Breadcrumb
Hikâye yeni kahramanlarını ararken: Müsâmeretnâme
Emre Falay
Yayın Tarihi: 13.08.2023 , 08:00 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Tanzimat edebiyatının ilk dönemine (1860-1876) dahil edebileceğimiz Emin Nihad Bey’in (1838-1879) Müsâmeretnâme (Gece Hikâyeleri) isimli eseri, Ahmet Mithat’ın Letaif-i Rivayat’ının ardından Batılı tarzda kaleme alınmış ilk hikâyelerden biri olarak kabul edilir.
Aslına bakılırsa eserin yayımlandığı tarih itibariyle hikâye sözcüğü henüz bugünkü modern anlamını kazanmamıştır. Hikâye sözcüğü yerine rivayat ya da sergüzeşt sözcüklerinin kullanıldığı görülür. Müsâmeretnâme de toplam on iki cüz/cilt halinde yayımlanmış yedi hikâye, zamanın sözcük tercihi ile yedi sergüzeştten oluşmaktadır:
- Binbaşı Rifat Bey’in Sergüzeşti (19 Temmuz 1872)
- Kapı Kethüdası Behçet Efendi ile Makbule Hanım’ın Sergüzeşti (27 Mart 1873)
- Bir Osmanlı Kaptanının Bir İngiliz Kızıyla Vuku Bulan Sergüzeşti (2 Ağustos 1873)
- Gerdanlık Hikâyesi (8 Kasım 1873)
- Vasfi Bey ile Mukaddes Hanım'ın Sergüzeşti (30 Kasım 1873/16 Aralık 1873)
- Faik Bey ile Nûrıdil Hanım'ın Sergüzeşti (21 Şubat 1875 / 23 Mart 1875)
- İhsan Hanım yahut Atiye Hanım'la Âşıklarının Sergüzeşti (22 Eylül 1875 / 4 Ekim 1875 / 25 Ekim 1875)
Ahmet Hamdi Tanpınar, Tanzimat’ın ilk dönem hikâyelerini değerlendirirken onların olay kurgusu, kahramanlarla çevrenin ilişkisi, olaylar üzerinde duruş ve değerlendirme biçimleriyle önceki hikâyelerden ayrıldığını belirtir. 1872-1875 yılları arasında yayımlanmış Müsâmeretnâme’yi bu çerçeve içinde değerlendirdiğimizde onu özgün kılan pek çok yönü olacaktır. Bunların başında çerçeve hikâye yapısını kullanması gelir. Bir çerçeve hikâye kurgusunun içinde tekil, özgün hikâyeler anlatmanın yanı sıra, dönemin kimi düşünsel tartışmaları da hikâyelerin ana ya da yan konusudur. Esirlik, kadının toplumsal konumu, aşk ve evlilik gibi konular Tanzimat hikâyeciliğinde olduğu gibi Müsâmeretnâme’de de işlenir.
Çerçeve hikâye tekniği
“Her gece sırayla gazetelerde yer alan çeşit çeşit, faydalı meseleler söz meydanına atılıp müzakere edilmekte ve böylece dinleyenler bu tartışmalardan istifade etmekteydi. Bayram bu şekilde geçtikten sonra, bazı gecelerin, orada bulunup dinleyenlerin ibret almaları için her birinin gençlik münasebetiyle başlarından geçen maceraların anlatılmasına ayrılması kararlaştırılmıştı.” (s.33)
Çerçeve hikâye kurgusu elbette edebiyatta Müsâmeretnâme ile karşılaştığımız bir ilk değildir. Batı’da Boccacio’nun Decameron’u ve Geofrey Caucher’in Canterbury Hikâyeleri, Doğu’da ise Binbir Gece Masalları gibi örnekleri mevcuttur. Hatta Giritli Aziz Efendi tarafından 1797 tarihinde kaleme alınan Muhayyelât da bir çerçeve kurgu örneğidir. Üstelik Müsâmeretnâme’nin çerçeve hikâyedeki kurgusu örneğin Decameron’dakine benzer biçimde veba salgını gibi bir toplumsal bunalımı kendisine zemin olarak alıp bunun üzerine inşa da edilmez; uzun kış gecelerinde bir araya gelen bir arkadaş topluluğunun birbirlerine anlattığı hikâyelerden oluşur. Bununla birlikte hikâyelerin yapısında hikâyeyi anlatan, hikâyenin kendisi, bu buluşmaları ve hikâye anlatımlarını aktaran kişi arasında bir geçişkenlik sağlanarak hikâyelere yeni zaman ve mekân boyutları eklenir.
Örneğin ikinci hikâyede yazar (ya da aktarımı sağlayan üçüncü tekil kişi) çerçeve anlatının dış tamamlayıcısı olarak devreye girer ve böylece bir dış katman daha yaratılır (s.146-148). Üçüncü hikâyede çerçeve anlatının tamamlayıcısı yazar kendi gözlemi ile ve dinleyiciler de hikâyenin belli bir noktasında araya girerler. Bu da hikâye içinde zaman ve mekân geçişini sağlar (s.161-162). Beşinci hikâyede yazar hikâyenin sonunda devreye girer ve Vasfi Bey’in anlatısının ardından Vasfi Bey ile Mukaddes Hanım’ın hikâyesinin güncel bir yardım ile nasıl nihayete erdiğini anlatır (s.300-301). Altıncı hikâyede hikâyenin anlatıcısı olan mümeyyiz Şâkir Bey, hikâyenin yan kahramanlarından biri hâline dönüşür. O artık Şevknigâr Hanım’ın desteklediği ve onun üzerinden Faik Bey’i koruduğu Mustafa Efendi’nin komşusudur. Mustafa Efendi, hikâyenin sonu bağlanırken Şakir Bey’den bir destek alır. Bu da hikâyeyi katmanlı bir hale getirir. Yedinci hikâyede ise anlatımda zaman ve mekân geçişleri Atiye’nin kayboluş hikâyesi, kâhya İsmail Efendi’nin hikâyeye dahil olması, Dâniş Bey’in hikâyesine geçiş, bunları birbirleri ile ilişkilenmesi sayesinde zengin hale gelir. Hikâyenin sonuna doğru, hikâyeyi aktaran kişi olan Rıza Bey de hikâyenin bir parçası haline gelir. Bu şekilde Rıza Bey, hikâyeyi anlatan çerçeve kurgudaki anlatıcı rolü kadar hikâyede de ayrı bir kimlik kazanır (s.503).
Hikâyelerde dönemin izleri ve tartışılan fikirler
Müsâmeretnâme, döneme ilişkin pek çok detayı satır aralarında okuyucusuna sunar. Boğaz gezileri, kimi mekânlar, Kadir gecesi eğlenceleri, Kâğıthane gezileri, Beyoğlu, Topkapı, Ayasofya, Cağaloğlu, Aksaray gibi yerler hikâyelerin geçtiği yıllara ait detaylarla ve canlı bir anlatımla karşımıza çıkar. Pek çok hikâyede İstanbul’da yaşayan gayrimüslimlere de rastlarız. Kadının toplumsal konumu ve eğitimine dair pek çok anekdot bulunur. Yine esirlik konusunda gündelik hayatın içinden pek çok örnek hikâyelerde yer alır:
“İsmail Efendi adında bir zat küçük bir Çerkez çocuğu satın almak üzere, Fatih esircilerinden Gedikpaşa’da, Tatlıkuyu civarında oturan Hacı Bey’in evine geldi fakat kendisini bulamadı. Yalnız o gece için evinde hazır bulunduracağına dair söz verdiği küçük bir kölenin birkaç gün evvel satılmış olduğunu haber aldığına dair bıraktığı bilgi, sokak kapısından kendisine bildirildi.” (s.416)
Bu arada içkinin, meyhanenin ve eğlencelerin de Osmanlı bürokrat ve aristokratlarının yaşamlarının olağan bir parçası olduğunu görürüz:
“Said Bey o sıralar gündüzleri her nerede gezerse gezer ve mevsimin kışa dönmesi cihetiyle akşamları Beyoğlu’nda Valori veya Kafe dö Luksemburg’da vakit geçirirdi. Kendisi orada neşelenerek konağa geç kaldığı geceler Galata Sarayı karşısında bulunan Osmanlı Lokantası’na uğradıktan sonra olağanüstü güzellikleri sebebiyle o tarihte o civarda bulunan ve devrin heveslilerinin meyil ve arzularını celbeden Fransız kızlarıyla dostluğa başlayıp ekseriya onlarla eğlenceye giderdi.” (s.471-472)
Müsâmeretnâme’de anlatıcıların bir sınıfsal kompozisyonunun var olduğunu söyleyebiliriz. Kış geceleri bir araya gelip hikâyeler anlatan bu gruba baktığımızda memur ve yüksek memurlardan oluşan bir topluluk görülür. Binbaşı Rifat Bey bir paşanın oğludur. Kapı kethüdası Behçet Efendi’nin babası bir tüccardır. Bahriye zâbiti Nâcid Bey, hikâye sahiplerinden birinin komşusu olan Ermeni Hamparsun Ağa, anneden kalan bir servete sahip kâtip Vasfi Bey, saray kalemi mümeyyizlerinden Şakir Bey ve tahrirât başkâtibi Rıza Bey… Hepsi görece varlıklı, iyi eğitim almış kişilerdir. Bu durum hikâyelerin konularının işlenişine elbette etki eder.
Vasfi Bey ile Mukaddes Hanım'ın Sergüzeşti’nde yerleşik ahlâkın eleştirisi anlatıcının (Vasfi Bey) fikirleri şeklinde hikâyede yer alır:
“İşte babamın gösterdiği hiddet ve şiddet, ahlâkımızın bozukluğundan kaynaklanan bir durumdur ve halkımızın çoğu bu huyu bırakamamıştır. İki genç birbirini sevdiler mi bu duyulunca hiç düşünmeden, hemencecik ikisi de kınanır. Aralarında bir şekilde haberleşme veya yazışma da oldu mu artık Allah korusun! (...) Halbuki aşk ve sevgi, dünya halkından sadece maceraları malum olan birkaç âşığa mahsus olmayıp bütün insanların kalplerinin sevgi ve aşka kabiliyetli olduğu düşünülmez. (...)” (s.263-264)
İhsan Hanım yahut Atiye Hanım'la Âşıklarının Sergüzeşti’nde hikâyenin kahramanları konakta Fransızca ve piyano dersleri alma imkânına sahiptir. Eğitim ve modern yaşam imkânlarına kavuşurken kendileri dışındaki kadınlara biraz da yukarıdan bakan bir acıma, üzülme hali içindedirler. Bu, bir yanıyla Osmanlı küçük burjuva aydınının da yaklaşımıdır belki. Diğer yandan kadının toplumsal yaşamda özgürleşmesine (hikâyeden öğrendiğimiz kadarıyla tiyatroya sadece gayrimüslim kadınlar gidebilmektedir) yönelik bir talep de söz konusudur:
“O, yeni moda süs, ziynetle beraber eğlencesine de gayet dikkat ettiğinden kış günleri her akşam Beyoğlu Caddesi’nde gezinip tiyatro binası önünden geçerken oradaki ilanlarını gördükçe ve ara sıra Madam Laruş’la Madam Mari’den buranın övgüsünü işittikçe iradesi elden giderdi. Tesettürlü Osmanlı kadınlarının ortaoyunu, pandomim, hokkabaz, cambaz gibi kalitesiz oyunlara gidebilmelerine rağmen, edebî ekollerden sayılan, yeni tarzdaki ibret verici tiyatro oyunlarını seyretmekten mahrum bırakılmalarına çok üzülürdü.” (s.445)
Hikâyelerde sınıflar
Anlatıcıların yanı sıra Müsâmeretnâme’de pek çok farklı toplumsal kesim, meslek grubu, işçiler sahnede kendilerine yer bulurlar: Uşaklar, hizmetçiler, cariyeler, kalfalar, kâtipler, serdefter, gümrükçü, başkâtip, imam, müezzin, zaptiyeler, mühürdar, cellatbaşı, lalalar, harem kethüdâsı, posta memuru, tomruk ağası, kâhyalar, tellallar, kapı çuhadarı, mültezim, kaptan, tayfalar, dadılar, hekimler, rüya tabircisi, esirler, köle tüccarları, aşçılar, işçiler, çamaşırcı kadınlar, tütüncü, arabacı, seyisler, ayvaz, bahçıvan, çilingir, han ocakbaşıcısı, öğretmenler, şarkıcı, mümeyyiz …
Ancak anlatıcıların sınıfsal kimliği doğal olarak hikâyelere de yansır.
Yoksul ve esirlere ilişkin olumlama, onların ancak Osmanlı üst sınıfından birilerinin iyiliği ya da korumasına mazhar olması veya üst sınıftan olanlara yakınsamaları ile gerçekleşir. Örneğin Faik Bey ile Nûrıdil Hanım'ın Sergüzeşti’nde esir Çerkez çocuğu Beycuk Faik Efendi’ye, esir kız çocuğu Pişamisaf ise Şevknigâr’a dönüşürler. Nûrıdil’i esirci kadından alıp özgürleştirme ancak varlıklı ve aydın Esat Efendi’nin iyi niyeti ve desteği ile mümkün olabilir.
Bir cariye/odalık olarak Nûridil’in direnişi, kaldığı evde başkası ile baş göz edilme teklifini reddetmesi şeklinde gerçekleşir. Esaretin kötülüğü genellikle bir tür imkânsız aşk üzerinden anlatılır. Esir olan ise çaresizdir ve bir soylunun, üst sınıftan birinin desteğine ihtiyacı vardır:
“Şimdi onun bir beye odalık olup da esareti sayesinde mutlu olacağı yerde, özgürlük isteyişi, kendisini sefalete düşürmekten başka neye yarar, deyince Fâik Efendi şaşırdı. Zira kendisi güçsüz olduğundan böyle bir ümidi ancak Esat Efendi’nin yardımından bekleyebilirdi.” (s.342)
Kapı Kethüdası Behçet Efendi ile Makbule Hanım’ın Sergüzeşti’nde “işçi” sözcüğü tek bir yerde geçer: “O kadar ki mâbeyn kapısının geceleri kilitli olması, ziyaretinize meydan vermediğinden geçen gün erkenden yaklaşarak anahtarı alıp, hizmet için içeri gelip girmekte olan işçi Rum karısı vasıtasıyla bir iki saat zarfında gizlice bir eşini yaptırdım.” (s.122)
İhsan Hanım yahut Atiye Hanım'la Âşıklarının Sergüzeşti’nde şöyle bir bölüm bulunur:
“İsmail Efendi iki üç gün sonra, getirdiği cariyeler içinde çocuğu en hoşnut ederek onun sevgisini kazananlardan ikisini alıkoydu. Diğer ikisiyle beraber zaten konakta bulunup çocuğu göstermemiş oldukları eski cariyeleri de kaldırıp kimisini azat ederek kimisini de açık artırmayla satarak konaktan uzaklaştırdı. Ayrıca selamlıktaki uşak, işçi, arabacı, seyisler, ayvaz ve bahçıvanlara kadar bir hafta içerisinde birer ikişer hepsini değiştirdi.” (s.426)
Konaktan “birer ikişer” gönderilen bu insanlar, isimleri art arda sıralanan birer figürden ibaret kalırlar. Bir karaktere bürünmezler. Hikâyenin ana kahramanları, iyileri, ileri çekenleri her zaman varlıklı, küçük burjuva, Osmanlı bürokrasisi içinden biri ya da bir aristokrattır. Onların yaşamı değişmekte ve hikâyeye konu olurken hayatın yükünü sırtlananlar edebiyatın sahnesinde şöyle bir görünüp egemenlerin onay verdiği kadar kalır, çoğu kez selam bile vermeden sahneden ayrılırlar.
Hikâyeleri anlatanlardan farklı sınıfsal konumlanıştaki bu figürlerin birer karakter haline gelip sahneye renklerini çalmalarına henüz vakit vardır. Hikâyenin tarihsel penceresinden bakıldığında 1830’lar ve 40’larda Rusya’da “hepimizin onun paltosundan çıktığımız” Gogol eserlerini üretmektedir. Çehov’un öyküleri ve sıradan insanın karakter kazanarak hikâyeye daha da fazla dahil olması için Rusya’da 1880’ler beklenecektir. Modern anlamda başlangıcını Tanzimat’a tarihleyebileceğimiz Türk hikâyeciliğinde de onu toplumsal varlığı, çelişkileri, erdemleri ve zaafları ile gerçek bir karakter olarak görmek için biraz daha sabretmek gerekecektir. Ancak tarihin hızlı akacağı zamanlar yakınlaşmaktadır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
