Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

'İsimlerimiz ayrı ama dertlerimiz aynı': Sibel Ahıska ile ilk romanı 'Falco'nun Kanatları' üzerine

İlk romanı Falco’nun Kanatları kısa bir süre önce yayımlanan Sibel Ahıska, soL'un sorularını yanıtladı.

Erkan Yıldız

Yayın Tarihi: 15.03.2026 , 13:19 Güncelleme Tarihi: 15.03.2026 , 15:12

“Falco'nun Kanatları" Sibel Ahıska'nın ilk romanı. Bir ilk roman olarak kurgusu, dili ve anlattığı meseleye yaklaşımı ile oldukça ilgi çekici ve başarılı bulduğumu söylemeliyim. 

Sanıyorum 20 yılı geçen bir süredir tanışıklığımız var Sibel Ahıska'yla. Ben kendisini emekçi ve eşitlik-özgürlük mücadelesinde inatçı bir kadın olarak tanıyordum. Sibel bu ilk romanla iyi bir edebiyatçı olacağının da işaretlerini veriyor. Tüm bunların heyecanıyla sorduğum sorulara her zamanki heyecanıyla içten cevaplar verdi. 

"Falco'nun Kanatları" ile ilgili sorulacak çok soru var. Ama önce soL okurları Sibel Ahıska'yı biraz tanısın istiyorum. Kimdir Sibel Ahıska?

"Sen kimsin" sorusuna cevap vermek öyle sanıldığı gibi kolay değil sanırım. Başat özelliklerimden birinin merak olduğunu söyleyerek başlayayım. Çocukluktan gelmesi babamdandır daha çok. Hayal gücümü de ona borçluyum en çok. Araştırma yapmayı severdik birlikte. Tarihi eserleri gezerken hikayeler uydururduk orada yaşamış insanlara dair. Canlılar hatta itiraf ediyorum bazen eşyalar için bile hikayeler uydurmayı seviyorum. Biyoloji okumak istemem de böyle bir merakın sonucu oldu aslına bakarsan. Canlılara dair anlatılan en güzel hikayeleri kapsar biyoloji bilimi.

Kitabın girişinde "Kirn'de doğdu" yazıyor. Nerede bu Kirn? 

Babam Almanya'ya ilk gidenlerden. Mesleği marangozluk. İzmir'de çalışıyorken bir gün eve farklı bir yoldan geliyor. Bir kalabalık görüyor, bakıyor ki Almanya'ya işçi alımı, başvuruyor, bir hafta sonra kabul ve gidiş. Karavan fabrikasında çalışmaya başlıyor. Maceralarla dolu bir adam... Ben ilkokula başlayacağım sene kesin dönüş yaptık.

Geçen sene tekrar gitme şansı buldum Kirn'e. Aynı sakinlik ve huzurdaydı. Bir tek sevdiğim pastanenin yerini bir dönercinin aldığını gördüm. Ha bir de Türk işçiler pek yok artık buralarda dediler. Bulgarlar gelmiş sonradan.

Sonrası hep Ankara. Tüm okullarımı bu şehirde okudum. Ne kadar değiştirmeye çabalarlarsa çabalasınlar bu şehri sevmekten vazgeçmeyeceğimi de eklemek isterim.

Sibel Ahıska.

Çok anlatılan, tartışılan, her yönü ile istismara ve ajite edilmeye açık bir meseleden, Ermeni Tehciri’nden çıkarıyorsun hikâyeni. Lilit ya da Leyla ilk nasıl düştü aklına merak ediyorum.

Annem ve babam Merzifonlu. Küçük yaşlarda çıkıyorlar memleketlerinden ama aile bağları güçlü. Her sene gitmeye devam ediyorlar. Bir gidişimizde yıkıntı bir binayı gezdik yine babamla. Kızlar mektebi dedikleri, romanda bahsi geçen okul o. Oraya dair bir şeyler yazma fikri ta o zamandan aklıma düştü diyemem ama hafızama notlar almaya başladım diyelim. Başta da dediğim gibi binaların hikâyeleri ilgimi hep çok çekmiştir. O okulla ilgili araştırmalarımda gördüm ki 1900'lerin başında bir doğa tarihi müzesi açmışlar. Okulun içinde. Bunun kendisi bile yetti bu hikâye için.

Yazmaya tam olarak ne zaman karar verdin?

Emekli olduktan sonra başına oturdum diyelim, roman yazma fikriyatı bende hep olan bir şeydi sanırım.

Göçerlik sizin ailede de var anladığım. Merzifon'dan İzmir'e oradan Almanya'ya ve Ankara'ya... Böyle bir hikâyeye tutunmanda bunun etkisi olmuş mudur sence?

Göçerliğin olmadığı bir aileye rastlamamak mümkün mü bu topraklarda? Ailemin kökenleri Kafkasya'da örneğin benim. 93 Harbi'nden başlayan bir hikâye o da, kime sorsan benzer şeyler söyleyecektir. Etkisi olmuş mudur, muhakkak. Zaten anlatılanlar dünyanın herhangi bir yerinde hatta şu anda biz bunları konuşurken bile yaşanmıyor mu? Savaşlar böyle işte.

Savaş derken sadece ülkeler arasındaki bir savaştan bahsetmiyorum aslında. Kişinin kendiyle verdiği bir savaş da onu göçer kılabilir. Ama büyük savaşlarda yerinden yurdundan olan milyonlarca insanın ortak bir kederinden söz etmemiz mümkün.

Babamla gezdik yıkıntı bir binayı diyorsun ya neden o binayı gezdiniz? Tarihi bir bölge mi orası?  Baban oranın hikâyesini bildiği için mi? Ne sebeple? Seni Lilit'le karşılaştıran merakın kaynağında ne vardı? Onu merak ediyorum aslında.

Aslında gezerken oranın eski bir kilise olduğunu söylemişti babam. Okula ait binalardan biri olduğunu çok sonra öğrendim.

Ve kafaya taktın binayı...

Biraz şöyle anlatayım. Biliyorsun canlılar sistematik olarak sınıflandırılır biyolojide. Bir cins ve tür ismi verilir. Bazen belirli bir özelliği gözetilerek bazen de bulan kişinin adı verilerek ama sonuçta tüm canlıların bir tane adı vardır. Aslında bir tek insan denen tür kendine ve genellikle de benimsediği bir canlıya fazladan isim veriyor. Doğa tarihi müzeleri bu açıdan muhteşemdir çünkü artık yok olmuş olan türleri de kayıt altına alır. İsimler aynıdır ve çoğu zaman hikâyeleri de. İsimlerimiz ayrı ama dertlerimiz aynı, temel merak kaynağım buydu aslında.

Ben o okulda yaşananları merak ettim hep, neler yaşanmıştır diye düşündüm çokça, sonra ortaya bu çıktı.

falco

İyi ki bunu merak etmişsin. Uzun bir tarih diliminde geçiyor roman. 1914-1990 arasında o tarihten o tarihe Lilit'ten Daniel'e, Muzaffer'den Mina'ya bir puzzleın parçalarını birleştirir gibi parçaların eşlerini arıyoruz merakla. Zor bir işin üstesinden gelmişsin bence. Bu kurguyu nasıl oluşturdun?

Teşekkür ederim öncelikle, böyle düşünmene sevindim. Çünkü bu geçişler kitabı ilk okuyanlarda biraz şaşkınlık yarattı. Hatta bölümleri birleştirme önerisi geldi. Ben biraz risk aldım diyelim. Bu kurgu benim gündelik yaşamımda çok sık kullandığım bir şey olduğu için doğalında böyle yazmış oldum. Çocukken de fazla hayalperest bulunurdum. Bir kapı açılıyor, hani belki sana da olmuştur, böyle eski bir konak geziyorsun, bir dolap var mesela, içine giriyorsun bir çıkıyorsun ki başka bir çağdasın. Böyle hayal etmeyi seviyorum. Yazarken de zamanlar arasında hızlı geçişler yapmayı tercih ettim. Tabii bir de iki farklı arayışın öyküsünü eşzamanlı başka nasıl anlatırdım bilmiyorum.

Aslında 1990 aralığı dedin ya orada bitmiyor. Son bölümde tarih yok. O bilmediğimiz bir gelecekte çünkü.

Peki ya bölüm isimleri...her bölümde bizi bir canlının Latince adının karşılamasının özel bir nedeni var mı?

Kesinlikle. Onlar okulun doğa tarihi müzesi envanterinden, birçoğu bölgenin endemik türü. Az önce bahsettiğim isimler aynı meselesine bir atıf, çoğu artık EX (Extinct) türlere bir nevi saygı duruşu.

Çoğu bölümün içeriğine uygun türler bulmaya çalıştım. Tunç Tatoğlu yazısında aramaktan bir süre sonra vazgeçmiş ya, bir kısmında da rastgele türler seçtim.

Romanda sözü geçen okula, eğitime bugünden bakınca yüzlerce yıl geriye düşmüşüz gibi. Savaşlar ve bağnazlık çocuklardan başlayarak yaşamın tamamının canına okuyor.

Gerçekten öyle. Toprakla ve doğayla insanın kurduğu en temel bağ çocuklukta başlamıyor mu? Cümle mahlûkatın birbiriyle olan uyumunu ve ilişkisini kavramadan insanın ne kendini ne de çevresindekileri anlaması mümkün değil bana kalırsa. İnsanın da en nihayetinde bu dünyadaki türlerden sadece birisi olduğunu anladığımız anda bütün bakış açımız değişiyor. Bu pek çoklarımız için çok korkutucu geliyor ama bu basitlikteyiz sadece. Bunu anladığımız gün dünya bambaşka ve yaşanası bir yer haline gelecek, buna olan inancımı hiç yitirmiyorum.

Romanı da böyle belli bir umutla, arayış vaadiyle bitiriyorsun. Üzerimize bunca karanlık çökmüşken bu iyimserliğin kaynağı nedir?

Belki ben içimdeki insanı anlamışımdır. 

Şaka bir tarafa kof bir iyimserliğe sahip değilim aslında, ama buna kafa yormayı, aramayı seviyorum. İnsanlığın verdiği mücadeleleri düşünüyorum, sanırım ne yapılması gerektiğini bilince insan daha güçlü oluyor.

Örneğin Lilit bir yol çiziyor kendine, korunma duygusu değil bu sadece, bu yolculuğun içinde Leyla olmak da var, bir ülkenin kurtuluşunda pay sahibi olmaya çalışmak da. Mina kökünü ararken bunu bulduğunda vazgeçmiyor. İyiyi güzeli yeniden ortaya çıkarmak gibi bir derdi oluyor. O da onun yolculuğunun hikâyesi. İhsan Oktay Anar'ındı sanırım bir kitabından hatırladığım "Dünyadaki en büyük mutluluk bu dünyanın şahidi olmaktır" diyor. Şahit olduklarımıza sırtımızı dönüp gidemeyiz.

Çok soru var. Toparlamak da lazım yavaştan. Romanda aralarda kendisini hissettiren bir polisiye etkisi de var. Tunç Tatoğlu da yazısında benzer bir şeye işaret ediyor. Polisiyeye ilgin, sevgin ne düzeyde?

Evet, bunu pek çok insan söyledi. İyi bir polisiye okuru sayılabilirim. Heyecan içinde bir sonraki hamleyi beklemek bir kitapta güzel bir duygu. Bir planım var bu yönde.

Peki, kitabın baskıya girmesi, okura ulaşması heyecanlı süreçler. Aradan biraz zaman geçti. Şimdi nasıl hissediyorsun?

Aslında bu işin başından beri biraz şaşkınım ben. Yazdığım kimi öyküleri bile dergilere göndermekten imtina etmiş biriyim. Kitabın ilk taslağını okuyan ailem, dostlarım çok ısrarcı oldular basılması hususunda. Ama daha yazım aşamasında bile öyle güzel paylaşımlar oldu ki, bu etkileşimin kendisini bile çok sevdim. Şimdi de geri dönüşler oluyor yeni yeni, üzerine konuşma şansımız oluyor, bunlar güzel şeyler tabii.
 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.