Enkazdan çıkan bir albümün izinde, ölüm ile ölümsüzlük arasında

6 Şubat depremlerinde enkazdan kurtarılan bir albüm, aradan geçen bir buçuk yıldan sonra sahibine ulaştı. Kayıp albümün hikayesi yıkılanların sadece binalar değil hatıralar da olduğunu gösteriyor.

Özkan Öztaş

"Haydi bu anı ölümsüzleştirelim".

6 Şubat depreminde bir enkazın yanı başında denk geldiğimiz albüm de bu vesileyle yapılmıştı vaktiyle.

Fotoğrafların bir an'a tanıklık etmesinden hemen öncesinde duyulan sözdür. Ölümsüzleştirmek deriz. Anıları ya da hatıraları, bazen mutlu bir olayı belki de kendi hayatımızda çok önemli olduğunu varsaydığımız bir detayı, bir fotoğraf karesinde geleceğe devrederiz.

Şimdilerde daha sık kullanılan haliyle cep telefonlarında ve dijital makinelerde sonucunu anlık görebildiğimiz kayıtları yanımızda taşırız. Bazen de özenle düzenlenmiş bir albümde, baskıları alınmış, tarihe göre sıralanmış ama illa ki yanına bir not düşülmüş haliyle. 

6 Şubat'ta depreminde Hatay'a vardığımızda hava kararmıştı. Binalardan gelen "yardım edin" sesleri ve karşılaştığımız manzara artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir anın başında olduğumuzu söylüyordu. Yaşanan deprem yetmezmiş gibi üstümüze bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Üstelik altına girebileceğimiz, duldasında sığınacağımız tek bir mekan dahi yoktu. 

İnsan söyleyemiyor böylesi zamanlarda kendisine. Belki de hâlâ... Ama sadece yağmurdan sığınacak bir yer değil, aslında artık Hatay diye bir şehir yoktu.

Her geçen gün yıkımın boyutları biraz daha belirginleşiyordu. İnsanlar yaşanan felaketin ortasında hem kayıplarını arıyor hem de hayatlarını idame etmeye çalışıyordu. Evet belki ilk iki üç gün kimsenin kendisini düşünmeye vakti yoktu ancak bir dilim ekmek, sıcak bir çorba ya da düzenli kullanılan bir ilacın tedarik edilmesi gerekiyordu. 

İşte 6 Şubat akşamı Hatay Armutlu'da bunun için kurulan, yüzlerce gönüllünün bir araya geldiği TKP Kriz Masası'nda ateş etrafında ve yağmur altında toplanan insanlar bir yaşamı yeniden inşa etmek için ihtiyaç duyulan en önemli şeyi, insanı, ayakta tutmak için yoğun bir mesaiye hazırlanıyordu. 

Ben ise bir yandan gıda malzemeleri ya da bazen bir bardak sıcak çorba dağıtıyor bir yandan da haber yazmaya çalışıyordum. soL Haber merkezindeki arkadaşlarımıza en çok sorduğum sanırım "mesajlar ulaşıyor mu?" olmuştu.

Elektrik ve internet yoktu. 

'11 Şubat: Kriz masasında emanetler, bir bebek bir de fotoğraf albümü'

Depremin üzerinden birkaç gün geçmişti. 11 Şubat günü, enkazda bulduğumuz bir aile albümü belki de birçoğumuzun hikayesine tanıklık edeceği bir sürecin başlangıcıydı. Hava sanki beş gün öncesinin soğuk ve yağmurlu haliyle inatlaşıyorcasına, sıcacıktı. Güneş yüzümüzü yakıyor ve montlarımızın içinde terliyorduk. Böylesi bir sıcağın gecesinde ateş başında ısınmak için ayakta bekleyecek olmamızı düşünmek garip geliyordu insana. 

Enkazdan çıkan fotoğraflar kaybolan ve yitip giden hatıraların tesellisiydi. Birçok insan kaybettiği yakınlarının ve binaların arasından bulduğu fotoğrafları toplamaya çalışıyordu. (Fotoğraf: Özkan Öztaş)

Hatay'da Armutlu mahallesine yakın bir enkazın önünden geçerken bir albüm fark ettim. Birkaç adım attım ancak geri döndüm. Enkazdaki albüm dikkatimi çekmişti.

Bırakıp gidememiştim.

Hemen hızlıca albümü aldım ve bir arkadaşıma teslim ederek "Bunu kriz masasına götürür müsün? Oradan teslim alırım" dedim. Elimdeki işi bitirir bitirmez kriz masasına döndüm. "Buraya bir emanet yollamıştım geldi mi" diye sorunca gülümsedi herkes. Minik bir çocuğun emanet masasında beklediğini gördüm.

Belki de henüz 2 yaşındaydı. Annesi bir yakınına yardım ulaştıracaktı. İhtiyaç malzemesi ise zamanında kullanılması gereken ilaçlardı. Ama ufaklıkla birlikte bunu yapması zor olunca kriz masasına emanet etmiş çocuğu. Çocuk da sanki her şeyin farkında gibi ağlamıyor, gülümsüyor ve sahiden de annesinin neden gittiğini anlamış da zahmet vermeyeyim der gibi sakin sakin duruyordu. Kriz masasındaki arkadaşımız bir yandan ihtiyaçları not alıyor bir yandan da çocuğu taşıyordu kucağında. 

Kriz masasına emanet edilen bebekle beraber tüm sıkıntılar unutulmuşa benziyordu. Öyle ya yaşam devam ediyordu ve bebekler her defasında bunu hatırlatıyor felaket anlarında. Ancak albüm ortalıklarda yoktu.

Tam o anda kriz masasından bir arkadaşımız albümü getirdi. "Kriz masasına böyle bir şey emanet ettiler" diye. Albümü elime aldım ve sahibine nasıl ulaşacağımı düşündüm. Aklıma gelen ilk şey sosyal medyadan paylaşmak oldu.

Kriz masasında iki emanet, biri şirin bir bebek diğeri tanımadığımız birinin aile albümü. Ufaklığı annesine teslim ettik ama albüm benim yanımda kaldı. Kriz masasından ayrılırken albümle birlikte yeni bir yolculuğa çıkıyorduk.

Ufaklığın adını anımsamıyorum şu an. Annesinin bize emanet ettiği süre zarfında gönüllülerin neşesi olmuştu. 

Telefona gelen bir mesaj: 'Albümde kendi fotoğrafımı gördüm'

Günler ilerlerken telefona gelen bir mesaj bu hikayenin sıradan olmayacağını gösteriyordu.

Şükran Lılek Yılmaz'dan gelen mesaj "Özkan bey, kriz masasına bırakılan aile albümünde kendi fotoğrafımı gördüm. Albüm nerede bulundu acaba? Veya albümde isim vs var mı? Belki bulmanıza yardımcı olurum" diyordu. Mesajı aldığım an oturduğum yerden ayağa fırlamıştım. 

"Bulduk!" demiştim. Albümün sahibini değil belki ama o albümde fotoğrafı olan birini bulmuştuk. 

Lılek Hanım'ın aynı kıyafetler ve aynı kol saati ile yine aynı pantolonun üzerinde olduğu bir fotoğrafı vardı. Evet. Bu o olmalıydı. 

Hemen kendisiyle görüştüm. Albümü elden teslim etmek, kargoya vermemek ve imkan varsa bir kahve içip tanışmak istiyordum. Dersim'e davet etti bizi. Şükran Lılek Yılmaz ile bu tesadüfle tanıştık.

Depremin birinci yılında bir uçağa atlayıp Elazığ Havalimanı'ndan Dersim'e doğru başlayan yolculuğun sebebi buydu. Buluştuk. İçim içime sığmıyor. Karşımda albümdeki kadının aynısı duruyordu. 

Merkezdeki meydanda bir kafeye oturduk. Çaylarımızı yudumlarken hafiften kar yağıyordu. Lılek Hanım gözlüklerinin üzerinden kaşları çatık, ciddi bir edayla albümü inceledi.

"Hafızam" dedi. "Hafızam inanın çok iyi değil. Bana çok benziyor. Hatta bu anı hatırlıyorum diyebilirim. Sivas'taydık. Bu kız çocuğunu dahi hatırlıyorum. Ama farklar var. Ciddi farklar. Emin olamadım. Albüm bugün bende kalabilir mi" dedi.

Derin bir iç çektim.

Albümden ayrı kaldığım tek gündü. Lılek Hanım'ın tereddütlü bakışları canımı sıkmıştı. Doğru kişiyi bulamamış olma ihtimali ağırlık kazanıyordu.

Ertesi gün Şükran Lılek Yılmaz elinde kocaman bir paketle döndü. Dersim'e dair uzun bir sohbet ettik. Hayatımda Dersim araştırmalarına dair gördüğüm en titiz ve en ciddi şahsiyetlerinden biriyle tanışmıştım albüm sayesinde. Ama kibarca ve mahcubiyetle "Bu albümü alamam. Ben değilim. Sosyal medyada gördüğümde çok benzettim. Hatta arkadaşlarım da çok benzetti, 'Şükran bu sensin' dediler. Ama ben değilim. Hafızam çok iyi değil ama vicdanıma güveniyorum. Bunu alamam. Özür dilerim" dedi. 

Sanırım sonrası kısa bir süreliğine boşluktu benim için. 

Yanında getirdiği paketten çıkardığı bir sürü kitabı hediye etti. Onlarca kez özür diledi. Üstelik ortada bir kusur falan da yoktu. Bu buluşmayı yapmak ve sahibini bulmak için emin olmak zorundaydık. O yüzden kargoya vermek yerine Dersim'e gelmiştik. Albüm sahibini bulamamıştı ama ben bu albüm sayesinde çok güzel bir dost edinmiş oldum. Dersim ile alakalı her eksik cümlemde sert bir ifadeyle düzelten yumuşak kalpli bir insanla tanışmıştım. 

Kar yağıyordu. Palavra meydanında sıcak bir çorba içtik. "Normalde daha güzeldir buranın çorbası, olmadı mı olmuyor bak. Hem albüm olmadı hem çorba iyi değil" dedi ve gülümsedi Lılek Hanım. 

Gülümsedim. "İyi ki varsınız hocam" dedim. Elazığ Havalimanında, yanımda gözlerimin içine bakan bir albümle geri döndüm. 

Şükran Lılek Yılmaz, sahiden de albümün sağ üst köşesindeki hanımefendiye çok benziyordu. Yıllar önce kullandığı beyaz kol saati, albümün farklı fotoğraflarında yer alan aynı marka ayakkabı tüm şüpheleri tazeliyordu. Ama yine de arada 20 yıl kadar bir fark vardı. Lılek Hanım daha gençti. (Fotoğraf: Özkan Öztaş)

'Depremzede bir müzik öğretmeni sürece dahil oldu'

Dersim yolculuğundan "elim boş" dönünce İlker'le buluştum. O da depremzedeydi ve depremin 3. gününün bitiminde enkazdan çıkarılmıştı. Görüştüğümüz süre zarfında tedavisi devam ediyor ve öğrencilerine bunca acıdan sonra hangi şarkıyı öğreteceğini düşünüyordu.

Paytak paytak yürüyerek geldi, oturduk bir yere. Tedavisi devam ediyordu hâlâ, yürümekte güçlük çekiyordu. "Bulamadık. Hâlâ arıyoruz" dedim. 

Durdu. Önce uzaklara baktık. Elinde kahveyi hızlıca masaya koydu ve "Öykü Atcı'yı biliyor musun?" diye sordu. Hayır manasında kafamı salladım. 

"Öykü deprem sürecinde herkese yardımcı oldu. Sosyal medyada içerik üreticisi bir Hataylı. Hatta benimle de ilgilendi. Tedavi sürecimi falan sordu. Kendisiyle tanışmıyoruz ama samimiyetle ilgileniyor bu tür meselelerle. Ona bir yazsana. Belki sosyal medyasında duyurur. O bahaneyle de ulaşırsınız" dedi.

Pek ihtimal vermedim. Ama olur dedim. Sonuçta denemek zorundaydım. 

Öykü Hanım'a bir mail attım. Ve sosyal medyasında duyurmasını rica ettim. Öykü Hanım iki gün sonra geri dönüş yaptı. Mesajımı göreceğine dahi ihtimal vermiyorken hem albümü duyurdu hem de sahibini bulduğunu söylüyordu.

'Fotoğraftaki kız benim. Pastadaki muma üfleyen'

Gelen mesaj albümün sahibini bulduğumuzu söylüyordu. 

"Öykü Hanım, fotoğraftaki kız benim. Pastadaki muma üfleyen. Gazeteciye ulaşabilir miyim?" diyordu mesaj atan. Öykü Atcı bizi telefonda buluşturunca bir tür kavuşma sahnesi oldu. Kilometrelerce mesafe farklı şehirlerde yan yana olamadığımız bir kavuşma sahnesi.

"İsmim saklı kalsın olur mu?" demişti annesi.

Albümü dizen, her birine numara ve tarih notu düşen ve her bir hikayeye bir satır not yazan bir anne. Hikayemizin kahramanı olan hanımefendi. Telefon görüşmesinde ilk sorduğum depremde birinci dereceden kayıp olup olmadığıydı. "Şanslıydılar." Deprem günü ailenin çoğunluğu Hatay'da değildi ve enkazda kalan yakınları ise sağ salim kurtulmuştu. 

Mutlu oldum. En azından albümdeki kişiler ve hikayeler sadece kötü şeyleri hatırlatmayacaktı diye düşündüm. Hemen sözleştik. Ve ilk buluşma tarihini netleştirdik. Adana'da buluşacaktık.  

94 yaşında, mavi gözlerinde 20'li yaşlarının heyecanı, beyaz saçlarında yılların biriktirdiği hikayelerle hanımefendi bizi aşağıda karşıladı. Eve girdiğimizde de hikayeyi kendisinden dinledik.

Albümün sayfaları arasında enkazdan kalan kum ve çakıl parçalarına rastlıyordu kadının elleri.

'Depremde tüm fotoğraflarım ve hatıralarım yitip gitti. Şimdi ise geçmişimle yeniden buluştum'

Süvari bardakta Hatay kahvesi, biraz kömbe ve "Çok iyi kek yaparım tadına bakın" dediği kekler masada duruyordu. Tadına dahi bakmamış, hanımefendi şeker perhizinde.

İçim içime sığmıyor. Kahveler doluyor ve sohbete başlıyoruz. Albümü nasıl bulduğumu, kendisine ulaşmak için hangi süreçlerden geçtiğimi anlatıyorum. Uzun uzun Hatay'ı konuşuyoruz. Derken telefon çalıyor. Telefonda pastaya üfleyen kız. Yurtdışından arıyor, yoksa çıkar gelirdi, heyecanından belli. 

Önce bir sözleşme yapıyoruz. Hanımefendi ile kızı arasındaki bir espiriden yola çıkıyor bu sözleşme. Eğer hanımefendi ağlarsa 6 Euro para cezamız olacak. Neden 6, neden para cezası kısmına takılmadan gülümsüyoruz bu öneriye. Kabul diyoruz. İyi geliyor iyi olmak zorunda kalmak.

Uzatıyorum albümü. Bez torbasından çıkarıp, bir buçuk yıldır yanımda taşıdığım albümü teslim ediyorum. Kucağında yeni doğmuş bir bebek gibi tutuyor albümü hanımefendi. Mavi gözleri yaşlarla dolu, kızı, pastaya üflediği fotoğrafa bakıyor, hepimiz zor tutuyoruz kendimizi ama kızı telefondan ağlarsak keseceği para cezasını hatırlatıyor. Gülümsetiyor bizi. 

 

Fotoğraf: Ahmet Yakar

"Depremden kısa bir süre önce telefonumu çaldırdım. Tüm dijital arşivim yitip gitti. Geriye sadece bu albümler kaldı. 6 tane. Her biri yıllarına, hikayelerine ve konularına göre sıralı. Bakın her birinin altına not düşmüşüm. Almanya yılları, Hatay yılları her şey var burada. Rahmetli eşimden geriye tek bir fotoğraf dahi kalmamıştı. Depremden çok önce kaybettim onu. 

Tek tesellim bu albümlerdi. Ancak depremden geriye geçtim albümü tek bir fotoğraf dahi kalmadı. Çok üzülmülmüştüm buna. Hatıraları olmayınca neye sığınır insan? Şimdi tesadüfe bakın. Bu albümle yeniden buluştum. Kızım bak, bu albüm özel olan albüm. En iyi fotoğrafların olduğu albüm kalmış geriye. Onun da yarısı ama olsun. Çok mutlu ettiniz beni. Hikayelerimle, anılarımla buluşturdunuz tekrar" diyor.

Hanımefendiyi güzel hatıralarıyla baş başa bırakmak istiyoruz.

Veda vakti. Hiç gidesimiz yok. "Mutlaka bir daha görüşelim" diye sözleşiyoruz. Tadına dahi bakmadan bizim için hazırladığı kurabiyeleri ve kekleri bizim için sarıyor. "Ben yemiyorum artık. Malum. Yaş ilerleyince yasak böyle şeyler" diyor. 

Aşağı kadar iniyor bizimle. "İyi şeylere inanıyorum. Belki de bu kadar özenli ve titiz çalışılmış bir albümü görünce bırakıp gidemediniz. Burada emek var çünkü. Boşa gitmiyor işte" diyor, gülümsüyor.

"Haydi" diyoruz. "Bu anı ölümsüzleştirelim."

Yeni bir albüm için çekilen ilk fotoğrafımız oluyor böylelikle. Hâlâ çıktılar alıp notlar düşmenin keyifli olduğuna inanıyoruz ve "iyi şeylere inanıyoruz" diye tekrar ediyorum vedalaşırken.

Albüm artık kendi evinde. Dönüş yolunda "ev" kelimesinin ne kadar tuhaf ve ne kadar gelip geçici olabileceğini düşünüyorum.