Breadcrumb
Falco’nun Kanatları ve Anadolu’ya kök salanlar
Bekâm Örün
Yayın Tarihi: 04.05.2026 , 01:09
Alaçatı’da Panagia (Kilisesi)'nde
Alaçatı’da Panagia (Kilisesi)'nde
Kutsal mihrabın arkasında, Alaçatılı kız,
Kutsal mihrabın arkasında, Panachorianíli (Yukarı mahalleli) kız.
Bir limon ağacı diktim,
Bir limon ağacı diktim,
Gidip onu suluyorum, Alaçatılı kız,
Bahçede dolaşıyorum, Yukarı mahalleli kız.
Domna Samiu bir Yunan halk müziği derleyicisi. Benzer çalışma TRT tarafından türküler için de yapılmış: Domna Samiu, Yunan Devlet Radyo ve Televizyonu’yla ortak bir çalışmayla henüz o kuşak fiziken ortadan kalkmadan, 1970’li yıllar boyunca Anadolu’da doğup “karşı taraf”a göç edenleri buluyor. Onların önüne makaralı teypleri koyuyor. “Küçük Asya”dan getirdikleri halk türkülerini kaydediyor, nota dökümlerini yapıyor, kayıtlara geçiriyor, derliyor. Kısacası, taşıyıcıların zihinlerinde yaşayan ve onların ölümüyle birlikte ebediyen yok olacak olan yüzlerce Anadolu Rum halk türküsünü ölümsüz kılıyor. Zaten kendisi de İzmir Bayındırlı bir ailenin “karşı kıyılar”da doğmuş ilk mensubu. 1970’li yıllarda ERT için derlediği onlarca Anadolu Rum türküsüne Youtube’dan erişilebiliyor.
Ulaştığı yaşlılardan biri Kleoniki Tzoanaki. 1915 doğumlu, Alaçatılı. Hemşehrim. Yunan ordusunun bozgunundan sonra ailesiyle birlikte önce Sakız’a kaçıyor. Mübadele yerleştirmeleri sırasında Yunan devleti onları Atina’yı da içine alan Attiki bölgesine yerleştiriyor. Çeşme Yarımadası’ndan gelen yerleşimciler yerleştikleri yere Yeni Ildırı (Nea Erythrea) diyor. Domna Samiu Kleoniki’yi ve saz arkadaşlarını Yeni Ildırı’da buluyor. Ouzolu, kopanistili, şarkılı, türkülü masalarına konuk oluyor. Çeşme yarımadası Rumlarının kaybolmak üzere olan türkülerini ölümsüzleştiriyor. İşte Alatsatiani (Alaçatılı Kız) türküsü de böyle kayıt altına alınıyor.
Sibel Ahıska’nın Falco’nun Kanatları1 isimli romanı Anadolu’nun ortasında bir kolejde başlıyor. Babaları da arkadaş olan iki arkadaş, Lilit ve Daniel 1913’ün sonunda bu koleje birlikte başlıyorlar. İlk dünya savaşının patlamasına bir seneden az var; büyük savaş 1914’ün Temmuz’unda patlayacak.
Anadolu’nun orta yerinde, bir tarafı yemyeşil ovalara ve öbür tarafı “yalçın dorukların yaz kış eksik olmayan karlı görüntüsü”ne sahip dağlara bakan, “aritmetik, cebir, yabancı dil, fen bilimleri, psikoloji, zooloji, edebiyat tarihi, retorik ve kompozisyon, mineraloji, jeoloji, mitoloji, vokal müzik, doğa ve yaşam bilimleri” derslerinin yanında aşçılık atölyesi, marangozluk atölyesi gibi zanaat eğitimleri de verilen, yatılı bir kolej burası.
Sibel Ahıska romanda coğrafya adı vermiyor; ama röportajında Merzifon’daki bir okulun yıkıntılarından esinlendiğini söylüyor. Adlı adınca, Merzifon Anadolu Amerikan Koleji’nden bahsediyoruz.
“Böylesine iyi eğitim veren bir okulun o yıllarda, Anadolu’nun bir köşesinde işi ne?” sorusu, insanın aklına ilk gelen sorulardan biri kuşkusuz. Öyle ya, Cumhuriyet devrimine dokuz, Köy Enstitüleri’nin açılmasına daha yirmi altı yıl var. Bildiğimiz “Osmanlı tedrisatı” öyküleriyle uyuşmuyor.
19. yüzyıldan itibaren Amerikan misyonerleri Anadolu’da misyonerlik faaliyetleri yürüten okullar açmaya başlıyorlar. Anadolu’nun neredeyse her köşesinde mantar gibi bitiyor okullar. Öyle ki, 20. yüzyılın başında misyoner okulu sayısı 400’leri buluyor. Osmanlı toprağındaki okulların, öğrenci nüfusu bakımından tam üçte biri. Okullar genel olarak Rum ve Ermeni Ortodoks nüfusun yoğun olduğu noktalarda açılıyor. Misyonerlik çalışmasının temel amacı Müslüman halkı Hristiyanlaştırmaktan çok Ortodoks toplulukları Protestanlaştırmak. Tabii ki Müslüman halk içerisinde de Amerika’nın dostlarının, aslında “etki ajanları”nın sayısını artırmak. Örneğin Wilson İlkeleri’yle birlikte Anadolu’nun Müslüman halkı arasından Amerikan mandasını savunanların sayısı ve etkisi, doğrudan bu okulların yarattığı etkiyle alakalı. Bu isimlerden en bilineni Halide Hanım, bir misyoner okulu olarak kurulan Üsküdar Amerikan Kız Koleji mezunu. “Onbaşı Halide” olarak anıldığı yıllarda mandacı etkiden sıyrılsa da Amerikan mandasını savunduğu dönemlerin, misyonerlik faaliyeti yapan Amerikan okullarının damgasını taşıdığından kuşku yok.
Lilit ve Daniel işte bu okullardan birinde yatılı okuyorlar. İki yakın arkadaşın çocukları. Lilit’in babası Rupen, başta arkadaşı ve Daniel’in babası Yeznig’e karşı çıkıyor. “Okulun kökeni ilahiyat okulu, umduğun kadar iyi bir eğitim veremeyebilir. Oğlunu bir din adamı olarak yetiştirmek istemiyorsan tabii.” diyor. Yeznig ise daha açık fikirli ve okula güveni tam. Üstelik, devir değişiyor. Devirle birlikte okulun tutumu da. Ona göre okulun eğitimi “şimdi çok daha seküler.” Üstelik artık okul Müslüman öğrencileri bile alıyor. Yeznig için “Memleketin dört bir tarafında misyoner okulları var ve bu eşyanın tabiatı kadar normal”. Lilit’in babası ise kuşkucu. “…her ne kadar seküler bir müfredatı uyguluyor gibi görünseler de…” diyor. Bunun bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu düşünüyor. Haklı da.
ABD’nin Osmanlı’daki misyoner faaliyetleri üzerine çalışan Uygar Kocabaşoğlu’nun görüşleri, Lilit’in babasını doğruluyor:
XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın ilk çeyreği misyonerliğin altın çağıdır. Zira bu çağ aynı zamanda kapitalizmin emperyalizme dönüştüğü çağdır. (…) misyonerliğin belki de en ironik ve paradoksal yanı, aslında kendisi başka şeylerin aracı olmasına karşın, önemli ve ulvi bir amaçmış gibi ortaya konmuş olmasıdır. Misyonerliğin yapısı ve işlevleri dikkate alındığında bunu anlamak mümkündür. Misyonerliğin özü dindir. Başlıca araçları ise okul, matbaa, kitap, hastane vb. modern (secular) kurumlardır. Misyonerler, bu kurumların, içinde derece derece yer aldığı, iyi işleyen, etkin bir sistem yardımıyla iktisadî-ticarî çıkarların, siyasal-kültürel etki ve yayılmanın bir aracı olmaktan öteye gidememişlerdir.”2
Falco’nun Kanatları’nda, birkaç sene sonra Türk Leyla’ya dönüşecek Ermeni Lilit için “her şey okullarına Alex Simonyan isimli öğretmenin gelmesiyle” başlıyor. 1914’ün Mart’ındayız. İlk dünya savaşının patlamasına artık sadece dört ay var. Alex öğretmen, tıpkı Domna Samiu gibi bir toplayıcı ve kayıt altına alıcı. Doğa ve Yaşam Bilimleri öğretmeni. Daha ilk derse, elinde kocaman, doldurulmuş bir kerkenez kuşuyla, Latince ismiyle “Falco” ile giriyor. Romanın ana karakteri Lilit’in hayatı da okulun kaderi de Alex’le ve Dünya Savaşı’yla birlikte şekilleniyor ve bir daha asla eskisi gibi olmuyor. Alex çocukları araziye çıkarıyor. Anadolu’nun bağrından bitki ve hayvan türlerini, bulabildikleri fosilleri, jeoloji derslerinde gördükleri kayaçları, toprak türlerini topluyorlar, kayıt altına alıyorlar. Şöyle de diyebiliriz: Anadolu toprağının bilimsel kaydını yapıyorlar. Belki de ilk kez. Alex öğretmen, öğrencileriyle gurur duyuyor. Onlara bilimi ve bilimsel düşünceyi sevdiriyor. Birlikte, okulda bir doğa tarihi müzesi kuruyorlar.
18. yüzyıl sonunda ortaya çıkan modern müzecilik, doğrudan devrimin eseri. Aydınlanma Çağı'nın bilginin sınıflandırılmasına dayalı rasyonel yaklaşımı ve Endüstri Devrimi'nin getirdiği kitlesel eğitim ihtiyacı, imparatorlukların bir bir yıkıldığı siyasal devrimlerle buluşuyor. Devrimler çağını açan Büyük Fransız Devrimi’nde halk monarşiye son verip kraliyet sarayına ve hazinelerine el koyuyor. Kiliseye, soylulara, krallara ait koleksiyonlar kamulaştırılıyor, halka açılıyor. Modern devletin, yurttaşın, bilginin, sanatın ve tarihin sahnesi olarak modern müze fikri çok kabaca böyle doğuyor.
Modern müzelerde sadece sanat koleksiyonları sergilenmiyor. 18. yüzyıl aydınlanma düşüncesi, evreni anlama çabasıyla nesnelerin rasyonel bir şekilde sınıflandırılmasını (botanik, zooloji, arkeoloji, sanat) gerektiriyor. Müzeler, bilginin sergilendiği, "ansiklopedik" yapılar haline dönüşüyor.
Falco’nun Kanatları’nda her şeyin Alex öğretmenin gelmesiyle başlaması, Alex öğretmenin diğer misyonerlerden farkı, burada. Yazar bunu bize söylemiyor; ama hissettiriyor: Alex öğretmen bir aydınlanmacı. Misyoner öğretmenler içerisinde bir sapma. Bir burjuva devrimcisi. Muhtemelen 1880 civarında doğan öğretmen, Anadolu’nun burjuva devrimciler doğurduğu kuşağın Ermeni bir temsilcisi. Dokunduğu öğrencileri dönüştürüyor. Burjuva aydınlanmasını, Anadolu’nun orta yerinde bir okulda, Anadolu’nun çocuklarına taşıyor. Alex öğretmen belki romanın ana karakteri değil; ama romanın gizli lokomotifi. Olabildiğince gerçek; zamanının kalıcı, tipik bir figürü.
Lilit, kayıt altına alınan her bitki ve hayvan türünün adının kartlara yazıldığına şahitlik ettiğinde, onları ölümsüzleştirdiğini hissediyor. Halkından nicelerinin bir seneden az bir süre sonra göçeceği ya da toprağı kanıyla sulayacağı Anadolu’nun bitkilerini, hayvanlarını, taşını toprağını ölümsüzleştirmekten müthiş bir heyecan duyuyor. Domna Samiu’nun, Anadolu toprağından göçenlerin türkülerini kara bantlara kayıt altına alıp ölümsüzleştirmesi gibi.
Rum mübadelesini, Ermeni tehcirini yazmak zor. Daha doğrusu, hakkıyla yazmak zor. Bir imparatorluğun parça parça olduğu, imparatorluğu oluşturan halkların ulus devletler olarak bağımsızlıklarını ilan ettikleri, toprakların bir kısmının emperyalist işgale uğradığı, emperyalist güçlerin imparatorluk halklarını birbirine kırdırdığı, halkların kitlesel olarak zor yoluyla sürekli yer değiştirdiği, tarihin böylesine kırıldığı bir momenti yazabilmeniz için öncelikle tarihsel bir bakışa sahip olmanız, tüm bu tarihsellik içerisindeki aktörleri tüm çelişkileriyle yerli yerine oturtabilmeniz gerekiyor. Görünüş ile öz arasındaki diyalektiği anlamak, tüm o karmaşaya bakıp çekilen fotoğrafı gereksiz ayrıntılarından arındırıp, ayıklayıp, “öz”ü yakalamak gerekiyor. Sınıfsal olanı çekip çıkarmak gerekiyor. Zor olan bu. Bunca acının topraktan fışkırdığı böylesine bir momentte acılar, katliamlar, kan, intikam gibi hassas olguları kin ve duygu sömürüsü seline kapılarak yazmak çok kolay. Düşman kardeşler, yani liberal ve milliyetçi tezler on yıllardır bunu, en boyalı kalemleriyle yapıyor. Gerçeği çarpıtarak, fili tuttukları yerinden tarif ederek gerçekliği olanca öznel bir bakışla kuruyorlar. Baktıkları yerde öncesiz ve sonrasız bir zor aygıtı, bir ceberut devlet ve tüm geri ve ileri dinamikleri iğdiş edilmiş, amorf, zamansız ve mekânsız halklar görüyorlar. Birileri, birilerine sadece “kötü” oldukları için zulmediyor. Tarihi görünenin sığlığı üzerinden, en kolay yolu seçip kurarak aslında boca ettikleri ağlak metinlerdeki kandan besleniyorlar. Liberaller de milliyetçiler de. Birisi koca bir halka “siz suçlusunuz” diyerek “yüzleşin kitlesel katilliğinizle” diyor. Öbürünün kaleminden diğer bir halk için kan damlıyor. Ortada birleşiyorlar. Emperyalizmin kışkırtıcılığında ve sözcülüğünde birleşiyorlar.
Bir de görünenin ardındaki gerçekler var. Komintern de Ermeni komünistleri de Türk komünistleri de aynı tezleri, daha dönemin sıcaklığında, defalarca dile getiriyorlar. Bir edebiyat yazısında içinde bunları burada uzun uzadıya tartışmanın sınırları var. Dileyen Birinci Doğu Halkları Kurultayı ve Komintern belgelerine, TKP ve Ermenistan Komünist Partisi raporlarına, Karinyan’ın, Hovhannisyan’ın yazı ve analizlerine bakabilir. Biz burada ortak temel komünist yaklaşımı Mustafa Suphi’den aktarıp devam edelim:
Türk ve Kürtlerin Ermenileri, Ermenilerin Kürtleri ve Türkleri takibe, mahva, yok etmeye koşmaları; bu fetihlik davasında medeniyetleri vahşetle yoğrulmuş Avrupalı emperyalistlerin insan ruhuna ektikleri, akıttıkları zehir; bu, masum milletler arasına kast ile sokulan, din ve millet hırslarıyla yakılan bir düşmanlık; Ermenilere Anadolu'nun yarısını vaad edip sonra Türk ve Ermeni milletleri arasında katliamlar ve yağma ateşleri yakıp, daha sonra da tutuşturdukları bu yangını söndürmek için Küçük Asya'nın işlerine karışmak...
Anadolu'yu ne Türklere, ne Kürtlere, ne de Ermenilere değil, ancak kendilerine almak... Kan ve vahşetle dolu hırslarını doyurmak için böylece milyonlarca insanı birer sürü hayvanı gibi kendine esir etmek, memleketleri Avrupa kapitalizmi için birer çiftlik haline getirmek…
İşte onların maksatları... (…) Türk emperyalistleriyle Ermeni burjuvaziyasının bu iki halkın mahvına yürüyen hareketlerini takip ve bu hususta bütün dünyayı aydınlatma Türk komünistlerine düştü; bizler üstümüze düşen bu işi bütün imkansızlıklara bakmadan elden geldiği kadar işlemeye çalıştık; bundan sonra da çalışacağız.”3
Roman bir kurgu. Yazarının gözlüklerine yansıyan dünyanın yeniden yaratılması. Gözlüklerdeki yansımalar, bir filtreden geçiyor. İdeoloji filtresi. Yazar dünyaya nasıl bakıyorsa, öyle kurguluyor. Dünyaya tarihsel ve diyalektik materyalist yöntemle bakmayı bilen yaratıcılar, yukarıda bahsettiğimiz gibi, gerçeğin özünü sezip özü yeniden kurgulayarak yaratıyorlar. Fakat Marksist edebiyat kuramı açısından bir nokta daha var: Bu yazarların arkasında bir büyük kolektif düşünce sistematiği var. Gerçekçi yazar dünyayı ve işleyiş mekaniğini her eserinde yeniden keşfetmiyor. Bu verili ve zaten kendisinin de bir parçası olduğu zemine yaratıcı müdahalede bulunarak sanatı, kurguyu yaratıyor. Çıplak nesnelliği giydiriyor. Lukacs şöyle diyor:
Edebiyat, nesnel gerçekliğin yansıtıldığı tikel bir form ise, o zaman dolayımsızca ve yüzeyde kendini gösteren her şeyi yeniden üretmekle yetinmeyip o gerçekliği olduğu gibi kavramak edebiyat açısından elzemdir.”4
Nesnelliği yaratıcı ama gerçekçi bir biçimde yeniden yaratabilmenin neredeyse ilk şartı işte bu bakışa sahip olabilmek. Ondan sonra sanatçı sezgisiyle doğru yaratıcı müdahalede bulunabilmek. Ermeni tehciri, karşılıklı Müslüman-Rum mübadelesi gibi netameli başlıklara bakıp bunları hamasete, duygu sömürüsüne batmadan, o tarafın ya da bu tarafın milliyetçi hezeyanına kapılmadan, kendi suçsuz halkını yapılanlar için “katil” olarak görmeden; ama gerçek sorumluyu, egemen sınıfları ve emperyalizmi ifşa edip buralardan halkların öykülerini, insana dair olan öyküleri, üstelik umut taşıyan öyküleri süzüp çıkarmak kolay değil.
Sibel Ahıska işte bu zor görevin altından ustalıkla kalkıyor Falco’nun Kanatları’nda. Tıpkı örneğin İzmir doğumlu mübadil bir Rum komünistinin, Dido Sotiriu’nun Batı Anadolu’nun son yüzyılının trajik tarihini romanlarında anlatırken ustalıkla kotardığı gibi.
Falco’nun Kanatları’nın ana unsurlarından biri merak. Merak etmek insanı insan yapıyor. Merak olmaksızın ilerleme ve insan yok. Sibel Ahıska romanda merakı iki boyutta kullanıyor. Önce içerikte. Sibel Ahıska’nın insanları merak ediyor. Merak ettikçe ilerliyorlar. Doğayı, çevrelerini, hayatı.
1915 gelip çattığında, okuldaki öğrenciler tehcir sırasında dağıtıldığında işte bu merak Lilit’i belki de ölümden kurtarıyor. Bir önceki günkü doğa gezisinde gözüne kestirdiği ve almaya vakti bulamadığı çiçeği bulmak için sabaha karşı dağlara vuruyor kendini. Daha önce hiç görmediği, kayıt altına alıp belki de kendi isminin verileceğini hayal ettiği kırmızı lalenin, “tulipa sprengeri” yani “yitik lale”nin peşine düşüyor. Bulup yanına alıyor. Okula yaklaştığında fark ediyor ki bir gariplik var. Kaçıyor. Tarih kırılıyor. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Yitik lalenin bulunmasıyla Lilit’in yitmesi tarihin aynı momentine geliyor. Lilit, Leyla oluyor. Ömrünün sonuna dek.
Falco’nun Kanatları ile ilgili yazmak bir yönüyle çok zor: Kurgu biçimi gereği her çevrilen sayfanın ardında bir sürpriz, bir ipucu yakaladığınız bu romanla ilgili yazarken okuyucuya sürprizi kaçırtmamak için azami dikkat etmek gerekiyor. Burada yazılacak her sözcüğün, romanın bir sonraki bölümünün sürprizini bozması çok muhtemel. Çünkü yazar, kurguda da merakı ustaca kullanıyor. Merak, kurgunun ana unsurlarından biri. Okuyucu kitabı elinden bırakamıyor.
Roman, küçük bölümlerden oluşuyor. Temel olarak iki zaman aralığında: 1912–1922 ve 1987–1991. Zaman kronolojik değil, bölümler arasında sıçramalı. Fakat bir geçmişe ve bir “şimdiki zaman” olarak kabul edebileceğimiz 1990’lara değil. Geçmiş ve gelecek de kendi içerisinde sıçramalı. Okur kendini önce Ağustos 1915’te, ardından Eylül 1990’da, sonra gerisingeri Mart 1914’te ve bir anda 1989’da buluyor. Kurgu, romanın sonuna dek bu karmaşık zaman örgüsünde sürüyor. Her zamanın bakış açısının farklı karakterler üzerinden ilerlediğini söylemeye gerek yok. Bu karmaşık anlatım tercihine bir de Daniel’in genelde geçmişe bakan günlüğü giriyor. Fakat yazar, benim anlatırken zorlandığım bu kurgu tercihini o kadar büyük bir ustalıkla kuruyor ki, her bölüm yapboza bir kritik parça daha ekliyor. Okur bir o taraftan, bir bu taraftan gelen ipucu dolu parçaları toplamaya gayret ederken kitabı elinden bırakamıyor.
Romanı oluşturan her küçük bölümünse Anadolu bitkilerinin veya hayvanlarının Latince adını taşıyan bir başlığı var. Yazar okuyucunun elinden tutuyor ve roman boyunca Anadolu toprağının doğa öğelerinden oluşan müzeyi okuruna gezdiriyor. Aynı Lilit’in yaptığı gibi. Bu anlamıyla yazar, ana karakteriyle özdeşleşiyor.
Sürprizi bozmak pahasına şu kadarını söylemem gerekiyor: Romanda aynı adı taşıyan sadece iki bölüm var: Tulipa Sprengeri. Yitik lale. İlki, Ağustos 1915’e ait. Yukarıda değindiğimiz, Lilit’in “yitik lale”yle ilk karşılaşması. İkincisiyse aslında -romanın sıçramalı kurgusu gereği- daha önceki sayfalarında okuduğumuz Ocak 1990 tarihli bölüm.
Mina, Leyla’nın torunu. Leyla, ailesinden Lilit olduğunu hep gizliyor. Lilit’in Leyla olmadan önceki en iyi arkadaşı Daniel’in torunu Ardo’nun Mina’yı bulmasıyla Mina gerçeği öğreniyor. Ardo’nun Mina’yı elinden tutması ve ısrarıyla anneannesinin hayatının gizeminin peşine düşüyor. Fakat bundan önce Mina, savrulduğu muhtemel bir Avrupa ülkesinde bir kitap kulübünde, oraya nasıl geldiği ayrı bir öykü olan “yitik lale”yle karşılaşıyor. Tamamen içgüdüsel bir merakla çiçeğin öyküsünün peşine düşüyor. Botanikçi bir arkadaşından soyunun tükenmiş olduğunu, üstelik aynı kendisiyle vatandan geldiğini öğreniyor:
“‘Demek aynı topraklardan gelmişiz seninle’ dedi. Vatanlarından bunca uzak bir yerde yollarının kesişmesinin bir tesadüften ibaret olmadığına inanmak istedi.”
Mina köksüzlüğünün farkında. Köklerini arıyor. Köklenmek istiyor. Mina, kökünden koparılıp bir başka ülkeye sürülmüş ‘yitik lale’yle aynı kaderi paylaşırken, köklenmek için lale de Mina da birbirine tutunuyor. Ardo da onlarla. Sadece boğumu doğru açıyla kesmek, kökleneceği yere koymak gerekiyor. Sonrası “köklenmek, köklenmek”. Leyla olmak zorunda kalsa da, “yitik lale”sini bir an olsun yanından ayırmayan Lilit gibi:
“Leyla’nın bir eli Saniye Hanım’ın elindeydi, bir eli ise yolculuğun başından beri hiç bırakmadığı çiçeğinde. Arada bir onu seyrediyor, geride bıraktığı ne varsa bu çiçeğe yüklüyordu. Bu çiçek ömrü boyunca tüm anılarının kitabesi olacaktı. Her derdini, her hüznünü, her mutluluğunu ona anlatacaktı.”
Sibel Ahıska, romanının hiçbir bölümünde coğrafi yer adlarını kullanmıyor. Merzifon’u, İstanbul’u, Adalar’ı, Avrupa sürgünlerini, İzmir’i okurken hep tahmin ediyoruz. Önemi şurada: Yazar, “haritacılık” yapmıyor. Haritalar iki boyutlu. Yazarın kurduğu dünya ise insanları, bitkileri, hayvanları ve toprağıyla üç boyutlu. Bu üç boyutluluğu da okuruna geçirmeyi başarıyor.
Fakat romanda “haritacılık” yapanlar var. Roman kişileri, varış noktaları itibariyle kabaca ikiye ayrılıyor. Merak etmeye, aramaya, kazmaya devam edenler ve pes edenler. Yazar bunu da okura çok nahifçe hissettiriyor. Alex öğretmen, tipik bir burjuva devrimcisinin tüm özelliklerini taşıyor. Çok coşkulu aydınlanmacılığı -muhtemeldir ki- kişisel öyküsü işçi sınıfının ideolojisine varmadığı için titrekleşerek sönüyor. Bu yazıda anmadığımız; fakat romanın önemli karakterlerinden biri olan Muzaffer’in, ülkeyi kurtarmak için pratik çareler arayan kuşağı gibi. Merakın sönmesiyle eşanlamlı. Anti-tezleri ise yine bu yazıda sürprizini bozmamak pahasına bu cümleyle sınırlı olarak anacağımız Memduh. “Doğayla ilgilenmek her insanın insan olabilmesinde önemli bir yere sahip” diyen Alex öğretmen, “o” günden sonra okuldan ayrılmak zorunda kalıyor. Bir süre sonra ülkeyi de terk ediyor.
Bir diğeri de günlüklerinden tanıdığımız, Lilit’in en iyi arkadaşı, Daniel. “…tüm o yıkımlar, ölümler, bunların karşısında ‘tek bir insan ne yapabilir ki’ye geldim sonunda anlayabildiğim kadarıyla.” deyip “İnsan doğasını anlama çabamı yitirdim…” diye itiraf eden Daniel.
Alex öğretmenin de Daniel’in de hayatlarının geri kalanında geçimlerini sağlamak için “haritacılık” mesleğini seçmesi; merak etmeyi, düşünmeyi, anlamaya gayret etmeyi bırakıp üç boyutluluktan tenzili rütbeye uğradıkları; iki boyutlu bir haritaya sıkıştıkları anlamına geliyor. Gerçekten harika bir tasvir.
Mina ve Ardo sadece Leyla’nın ya da Lilit’in hikâyesinin peşine düşmüyor. Koskoca Anadolu’nun ve onun insanlarının peşine düşüyor. “Ailesinden koparılmış, ayrı düşmüş, bir daha yuvasına dönememiş” yüzbinlerin.
Fakat bu kadar değil. Bir şey daha var:
Lafargue, Marx’ın Balzac değerlendirmesi hakkında “Balzac yalnızca yaşadığı toplumdaki gelişmelerin kaydını tutmakla kalmıyordu (…) geleceği haber veren figürleri de yaratmıştı”5 diyordu.
Mina ve Ardo’nun peşinde olduğu hikâye sadece geçmişi aramakla ve anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda bastıkları toprağın geleceğinin yükseleceği zemini de haber veriyor. Sibel Ahıska, Falco’nun Kanatları romanında yalnızca geçmişi gerçekçi bir perspektiften doğru bir zeminde yeniden kurmakla kalmıyor; aynı zamanda kurucu bir geleceğin ipuçlarını da okuyucusuna sunuyor.
Bu romanı ve romanlarımızı okumak, daha fazla okumak, paylaşmak gerekiyor.
Falco, yani kerkenez kuşu, “Alaçatı limonu” fidesinin, “yitik lale”nin köklerine tutunan, birlikte sökülmemek üzere kök salan Anadolu’nun emekçi halkını selamlıyor.
- 1
Yazıdaki tüm roman alıntıları: Sibel Ahıska, Falco’nun Kanatları, Yazılama Yayınları, İstanbul, Ocak 2026
- 2
Dr. Uygur Kocabaşoğlu, 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan Misyoner Okulları, İstanbul, 1989, Sayfa 15
- 3
Mustafa Suphi, Yeni Dünya, Sayı 11, Aralık 1918
- 4
Georg Lukacs, Estetik ve Politika – Realizm-Modernizm Çatışması, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016, Sayfa 48
- 5
Georg Lukacs, Estetik ve Politika – Realizm-Modernizm Çatışması, İletişim Yayınları, İstanbul, 2016, Sayfa 68
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.