Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Ekim Devrimi'nin genç Cumhuriyet Ankara'sındaki izleri

Ekim Devrimi'nin ardından Sovyetler Birliği ile genç Cumhuriyet arasında kurulan dayanışma, Ankara'nın sokaklarında, meydanlarında ve okullarında iz bıraktı. Mimar Tezcan Karakuş Candan'la bu ortak tarihin izini sürdük.

Ankara'daki ilk Sovyet Büyükelçiliği önünde Türk ve Sovyet temsilcilerin buluşmasından

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 07.11.2026 , 14:58

Takvimler 6 Kasım'ı 7 Kasım'a bağlayan geceyi gösterdiğinde, 1917 yılında Rusya'da insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden biri gerçekleşiyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın dördüncü yılına girilirken milyonlarca insanın önüne ekmek, barış ve özgürlük talebiyle yeni bir mücadele çıkmıştı. İşçiler ve köylüler, kendilerine dayatılan düzene karşı ayağa kalkıyor, tarihin akışını değiştirecek bir iktidarı kuruyordu.

Yıkılmaz denilen duvarlar yıkılıyor, dokunulmaz denilen iktidarlar birer birer sarsılıyordu. Fabrikalarda, meydanlarda, sokaklarda ve meclislerde yeni bir dünyanın mümkün olduğunu gösteren işçi sınıfı, kendi kaderini eline alıyordu.

Kuzeyde yükselen kızıl yıldız, yalnızca Rusya'da değil, dünyanın dört bir yanında ezilen halkların ve emekçilerin umutlarını büyütüyordu. Emperyalist savaşın karşısına barışı, sömürünün karşısına emeği, saltanatın ve ayrıcalıkların karşısına halkın iktidarını koyan bu büyük dönüşüm, kısa süre içinde Anadolu'daki kurtuluş mücadelesinin de önemli dayanaklarından biri olacaktı.

O dönemde Anadolu'da ise başka bir mücadele yükseliyordu.

Başında kalpaklı subaylar, cephede ayağı yalın, karnı aç, elindeki silahı yetersiz Anadolu köylüsü ve işçisi vardı. Toprağını işgal eden emperyalist güçlere karşı bir araya gelen halk, İstanbul'daki padişah hükümetine karşı Ankara'da yeni bir siyasal merkez kurmuştu. Osmanlı saltanatının ve hilafet makamının temsil ettiği eski düzene karşı yükselen bu mücadele, kısa süre içinde yeni bir cumhuriyetin kuruluşuna uzanacaktı.

Ve Ankara'nın kuzeyde yeni dostları vardı.

Ekim Devrimi'nin ardından kurulan Sovyet iktidarı, emperyalizme karşı mücadele veren Ankara hükümetine yalnızca diplomatik destek sunmakla kalmadı; silah, para, uzmanlık ve teknik bilgi aktarımıyla genç cumhuriyetin kuruluş sürecinde önemli bir rol oynadı.

Bugün Ankara'nın sokaklarında yürürken bu ilişkinin izlerine rastlamak hâlâ mümkün. Bir okulun mimarisinde, eski bir elçilik binasının duvarlarında, yıllar önce hastane olarak kullanılan bir konağın önünde ya da artık başka bir isim taşıyan bir meydanda...

Ankara'nın kent tarihini ve mimarlık üzerinden tarih okumalarını çalışan mimar Tezcan Karakuş Candan'la bu izlerin peşine düşüyoruz. Yürüyüşümüz, genç Cumhuriyet'in eğitim ve mimarlık tarihinin önemli yapılarından Cebeci Ortaokulu'nun önünde başlıyor.

Bir okulun duvarlarında Sovyet mimarisinin izleri

Karşımızda Cebeci Ortaokulu. Bugün herhangi bir eğitim yapısı gibi görünen bu bina, erken Cumhuriyet döneminin mimarlık anlayışını ve Türkiye'nin o yıllarda dünyayla kurduğu ilişkileri anlamak açısından önemli bir örnek.

1938-1939 yıllarında inşa edilen okulun tasarımında Bruno Taut ve Franz Hillinger'in imzası bulunuyor. Alman mimar Bruno Taut, Nazi iktidarının yükselişiyle Almanya'da mesleğini sürdürmesi zorlaşan, ardından Türkiye'ye gelerek çalışmalarını burada sürdüren önemli bir mimardı

Taut'un mimarlık anlayışında modernizm, işlevsellik ve toplumcu bir yaklaşım öne çıkıyordu. Almanya'daki mimarlık tartışmalarında sol ve ilerici mimarlık çevreleriyle birlikte anılan Taut, Türkiye'de de bu birikiminden izler taşıyan eserler verdi. 

Tezcan Karakuş Candan, Taut'un mimari yaklaşımında Sovyet mimarlık deneyiminin etkisine dikkat çekiyor.

Cebeci Ortaokulu'nun yanı sıra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ve Atatürk Lisesi de Taut'un Ankara'daki mimari mirasının önemli parçaları arasında yer alıyor.

Alman mimar Bruno Taut, Almanya'da yükselen faşizm döneminde mimarlık anlayışı ve Sovyet mimarlık ekolüyle kurduğu ilişki nedeniyle “Kızıl mimar” olarak anılıyordu. Nazi iktidarının baskısıyla Almanya'dan ayrılmak zorunda kalan Taut, Türkiye'ye gelerek çalışmalarını sürdürdü. Sovyet mimarisinden de izler taşıyan anlayışı, genç Cumhuriyet Ankara'sındaki yapılara yansıdı.

Ankara Cebeci Ortaokulu.

Ancak Taut'un genç Cumhuriyet'teki en çarpıcı izlerinden biri, bir kamu binası ya da eğitim yapısı değil, Atatürk'ün ölümünün ardından hazırladığı katafalktı.

10 Kasım 1938'de yaşamını yitiren Mustafa Kemal Atatürk için bir katafalk hazırlanması istendiğinde görev Bruno Taut'a verildi. Taut, bu görevi kendisine duyulan güvenin bir göstergesi olarak kabul etti. Aktarılanlara göre kendisine ödenecek ücret sorulduğunda herhangi bir para talep etmedi. Tek isteğinin Türkiye topraklarına gömülmek olduğunu belirtti.

Atatürk'ün katafalkını hazırlamak için yoğun biçimde çalışan Taut, kısa süre sonra ağır bir hastalığa yakalandı. 24 Aralık 1938'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Vasiyeti üzerine İstanbul Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi. Böylece Almanya'dan Türkiye'ye uzanan sürgün yaşamı, bu topraklarda son buldu.

Cebeci'den ayrılıp Hamamönü'ne doğru ilerliyoruz. 

Tezcan Karakuş Candan, Ankara'nın genç Cumhuriyet dönemindeki gelişimini anlatırken bizi kentin ilk yerleşim alanlarına götürüyor.

Ankara Kalesi'nin çevresi, Kalealtı, Hamamönü ve sonrasında Ulus Meydanı... Cumhuriyet'in ilk yıllarında yeni başkentin toplumsal ve siyasal yaşamı bu bölgelerde şekilleniyordu. Meclis, kamu kurumları, konaklar, ticarethaneler ve yeni açılan işletmeler kentin gündelik hayatını dönüştürüyordu.

Tarihi Hamamönü sokakları.
Tarihi Taşhan. Taşhan'da faaliyet gösteren Karpiç Lokantası'nın bugün yerinde Ulus'taki 100. Yıl Meydan'ı yer alıyor. Sovyetler'den Anadolu'ya gelen göçmenlerin de yapılar üzerinde etkisi büyüktü. Bunlardan biri de hâlâ hatırlatan Juri Georges Karpovitch, namıdiğer Baba Karpiç. Karpiç'in adı, Ankara'nın erken Cumhuriyet dönemindeki sosyal yaşamıyla özdeşleşmiş durumda. Ulus'taki Taşhan'da açılan lokantası, başta milletvekilleri olmak üzere gazetecilerin, bürokratların, öğrencilerin ve dönemin aydınlarının uğrak yerlerinden biriydi.

1928 yılında Ankara'nın ilk modern lokantalarından biri olarak öne çıkan Karpiç, yalnızca yemek yenilen bir mekân değildi. Genç Cumhuriyet'in siyasal ve toplumsal hayatının da önemli buluşma noktalarından biriydi. Meclis'teki tartışmaların, siyasi kulislerin ve dönemin gündelik sohbetlerinin bir bölümü bu masalarda sürüyordu.

Atatürk Karpiç'teyken.

Hamamönü'nde yürürken bugün Petersburg Meydanı olarak anılan noktaya geliyoruz.

Petersburg Meydanı. Hamamönü'nde yer alan meydan aynı zamanda Kurtuluş Savaşı yıllarının en hareketli muhitlerinden biriydi. 

Tezcan Karakuş Candan, meydanın bulunduğu alanın geçmişte gayrimüslim mezarlığı olarak kullanıldığını anlatıyor. Zaman içinde kentteki mezarlık alanlarının taşınması ve kentsel dönüşümle birlikte bölgenin bugünkü görünümüne kavuştuğunu aktarıyor.

Mimar Tezcan Karakuş Candan

Kızıl elçiliğin Cumhuriyet'e açılan kapısı

Petersburg Meydanı'nın hemen arkasında, bugün de Ankara'nın tarihsel dokusunun parçalarından biri olarak varlığını sürdüren eski Sovyet elçilik binası bulunuyor.

Tezcan Karakuş Candan, bu yapının genç Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Sovyetler Birliği'nin Ankara'daki diplomatik temsilciliği olarak kullanıldığını anlatıyor.

Bugün Petersburg Meydanı olan eski gayrimüslim mezarlığının hemen ardındaki eski SSCB Büyükelçiliği'nin olduğu konak.

Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara hükümetine destek veren Sovyetler, diplomatik ilişkilerini de bu kentte kurumsallaştırmıştı. Bu binanın duvarları, iki ülke arasındaki dostluğun ve dayanışmanın Ankara'daki en somut tanıklarından biri.

Binanın hikâyesi de en az taşıdığı diplomatik anlam kadar ilginç.

Aktarılanlara göre yapı, Hacı Mehmet Özgün Konağı olarak biliniyordu. Sovyet temsilciliğinin kullanımı için binaya ihtiyaç duyulduğunda konağın sahibi Hacı Mehmet Özgün'den evi boşaltması istendi. Ailesiyle birlikte Ankara'nın o dönem henüz bağlarla çevrili olan dış kesimlerine taşınan Özgün, bazı özel eşyalarını alarak konağı Sovyet temsilciliğine tahsis etti.

Bugün eski elçilik binasına bakarken yalnızca bir diplomatik yapıyı görmüyoruz. Aynı zamanda Ankara'nın henüz küçük bir Anadolu kenti olduğu, bir yandan işgal kuvvetlerine karşı mücadele verirken diğer yandan uluslararası ilişkilerini kurmaya çalıştığı yıllara dönüyoruz.

Bu binada görev yapan isimler arasında Sovyet diplomatları, askerler, sanatçılar ve farklı uzmanlık alanlarından insanlar vardı.

Mihail Frunze, Kliment Voroşilov, Semyon Budyonni, Semyon Aralov ve Yakov Surits gibi isimler, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin gelişmesinde önemli roller üstlendi. Bu temaslar yalnızca askerî ve diplomatik düzeyde kalmadı; kültür, sanat ve mimarlık alanlarında da karşılıklı etkileşimin önünü açtı.

Genç Cumhuriyet'in 10. yılı için Sovyetler Birliği tarafından hazırlanan ve yönetmenliğini Sergey Yutkeviç ile Lev Arnstam'ın üstlendiği "Cumhuriyet'in Kalbi Ankara" belgeseli de bu ilişkinin kültürel boyutunu gösteren önemli çalışmalardan biriydi.

Belgesel, yeni başkentin kuruluşunu, modernleşme hamlesini ve Cumhuriyet'in ilk on yılındaki dönüşümü Sovyet sinemacılarının gözünden kayda geçiriyordu.

Bu nedenle eski elçilik binası, yalnızca diplomatik yazışmaların yapıldığı bir mekân değil; iki ülkenin birbirini tanıdığı, fikirlerin ve deneyimlerin paylaşıldığı bir tarihsel buluşma noktasıydı.

Ankara'yı resmeden Sovyet sanatçı

Eski Sovyet elçilik binasının önünde durduğumuzda Tezcan Karakuş Candan, bu hikâyenin sanatla kesişen bir başka önemli ismine dikkat çekiyor: Yevgeni Lansere.

Rus ressam ve grafik sanatçısı Lansere, Sovyet Büyükelçisi Semyon Aralov'un davetiyle 1922 yılında Ankara'ya geldi. Kurtuluş Savaşı'nın en kritik dönemlerinden birinde kente ulaşan sanatçı, Ankara'da yaklaşık üç ay kaldı.

Bu süre boyunca kentin sokaklarını, insanlarını, gündelik yaşamını ve savaşın izlerini resmetti. Çalışmalarında yalnızca binaları ve meydanları değil, yeni bir ülkenin kuruluşuna tanıklık eden insanları da kayda geçirdi.

Lansere'nin Ankara'da hazırladığı çizimler, bugün erken Cumhuriyet döneminin kent tarihi ve mimari belleği açısından önemli görsel belgeler arasında değerlendiriliyor.

Onun resimleri, Ankara'nın henüz başkent olma yolunda ilerlediği, sokaklarında savaşın yoksulluğunun ve yeni bir devletin kuruluş heyecanının yan yana yaşandığı döneme açılan bir pencere niteliğinde.

Bir ressamın gözünden kayda geçen Ankara, yalnızca taş yapılardan, meydanlardan ve sokaklardan ibaret değil. Aynı zamanda bir kurtuluş mücadelesinin, uluslararası dayanışmanın ve yeni bir hayat kurma çabasının da resmi.

Lansere, Ankara. Sefaret Önünde Bir Çayhane, 1922.
Lansere'nin resmettiği çayhanenin bugünkü hali. Hâlâ bir çay evi olarak faaliyet gösteriyor.

Bir konağın Sovyet hastanesine dönüştüğü yıllar

Yürüyüşümüzü eski elçilik binasının hemen yanından sürdürüyoruz. 

Fırından gelen sıcak ekmek kokusuna doğru yürüdükçe sski elçilik binasının yan sokağında bir dönem Sovyet hastanesi olarak kullanılan büyük bir konağın önünde duruyoruz.

Kurtuluş Savaşı'nın en zor günlerinde Ankara'da görev yapan Sovyet heyetleri arasında sağlık alanında çalışan isimler de bulunuyordu. Savaşın yarattığı yoksunluklar, cepheden başkente taşınan yaralılar ve sağlık hizmetlerinin sınırlılığı düşünüldüğünde, bu yapının hastane olarak kullanılması dönemin koşullarını anlamak açısından önemli.

Bir dönemler Kurtuluş savaşı yıllarında Sovyet Hastanesi olarak kullanılan konak.

Anlatılanlara göre binada görev yapan Sovyet hekimleri, Kurtuluş Savaşı sırasında yaralanan askerlerin tedavisine yardımcı oldu. Çatışmaların yoğunlaştığı ve yaralı sayısının arttığı günlerde hastanede yatak bulmakta güçlük çekildiği, acil müdahaleler için bahçedeki eski bir masanın dahi sedye gibi kullanıldığı aktarılıyor.

Konağın bahçesinde yer alan, savaş zamanında acil durumlarda yaralılara yer kalmayınca sedye yerine kullanıldığı iddia edilen bahçe masası.

Bugün binanın önünde durduğumuzda bu hikâyelerin izlerini duvarlarda görmek kolay değil. Ancak bir zamanlar bu konağın, emperyalist işgale karşı mücadele eden Anadolu insanının yaralarını sarmak için kullanılmış olması, Ankara ile Sovyetler Birliği arasındaki dayanışmanın insani boyutunu ortaya koyuyor.

Bir zamanlar Kurtuluş Savaşı'ndaki yararlıların tedavi edildiği Sovyet Hastanesi'nin içinden bir görüntü.

Sokaklarda kalan ortak hafıza

Ankara'nın bugün kalabalık caddelerinde, birbirine karışan araç seslerinin ve gündelik hayatın telaşının arasında bu tarihsel izleri görmek güçleşiyor.

Bir okulun mimarisinde, eski bir konağın kapısında, bir meydanın adında ya da artık başka işlevlerle kullanılan bir yapının duvarlarında karşımıza çıkan bu izler, aslında iki ülkenin tarihindeki ortak bir döneme işaret ediyor.

Ankara'nın genç Cumhuriyet yıllarında şekillenen mimarisinden sanayileşme hamlesine, sağlık hizmetlerinden kültürel üretime kadar uzanan bu izler, tarihin yalnızca büyük siyasal kararlarla yazılmadığını da gösteriyor.

Bir mühendis fabrikada, bir hekim hastanede, bir mimar okulda, bir ressam sokakta; herkes kendi emeğiyle bu ortak tarihin bir parçasını oluşturmuştu.

Bugün Ankara'da Hamamönü'ne yolunuz düşerse Petersburg Meydanı'nın hemen arkasındaki eski Sovyet elçilik binasına, az ilerisindeki eski hastaneye ve Cebeci'de Bruno Taut'un imzasını taşıyan okulun duvarlarına biraz daha dikkatli bakın.

Belki Frunze'nin, Aralov'un, Voroşilov'un, Arnstam'ın ve Yutkeviç'in adımlarına rastlarsınız. Belki de bir zamanlar bu sokaklardan geçen, fabrikaların kuruluşunda çalışan, yaralı askerleri tedavi eden ya da yeni başkentin resmini çizen insanların hikâyelerine...

Ekim Devrimi'nin yıldönümünde, Anadolu'daki kurtuluş mücadelesinin ve Sovyet halklarının dayanışmasının ortak hafızasına saygıyla.


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz. 

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.