Sayfa yolu
The Economist 'Dünya düzeninin parçalanmasından nasıl hayatta kalınır?' sorusuna yanıt arıyor
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
SOL - ÇEVİRİ
Yayın Tarihi: 21.04.2023 , 09:33 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Çevirenin notu: ABD’nin söz sahibi olduğu “Batı dünya düzeni”nin parçalanması The Economist’in gündeminde. İngiltere merkezli dergi, son yıllarda sıkça dünya düzenin parçalanmaya başladığına işaret ederken, söz konusu makalede “bağlantısız/tarafsız” ülkelerin konumuna odaklanıyor.
Nispeten hacimli makalede, özellikle “küresel güney”in, ABD-AB-Batı ile Çin-Rusya blokları arasındaki ticari ilişkileri ele alınıyor. Makaleyi okuyanların, The Economist’in liberalizmin bayrak taşıyıcı bir yayın organı olduğunu hatırlayarak eleştirel gözle okuması faydalı olacaktır.
The Economist, taraf seçmemekte kararlı olan ülkeleri, üstü kapalı biçimde Çin tehdidine karşı uyarırken, Batı ve ABD’nin bu ülkelerle ilişkilerini de eleştiriyor ve tavsiyelerde bulunuyor.
Öte yandan, Türkiye’den bahsedilirken, Türkiye burjuvazisinin temsilcilerinin “Yeni Türkiye” görüşü, Afrika’daki hamleleri ve Rusya-Ukrayna (Batı) savaşındaki konumu ele alınıyor.
T-25 olarak adlandırılan bağlantısız ülkeleri nitelemek için kullanılan “transactional” kelimesinin çevirisi olarak “ticari” (makalenin aslıyla uyum sağlaması için) tercih edildiği konusunda okuyucuya uyarıda bulunuyoruz.
Çeviren: Bahadır Batur
ABD ile Çin ve Rusya arasında sıkışmış birçok ülke, taraf seçmemek konusunda kararlı. 1945'ten beri ABD öncülüğündeki düzen parçalanıp ekonomik ayrışma hızlanırken, bu ülkeler farklı kutuplar arasında dikkatli anlaşmalar yapmayı amaçlıyor. Bu ticari yaklaşım, jeopolitik düzeni de yeniden şekillendiriyor.
Bağlantısız güçlerin katıksız büyüklükteki ölçeğini ve ağırlığını anlamak için Rusya perspektifinden bakmak, yol gösterici olabilir. Economist Intelligence Unit (EIU), ülkeleri Moskova ile olan ekonomik ve askeri bağlantılarına, Birleşmiş Milletler'deki oylamalar da dahil olmak üzere diplomatik duruşlarına ve yaptırımları destekleyip desteklemedikleri, uygulayıp uygulamadıklarına göre analiz etti. Batı ve müttefiklerinden oluşan ve dünya nüfusunun yüzde 15'ini temsil eden 52 ülke Rusya'nın eylemlerini kınayıp cezalandırırken, sadece 12 ülke Rusya'nın eylemlerine methiyeler düzüyor olsa da 127 devlet ise kesinlikle doğrudan hiçbir kampın içinde de yer almıyor (haritayı inceleyebilirsiniz).
The Economist, bağlantısızlığın gerçekten ne anlama geldiğini anlamak için, ayrıca Ukrayna savaşında tarafsız kalan, Çin-ABD çatışmasında tarafsız kalmaya çalışan veya her ikisini birden yapan en büyük 25 ekonomiden oluşan daha dar bir grubu da inceledi. Bu grubun üyeleri - onlara “ticari 25” (T25) diyelim - zenginlikleri ve siyasi sistemleri açısından büyük farklılıklar gösteriyor; dev boyuttaki Hindistan’tan ve küçük Katar'a kadar çeşitli ülkeleri içeriyor. Yine de hepsinin bulunduğu ortak bir payda mevcut: Acımasızca pragmatikler ve topluca daha güçlü hale geldiler. Bugün dünya nüfusunun yüzde 45'ini temsil ediyorlar ve küresel GSYH içindeki payları 1992'de yüzde 11’ken, AB'ye nazaran daha fazla artış göstererek 2023'te yüzde 18'e ulaştı. Kilit jeopolitik bölünmelerin bir kısmında veya tamamında tarafsız kalma stratejileri, büyük riskleri ve fırsatları beraberinde getiriyor. Başarılı olup olmayacak olmaları, dünya düzenini onlarca yıl etkisi altına alacak. Ve söylemeye gerek yok, hem ABD hem de Çin onları kendi saflarına çekmek için ellerinden gelenin en iyisini yapıyor.
20. yüzyıl boyunca tarafsızlık, farklı ülkeler için farklı zamanlarda farklı anlama geliyordu. 1955'te Endonezya'nın Bandung kentinde ve 1961'de Yugoslavya'nın Belgrad kentinde düzenlenen konferanslarda, liderler Batı ve Sovyet bloğundan ayrı bir “üçüncü dünya” ortaya koydular. 1960'ların sonlarından itibaren söz konusu ülkeler (üçüncü dünya için daha az yüklü) "küresel güney" terimini kullanarak, endüstriyel kuzeyle aralarındaki ekonomik eşitsizliğe daha fazla odaklandı. Resmi bir kurum haline gelen Bağlantısızlar Hareketi'ne neredeyse her Afrika, Asya ve Latin Amerika devleti katıldı. Hintli bir akademisyenin sözleriyle Bağlantısızlar Hareketi, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte "düzgün bir cenaze törenine ihtiyaç duyan can çekişen bir örgüt" haline geldi.
Bugünün bağlantısız ülkeleri bir kuruma üyelikleri ile değil, özellikleri ve davranışları ile tanımlanıyor. Söz konusu orta seviyeli güçler, pragmatik ve fırsatçı. Şilili eski bir diplomat olan Jorge Heine, yakın tarihli bir kitabında, 20. yüzyılda ülkelerin genellikle pasif bir şekilde süper güçlerin yörüngelerinden birine veya diğerine sürüklendiğini savunuyor. Bugün belirli amaçlara ulaşmak için en iyi araçları değerlendirmede daha fazla "aktif" bir yaklaşım gerektiğini ileri sürüyor. Bazıları bunu kaderinizi tek bir bloğa bırakıp sıkı sıkı bağlanmak yerine, belirli alanlarda sonuç elde etmek için ayrı ittifaklar ve grupların kullanılması anlamına gelen (çok yönlülüğün aksine) “minilateralizm” olarak adlandırıyor.
Öte yandan, bağlantısız ülkeler genellikle Batılı liderlerin ikiyüzlü olduğunu düşünür. Savaşın ilk yılında Ukrayna'ya yaklaşık 170 milyar dolarlık yardım sözü taahhüdünde bulundu. Bu yardım, 31 Batılı bağışçıdan oluşan bir grup olan OECD'nin Kalkınma Yardımı Komitesi tarafından 2021'de küresel olarak harcadığı tüm yardımların yaklaşık yüzde 90'ına eşdeğer. Batı'ya göre bu bir tür cömertlik, müttefik bir demokrasiyle dayanışma göstergesi; diğerleri için ise, zengin ülkelerin kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece para saçmalarının bir göstergesi. Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar geçen yıl yaptığı açıklamada, “Avrupa, kendi sorunlarının dünyanın geri kalanının sorunu olduğu, ancak dünyanın sorunlarınınsa Avrupa'nın sorunu olmadığı yönündeki zihniyetinden kurtulmalı” yorumunda bulundu.
Bu tür yaklaşımlar, genel olarak kamuoyunun takip ettiği çizgiye paraleldir. Geçen yıl Cambridge Üniversitesi tarafından hazırlanan bir rapor, liberal demokrasilerin yüzde 75'inin Çin'e ve yüzde 87'sinin Rusya'ya olumsuz gözle baktığını ortaya koydu. Lakin başka bir yerde yaşayan diğer 6 milyar insan için tablo neredeyse tam tersi. Batı'nın dünyayı nasıl gördüğü ile geri kalanının görüşü arasındaki uçurum giderek açılıyor. European Council on Foreign Relations [ECFR - Avrupa Dış İlişkiler Konseyi] düşünce kuruluşu tarafından bu yılın başlarında yayınlanan bir anket, Hintlilerin (yüzde 48) ve Türklerin (yüzde 51) çoğunluğunun geleceğin dünya düzeninin çok kutupluluk veya Batılı dışı egemenlik tarafından belirleneceğini düşündüğünü gösteriyor. ABD’lilerin sadece yüzde 37'si, AB ülkelerinde yaşayanların yüzde 31'i ve Britanya’da yaşayanların yüzde 29'u bu görüşe katıldı. Batı, Soğuk Savaş'ın devam filmini izlediğini düşünürken; dünyanın geri kalanı tamamen yeni bir film izliyor gibi görünüyor.
Pazarlık ve anlaşma
Peki T25'i kimler oluşturuyor? Dünyanın en kalabalık ülkelerinden bir kısmını kapsayan çeşitli bir grup. Grup, dünyanın en büyük demokrasilerinden ikisi olan Hindistan ve Endonezya'nın yanı sıra, çeşitli otokratlar tarafından yönetilen Vietnam, Suudi Arabistan ve Mısır'ı da içeriyor. Ayrıca büyük çaplı servet eşitsizliklerini de kapsıyor. Suudi Arabistan'da kişi başına düşen GSYH bazı Avrupa ülkeleriyle eşdeğer şekilde 27 bin doların üzerindeyken; Pakistan'da ise hâlâ sadece bin 600 dolar civarında seyrediyor.
Küreselleşme yayıldıkça, T25'in ticaret modeli de çok kutuplu hale geldi. Ticaretin yüzde 43'ü Batı bloğuyla, yüzde 19'u Çin-Rusya bloğuyla ve yüzde 30'uysa bu kamplardan hiçbirinde bulunmayan ülkelerle gerçekleşmektedir (grafiği inceleyebilirsiniz). Konumu göz önüne alındığında şaşırtıcı olmayacak bir şekilde Meksika'nın toplam ticaretinin yüzde 77'si Batı ile gerçekleşiyor; İsrail ve Cezayir'in ticaretinin de yüzde 60'tan fazlası aynı şekilde Batı ile gerçekleşiyor. Şili'nin ticaretinin üçte birinden fazlası Çin ile yapılıyor; bu oranda T25 ülkesi içinde en yüksek paya sahipken, diğer yandan ticaretinin yüzde 40'ı Batı ile gerçekleşiyor. Arjantin ticaretinin yarısından fazlasını, Hindistan ise neredeyse yarısını diğer bağlantısız ülkelerle yapıyor.
Silah ticareti de karmaşık bağlılık ağlarını gözler önüne seriyor. Hindistan bahislerini dengelemiş durumda. 2018-2022 yılları arasında Hindistan’ın ana tedarikçisi Rusya silahlarının yüzde 45'ini sağlarken, yüzde 29'unu Avrupa'dan aldı ve muhtemelen ABD’nin yardımıyla daha fazla özgüven arayışına girmesi muhtemel. Baş düşmanı Pakistan'a tedarik sağlayan Çin’in Hindistan’ın silah ithalatı için bir adres olması söz konusu olamaz. İsrail, Fas, Suudi Arabistan ve Güney Afrika ise silah ithalatlarının büyük çoğunluğu için ABD’ye bel bağlıyor.
Tarafsız ülkeleri ve çıkarlarını temsil eden tutarlı bir yönetim organı bulunmuyor. Böyle bir oluşumun ortaya çıkması da beklenmiyor. Bunun yerine, G20 gibi birbirinden tamamen farklı çeşitli kuruluşlar, bağlantısız başlıca ülkeler için değişken platformlar sunuyor. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın merkezinde olduğu BRICS grubu, orta güçlü genişlemek isteyen ülkeleri bir araya getiren bir forum: şu anda İran ve Suudi Arabistan'ın gruba katılmasına izin verilip verilmeyeceği tartışılıyor. BM’de yürütülen iklim görüşmelerinde, Çin’in de dahil olduğu 130'dan fazla ülkeden oluşan daha geniş bir grup birlikte müzakereye katıldılar.
Farklılıklarına rağmen, bağlantısız ülkeler ortak bir amacı paylaşıyor: akışkan bir ortamda amaca uygun anlaşmalar yapmak. Yirmi yıl boyunca birçoğu hem Batı hem de Çin ve Rusya ile aynı anda ilişkiler kurmayı başardı. Bu şekilde devam edemez. Batı, Rusya'ya yaptırımlarla uyguluyor ve Çin'in teknolojiye erişimini tehdit ediyor.
Birçoğu için bu durum ciddi bir tehdit. Rusya'ya yönelik yaptırımlar, enerji ve gıda fiyatlarının küresel olarak yükselmesine sebep olurken, Batı dışındaki dünyada bir tepkiye yol açtı. Daha yakın zamanlarda ABD Hazine Bakanı Janet Yellen, Amerikan şirketlerini tedarik zincirlerini dost devletlere taşımayı teşvik eden bir açıklamada bulundu. Yatırım güzergahları değişimi yolda (grafiği inceleyiniz). Pekin ve Moskova ise bu sırada birbirine yaklaşıyor. IMF tarafından yapılan yeni araştırmaya göre, 2018'den bu yana BM’deki oylama modellerindeki benzerlikle ölçülen jeopolitik uyum, doğrudan yabancı yatırımın güzergahını belirlemede her zamankinden daha önemli hale geldi. IMF'nin parçalanmış ticaret senaryolarına göre, gelişmekte olan piyasalardaki etki gelişmiş piyasalardakine nazaran iki kat daha kötü olabilir.
Lakin bağlantısız dünyadaki pek çokları, büyük güçler arasındaki ilişkilerini koruyarak ve diğer ülkeleri etkileyerek ekonomik ayrışmadan ve siyasi parçalanmadan kazanım sağlayabilecekleri konusunda bahse giriyor. Bu ticari stratejiyi anlamak için, ortada kalmış bazı büyük ülkelerin yaklaşımına bakmak faydalı olabilir. Brezilya’nın durumu iyi bir vaka analizi olabilir. Brezilya, Dışişleri Bakanı Mauro Vieira’nın deyişiyle “otomatik gruplaşmalara” karşı çıkıyor. Brezilya cumhurbaşkanı olarak ikinci görevine Ocak ayında başlayan Luiz Inácio Lula da Silva, ABD Başkanı Joe Biden'ı iklim değişikliği konusunda bir müttefik olarak görüyor; Şubat ayında Washington DC'deki toplantılarında, Lula'nın selefi Jair Bolsonaro'nun terk ettiği ortak iklim kurumlarını yeniden kurdular. ABD, Brezilya'yı "NATO dışı büyük müttefik" olarak sınıflandırıyor; bu sınıflama Amerika'nın silahlı kuvvetleriyle gelişmiş iş birliğine yetki veren yasal bir statü.
Yine de Brezilya, süper güçler arasında tedbirli hareket ediyor. Bölgesindeki diğerler ülkeler gibi, Batı'nın yeni silahlar karşılığında Ukrayna'ya Rus yapımı eski teçhizat gönderme tekliflerini reddetti. Lula'nın 14 Nisan'da Pekin ziyareti, Çin'in ekonomik öneminin altını çiziyor. Brezilya ile Çin arasındaki ticaret, yirmi yılda 37 kat artış göstererek 2022'de yaklaşık 153 milyar dolara ulaştı. Bu durum kısmen, Brezilya'nın ABD pahasına Çin'e tarımsal ihracatı artırmak için kısasa kısas ABD-Çin gümrük vergilerinden nasıl yararlandığını gösteriyor.
Brezilya’nın kendisi de akınlar düzenliyor. Lula yakın zamanda Brezilya'nın etkisini canlandırmak için Afrika'yı ziyaret edecek. Göreve geldiği ilk dönemde, Afrika ile ticaret 2003'te 6 milyar dolardan 2012'de 25,6 milyar dolara yükseldi ve Güney Afrika BRICS bloğuna kabul edildi. Sonrasında Lula'nın selefi Afrika'ya hiç ziyarette bulunmadı. Lula belli ki girişimleri yenilemenin faydalı sağlayacağını düşünüyor.
Çin korkusuysa Hindistan’ı bazı açılardan Batı'ya yaklaştırdı. Mart ayında, Hindistan, ABD ve Avustralya gibi ülkelerden oluşan Hint-Pasifik güvenlik forumu olan “Quad”a dahil olan Japonya'nın başbakanı Delhi’ye tarihi bir ziyarette bulundu. 2021-22 mali yılında Hindistan'ın ABD ile ticareti Çin ile ticaretini geride bıraktı. Yine de Hindistan hâlâ Rusya'dan silah ve ucuz petrol satın alıyor; Vladimir Putin rejimi nükleer silah kullanmadığı sürece de uzun süredir devam eden bağlarını koparması pek olası görünmüyor.
Pratik ama taraflı değil
Brezilya gibi, Hindistan da yurtdışında daha fazla öne çıkıyor: Sahra-altı Afrika ile yalnızca Çin daha fazla ithalat ve ihracat gerçekleştiriyor. Hindistan'dan bölgeye gelen ortalama yıllık doğrudan yabancı yatırım (DYY) stoğu 2004'ten 2008'e kadar (İsveç’in yarısından az bir miktar olarak) 800 milyon dolardı, ancak on yıl sonra (Almanya ve Japonya’nın toplamını geçerek) 31 milyar dolara ulaştı. Geçtiğimiz ay Hindistan, savaş tatbikatları için 31 Afrika ülkesinden temsilcileri konuk etti. Hindistan, "küresel güneyin sesi" olmak için bu yıl G20 başkanlığını kullanmayı vaat ediyor.
Türkiye de küresel güneyde daha fazla nüfuza sahip olmak istiyor. 30 Afrika ülkesiyle güvenlik anlaşması bulunurken, Afrika'ya savunma ihracatı 2020'den 2021'e beş kattan fazla arttı. Türkiye cumhurbaşkanının danışmanları, “Yeni Türkiye”nin ortaklarını seçebileceğini dile getiriyor. Türkiye'nin Rusya ile bağlarını güçlendirmek için kullandığı Ukrayna'daki savaş konusundaki görünüşteki tarafsızlığını açıklayabilir. Türkiye'nin Rusya'ya ihracatı 2022'de bir önceki yıla göre yüzde 45 artışla 7,6 milyar dolara ulaştı.
Suudi Arabistan, şu anda krallığın en büyük ticaret ortağı olan Çin'e yönelerek, tarihsel müttefiki ABD’ye olan bağımlılığını azaltıyor. Suudi Arabistan'ın hâkim olduğu Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nün (OPEC) bu ay ve Ekim’de petrol üretimini kısma kararlarını düşünün. Geçen ay Suudi Arabistan, Çin'in arabuluculuğunda İran’la bir anlaşma imzaladı ve Avrasya sohbet kuruluşu olan Şangay İşbirliği Teşkilatı'na katıldı. Çin, Körfez ile "mümkün olan en kısa sürede" serbest ticaret anlaşması yapmak istediğini söylüyor.
Körfez ülkelerinin Afrika ile ilişkileri bir zamanlar enerji, tarım ve Afrika Boynuzu siyasetiyle sınırlıydı. Bugün Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri maden anlaşmaları peşinde koşuyor; Dubai merkezli bir liman işletmecisi olan DP World, kıtada kritik bir lojistik firması olarak öne çıkıyor; Katar ise yeni diplomatik roller peşinde. Geçen ay, hapisteki Ruandalı bir muhalif olan (ve “Hotel Rwanda” filminin ilham kaynağı) Paul Rusesabagina'nın serbest bırakılmasına aracılık etti.
Afrika ülkeleri uzun zamandır her iki süper gücün de nazarında. Batı genellikle tercih ettikleri “yazılım” kaynağı olmuştur: eğitim, sağlık ve bir hükümet isterse insan hakları için destek taleplerinin adresi. Çin "donanım" sunuyor: köprüler, yollar, limanlar ve bunları inşa etmek için krediler. 2007 ile 2020 yılları arasında ABD’nin ana kalkınma ajansı, Sahra-altı Afrika’daki altyapı projeleri için Çin'in iki büyük kalkınma bankasının toplamının onda birinden daha az (1,9 milyar dolara karşılık 23 milyar dolar) borç verdi.
Afrika'nın bazı bölgelerinde, Batı'nın güvenliği sağlama vaatleri nadiren karşılık buluyor. “Amerikalıların birliklerinin ve ajanlarının konuşlanacağı bir yere ihtiyacı var. Ancak güvenlik ilişkisi, kalkınma için hiçbir şey sağlamıyor” yorumunda bulunan eski bir Afrika devlet başkanı danışmanı, “Bu yüzden Çin’e ihtiyacımız var” diye açıklıyor. Ağustos ayında, son Fransız birlikleri, dokuz yıllık bir konuşlandırmanın ardından Mali'den ayrıldı; Rus paralı askerlerinden oluşan Wagner Grubu, şimdi iktidardaki askeri cuntanın desteklenmesine yardım ediyor.
Bağlantısız ülkeler taraf tutmaktan kaçınmak istiyor. Fakat büyük güçler, ABD ve Çin, onları yörüngelerine çekmek için hevesli. Pekin, küresel güneyin iddialı liderliğini, ABD baskısına karşı direnişini güçlendirmenin bir yolu olarak görüyor. Gelişmekte olan ülkelerden oluşan geniş bir aile içinde, diğerleri için kendisini bir model olarak konumlandırıyor. G7 gibi daha küçük grupları yeğleyen Batı'yla Çin tezat oluşturuyor. Görev süresi sona eren Nijerya’nın başkan yardımcısı Yemi Osinbajo, "Çin, Batı’nın olamadığı yerlerde ve zamanlarda ortaya çıkıyor” yorumunda bulunuyor.
Çin, yaklaşık 120 ülkenin ana ticaret ortağı ve birçokları için ilk ve son borç veren ülke konumunda. 2007 ve 2020 yılları arasında Sahra-altı Afrika'da kendisinden sonraki sekiz borç verenin toplamından daha fazla altyapı finansmanı sağladı. Devlet borcu krizlerini çözmek için Çin hayati bir rol oynayacak. IMF tarafından 73 gelişmekte olan ülke arasında yapılan analiz, 2006'da Çin'in söz konusu grubun dış borçlarının yalnızca yüzde 2'sini elinde tutarken, çoğunlukla Batılı "Paris kulübü" alacaklı grubunun yüzde 28'ini oluşturduğunu gösteriyor. 2020 yılına gelindiğinde Çin’in payı yüzde 18’e yükselirken, Batı’nın payı yüzde 10’a geriledi.
Batı’dakilerinse gözlerini devirmek için sebepleri bulunuyor. Çin’in “kazan-kazan” söylemi, acımasızlığını maskeliyor. AirData araştırma kuruluşundan Bradley Park ve diğer yazarların kaleme aldığı 2022’de yayımlanan “Banking on Beijing” [Pekin’de Bankacılık], Çin'in ekonomik araçlarını siyasi emelleri için nasıl kullandığını gösteriyor. Finansmanını genellikle görevdeki liderlerin memleketlerine kaydırırken, yozlaşmış ve otokratik ülkelere borç verme olasılığı Batı'dan daha fazla. AidData ayrıca, BM'de Pekin'e benzer karar alanlardaki yüzde 10'luk bir artışın, o ülkelerdeki Çin projelerindeki artışla ilişkili olduğunu tespit ediyor. Çin kredileri, gizlilik ve teminat konusunda alışılmadık derecede katı hükümler içeriyor. Parks, Çin kalkınma projelerinin kişi başına düşen GSYH artışlarıyla da ilişkili olduğunu belirtiyor.
Çin'in uğraşları karşısında ABD ve müttefikleri, mesajlarını bağlantısız dünyaya yeniden ayarlamaya çalışıyor. Amerika, diğer ülkelerin rızasının yönettiği uluslararası düzene meşruiyet kazandırdığını kavrıyor. Biden'ın ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan, bu yılın başlarında Washington Post'a verdiği demeçte "Ülkeler seçim yapmak istemiyor, biz de yapmalarını istemiyoruz" dedi. ABD ihmal ettiği ülkelerle diplomasi peşinde koşuyor. ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, Hazine Bakanı Janet Yellen ve Dışişleri Bakanı Antony Blinken 2023'te Afrika'yı ziyaret etti. Biden da yakında onları takip edecek.
ABD ayrıca etkili bağlantısız ülkelerle güvenlik ortaklıklarını güçlendirdi. Savunma Bakanı Lloyd Austin, Endonezyalı mevkidaşıyla Kasım ayında dördüncü kez bir araya geldi; Ocak ayında ABD’li ve Hintli yetkililer, en ileri savunma teknolojileri konusundaki işbirliğini güçlendirme konusunda anlaştılar. NATO ile olan gibi resmi ittifaklar hariç tutulursa, ABD toplamda 88 savunma “ortaklığını” sürdürüyor, lakin bazılarının kapsamı sınırlı.
ABD ve AB son yıllarda Kuşak Yol İnisiyatifi’ne (BRI) rakip olacak planlar başlatmış olsalar da bir ülke ekonomisini dönüştürmeye yönelik bir altyapı arayışındaysa ilk adresin Pekin olduğuna yönelik algı sürüyor. Harris, kıtaya yaptığı son ziyaret eşliğinde Afrikalı sanatçıların yer aldığı bir müzik seçkisi yayınladıktan sonra, üst düzey bir Afrikalı yetkili, Çinli ziyaretçilerin kredi ve mühendisler getirdiğini, Amerikalıların ise yanlarında çalma listeleri getirdiğini kuru bir dille ifade etti.
Siyasi bir paradoks
Biden yönetiminin iki katmanlı bir dış politika benimsediği yaygın şekilde gözler önünde: Öncelikli olarak Avrupa ve Asya'daki (bir gün Hindistan'ı da içerebileceğini umduğu) çekirdek konumundaki demokratik müttefiklerle ve ardından da çatırdayan küresel kurumlarla ilişkiler geliyor. Bu politikalar kalkınma, borç hafifletme, güvenlik veya finans konularında, bağlantısız ülkelerin çoğu da dahil olmak üzere daha geniş bir ülke grubunun ihtiyaçlarına aracılık ediyor.
Bu durum öne çıkan üç zorluğu işaret ediyor. Birincisi, Batı birliği devam etmeli. Ancak bu, birilerince verilecek bir şey değil. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Çin’e yaptığı son ziyaretinde, Avrupa devletlerinin Tayvan konusunda ne ABD politikasının “takipçisi” olması ne de “Amerikan ritmine uyum sağlaması” gerekmediğini dile getirdi.
İkincil olarak, örneğin eşgüdümlü çabalara tam olarak katılmak yerine Çin’in ikili borç ertelemeyi tercih ederek küresel kurumları baltalayabilmesidir. Çinli alacaklıların IMF'deki hırçınlığı, borçla mücadele eden ülkelere sunulabilecek esnekliği engelliyor.
Son zorluk, tutulmayan vaatlerle Batı'ya karşı güvensizliğin beslenmesiyle ilgili. Örneğin, iklim finansmanını ele alalım. 2009'da zengin ülkeler, 2020'ye kadar her yıl daha fakir ülkelere 100 milyar dolar kanalize edeceklerini taahhüt ettiler; ancak yıllık toplam hiçbir zaman 85 milyar doları geçmedi.
ABD ve müttefikleri, özgürlük değerleri ve ortak tarihlerinden yararlanarak, Rusya'nın işgalinin ardından Ukrayna'nın arkasında toplanabildiler. Otoriter Çin'e karşı da yeni bir kararlılığa imza attılar. Risk şu ki, bu bir araya gelme küresel güneyin uluslararası düzenden yabancılaşmasını şiddetlendiriyor. ABD Batı'yı birleştirirken geri kalanları yabancılaştırırsa, bunun trajik bir sonuç olur.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.


