorlar. Mücadele etmemizi, karşı durmamızı engellemeye çalışıyorlar. Kabul etmiyoruz, biat etmiyoruz, size karşı mücadele edeceğiz, boyun eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

Anmada söz alan avukat Şenal Sarıhan da “İlhan’ın da bize söyleyecekleri var, bize bıraktıkları var. Bize neler bıraktı, faşizme karşı direniş bıraktı. Bize neler bıraktı, o direnişi sanatla, en ince, nazik ifade ederek, toplumu aydınlatmayı, güzellikleri bıraktı” dedi.

“Gelecek bizim inanıyorum buna ve boyun eğmeyeceğiz” diyen Sarıhan sözlerini şöyle tamamladı:

“Ne güzel isimler koymuştu İlhan çocuklarına Türküler ve Alaz. Türküler söylenecek, Alaz yükselecek ve mutlaka o aydınlık Türkiye’yi daha aydın günlere taşıyacak. Acımız büyük ama acımız bize mücadele emrini de veriyor. Gelecek bizim inanıyorum buna ve boyun eğmeyeceğiz.”

Yazar Ali Balkız da onlardan öğrendikleri ile yollarına devam ettiklerini belirterek şunları ifade etti:

“46 yıl sonra bir kez daha İlhan ile yüz yüze, birbirimize bakıyoruz. İlhanlar yaşıyor, yaşayacaklar tıpkı Spartakistsler gibi, Rozambergler gibi, Denizler gibi. Abisi ile birlikte sadece kişi olarak mücadele etmediler, uğraşlarıyla da Türkiye tarihine, Türkiye işçi sınıfı tarihine Sol yayınlarını bırakarak gittiler. Hala onları okuyor, onlardan öğreniyoruz. O öğrendiklerimizle yolumuza devam ediyoruz. Devrimciler Ölmez.”

'Acıyla büyüdüğümüz 46 yıl'

Aile adına ise kızları Türküler ve Alaz konuştu. Alaz Erdost gazetemizde Sultan Özer’in köşesinde çıkan “Baba ben güvende miyim?” yazısını okudu.

Kızı Türküler Erdost’un konuşması ise şöyle:

"Acının büyüten bir şey olduğu konuşulur hep. Toplumsal bir ezberdir bu. 7 Kasım 1980’den bu yana geçen zamana baktığımda, babamızı kaybettiğimizde 28 yaşında olan gencecik annemizin, 2,5 yaşında ve 5,5 aylık olan ben ve kardeşimin, yeni doğup babalarına bizim yanımızda baba diye seslenmemeleri tembihlenen kuzenlerimizin, yani babamın öldürümü ile bir şekilde temas etmiş herkesin 46 yıldır acı ile büyüdüğümüzü söylemem sanırım çok ayrıksı durmayacaktır.

Uzun zamandır 'acı' kavramını zihnimde evirip çeviriyorum. Acıyı bir anlama dönüştürebilirsem onunla daha iyi bir ilişki kurabileceğimi düşünerek...

Acıyı büyütmeden, sevgiyle ama acıyla da büyüyen, acının büyüttüğü çocuklar olmak... Çocuğunu uyandırmaya kıyamadığı için öpemeden evden çıkıp öldürülen bir babanın kızı olmak ile babaların öldürüldüğü ve acıların yarıştırılamayacağını bize deneyimleterek öğreten bir toplumda yaşamanın ikili ağırlığında, bireysel acı ile toplumsal acının birbirine karıştığı bir iklime karşın sevgiyle büyümek... Ömür boyu sürecek bir acının ve yasın kutsandığı, bir kayıp yaşayanların gülmesinin ve sevincinin ayıp sayılıp gizlendiği bu topraklarda kire ve nefrete bulaşmadan büyüyebilmek...

A-C-I, üç harf, bir ömrün iyi-kötü birçok duygusuna eşlik ediyor. Bazen onları perdeliyor, gölgeliyor, ama o üç harf değişip, dönüşüp farklı biçimleriyle kendisini hep yaşamınızda var ediyor. Tam da geçtiğini sandığınız bir zamanda bir kitap kokusunda, annenizin özleminde, kendinizi fotoğraflardan babanıza benzetmenizde, 'kara bıyıklar arasından denizde güneşli çakıl taşları gibi gülüşlerde', onun adını adına katıp onurlu bir yaşam sürme direncinde karşınıza çıkıyor. Yaşamayan bilmeyebilir, ama dinleyen, duyan kesin onu anlıyor...

Bu uzun büyüme sürecinde, acı, bazen çok uzaktan gelen bir uğultuya bürünebilirken, geçmişte bıraktığını düşünüp ileriye yürürken, arkana dönüp sürekli onun durduğu yere baktığın, benliğinde bir boşluk bırakmadığı zamanlar da olabiliyor. Bir kimliği o üç harf üzerine inşa etme zorlamalarına karşı durma gücünün farkına varmak seni güçlendiriyor. Bu farkındalık, kimliğine bambaşka iyileştirici dayanaklar ekliyor.

Yaşamın ve yaşatmanın simgesi olan bir babaya, hatta hiçbir babaya, 'öldürülen' sıfatı nasıl yakışmazsa, acı da o babanın kızlarına, eşine, kardeşlerine, sevenlerine hiç yakışmıyor... Bedenin acını seninle paylaşıyor. Sevgini yüreğinde sakladığın için acını da yüreğinde hissedeceğin inancı acını yüreğine mühürlüyor. Neden sonra bilinç devreye giriyor ve beden, yüreğindeki acıya inat bilinçle büyümeye başlıyor. Bilinçle katledilen her büyüme acı hissini biraz dinginleştiriyor. Yine de bu dinginleşme özlemlerin, bekleyişlerin, beraber olamayan gülüşlerin, rüzgarın gücünün savurmaya yetmeyeceği kıvırcıklıktaki saçlarına dokunamamış olmanın, sesini ve en basit şekliyle nasıl yemek yediğini belleğinde canlandıramamanın hüznünün büyümesine engel olamıyor. Yalnızca üç harf gibi görünen şey, bir bakıyorsunuz elinizden tutmuş sizi büyütüyor...

Yaşamınızdaki bir acı başka bir acıyı hem yeniden doğuruyor hem o acıyı silikleştiriyor. Acı sizi çıkmaza sokabiliyor, çaresiz bırakabiliyor, kötüleştirebiliyor, keyifsizleştirebiliyor, hareketsiz kılabiliyor, sessizleştirebiliyor ama onu anlayabilirseniz biraz olsun insan olmanızın önünü de açabiliyor.

Çocukken arkadaşlarınızın size acıyarak bakacak olması sizi ürkütüyor. Yetişkinlikte ise size acınması acınızı yenip mücadele etmenizde bir itki oluyor. Yitirdiğinizin bir daha hiç gelmeyeceği acı gerçeği, onu katledenlerin sözlerinde kendisini hep anımsatıyor. İstanbul'da Türk Silahlı Kuvvetleri Çamlıca Özel Bakımevi Merkezi'nde 'huzursuz edilmek istemeyen' ve yargılanmadan 88 yaşında ölen 12 Eylül işkencecisi Raci Tetik’in eşi Aliye Tetik’in sözleri acı acı içe işliyor: 'Eşim bir dönem görev yapmıştır ve bunun sonucunda bazı insanlar rahatsız olmuşlardır. Bunun için de diyecek hiçbir şeyimiz yok. Sık sık gündeme getirerek uzattıkça uzatıyorlar. ... Asıl işkenceyi gören bizdik. 32 senedir, bu işin sıkıntısını çekiyoruz.' İnsan yitirdiklerinin direnç ve mücadelelerini, öfke ve suçlamanın yıkıcılığına tutsak etmemeye çalışırken 'Annesini 8 yaşında, babasını 11 yaşında kaybetmiş, o da yetimmiş. Üstelik de Tokatlıymış' diye aklından geçiriyor. Ama yaşadığınız acı, bir katili anlamanıza izin vermiyor. Toplum sizi kucaklayınca bunun acısı biraz diniyor.

Acı geçiyor mu, geçmiyor... Bu belirleme bir dostunuzun size uzanan 'Sizi ne teselli eder? Ne yapsak teselli olur sizin için?' sorusunda yanıt buluyor. Yaşadığınız ülke toprakları yepyeni adaletsizliklerle, haksızlıklarla, insan onurunu hiçe sayan düzeniyle o acının onarımını iyice zorlaştırıyor. Acı bir kuşaktan diğerine 'unutulmasın!' kaygısıyla da aktarılıyor, emanet ediliyor.

Bu acıya bir son yazmak için benim zihnim bir ağıttansa iyiliklerin gerçek hayattan daha çok yuvası olan bir çocuk masalına kaçıyor. Masalda çocuklar acıyla değil ellerinde turuncu uçan balonlarla ve sevdikleriyle dolu dolu anılarıyla büyüyorlar. Babası bir elinde turuncu uçan balon olan çocuğunun diğer elinden tutup şakalaşarak onunla beraber büyüdüğü yıllara doğru yürüyor. Acı, o uçan balon olup çocuğun elinden özgürleşerek göğe yükseliyor. Güneş olup çocuğun yaşamını aydınlatıyor; onu sıcaklığıyla sarmalayıp ışığıyla büyütüyor... Çocuk umudun da, direncin de, dayanışmanın da, mücadelenin de kaynağının o güneşin doğmasında gizli olduğunu biliyor. 'Bir varmış bir yokmuş' diye başlayan bu masalda varolan acılar bir bir yok oluyor ve masalın sonunda gökten üç harfli acı değil, üç elma düşüyor. Birisi babası öldürülen çocuklara, birisi yitirilen babalara, bir diğeri de öldürümü yaşama dönüştürme yolunda o çocukların her daim yanlarında olan güzel yürekli insanlara..."


soL'un 4 kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz. 

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.