Sayfa yolu
Dünün 'katili' bugünün 'silah arkadaşı': AKP'nin düşmanı Suudi monarşisi nasıl oldu da dosta dönüştü?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Suudi Arabistan Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.
Yayın Tarihi: 13.10.2026 , 15:33
Bir yanda faili meçhul cinayetler, gizli ambargolar, ardı arkası kesilmeyen "katil" suçlamaları ve Ortadoğu'yu parselleme kavgasıyla geçen gerilimli yıllar... Diğer yanda ise sarmaş dolaş verilen pozlar, milyar dolarlık silah ihaleleri ve omuz omuza girilmeye hazırlanan bir savaş cephesi...
AKP iktidarı, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında geçtiğimiz ağustos ayında imzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması", Ortadoğu'da son derece tehlikeli bir dönemin kapısını araladı. Metni kamuoyundan saklanan, Meclis tümden yok sayılarak kapalı kapılar ardında fiilen yürürlüğe sokulmaya çalışılan bu anlaşmanın en kritik maddesi, NATO'nun meşhur 5. maddesine öykünülerek hazırlanan "Birimize yapılan saldırı, diğerimize de yapılmış sayılır" taahhüdüydü.
Bu taahhüdün faturası ise çok geçmeden halkımızın önüne koyuldu. Henüz resmi makamlarca Meclis'e getirilip oylanmamış olsa da geride bıraktığımız günlerde Riyad'da toplanan Mekke İttifakı'nın ardından Türkiye'nin, Ensarullah'a karşı Suudi Arabistan'a asker ve askeri teçhizat konuşlandırmasına karar verildiği ifade edildi.
Henüz detaylar belli olmasa da bu tartışmanın bu kadar rahat yapılması dahi son derece tehlikeli.
Daha düne kadar Ortadoğu'nun çeşitli cephelerinden farklı kamplarda yer alan, birbirlerini teröre destek vermekle, darbecilikle ve cinayetle suçlayan, diplomatik ilişkileri kopma noktasına gelen bu iki ülke, nasıl oldu da bir anda dost olup aynı siperde silah çatacak hale geldi? Neredeyse düşman olan Ankara ve Riyad, hangi emperyalist stratejiler sonucu bugün "silah arkadaşı" oldu?
Desteklemek, güç vermek için tüm okurlarımızı soL Haber'e abone olmaya davet ediyoruz.
Mısır darbesi, İhvancılar, Rabia...
Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki krizin miladı, 2011'de patlak veren "Arap Baharı"na dayanıyor. İki ülkenin Ortadoğu'daki güç savaşı, yıllar içinde farklı ülkelerin topraklarında ve kanlı krizlerin gölgesinde adım adım büyüdü. Bu gerilimi tırmandıran krizleri hatırlamak, bugünkü ittifakı anlamak için oldukça kritik.
Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu'da Müslüman Kardeşler çizgisindeki hareketlerin iktidara yürümesi, Suudi monarşisi ve Körfez'deki müttefikleri için kendi tahtlarına yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algılandı. AKP iktidarı ise "Yeni Osmanlıcılık" hülyalarıyla İhvan'ı bölgedeki doğal uzantısı ve arka bahçesi olarak görerek açıkça destekledi.
AKP hükümeti ile Suudi monarşisi arasındaki ilk büyük kırılma da 2013'te Mısır'da yaşandı. Suudi Arabistan ve BAE'nin milyarlarca dolarla fonladığı belirtilen askeri darbe, AKP'nin bölgedeki en büyük müttefiki Muhammed Mursi'yi devirdi.
Riyad yönetimi Sisi yönetimini tebrik edip finansal can simidi atarken, AKP ise Sisi'ye lanetler okuyarak Müslüman Kardeşler'in "Rabia" işaretini öne çıkarttı. Dahası, Mısır'dan kaçan İhvan kadroları İstanbul'a yerleşip televizyon kanalları kurarak Riyad ve Kahire'yi hedef almaya başladı.
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, darbenin arkasındaki asıl gücün Körfez sermayesi olduğunu belirterek Suudi Arabistan ve müttefiklerini doğrudan şu sözlerle hedef aldı:
"Mursi yönetimine Türkiye ve Katar'dan başka destek veren ülke yoktu. Darbe yönetimine, darbeyi yaptıktan sonra 16 milyar dolar destek geldi. Darbe yönetimine desteği verenler, darbe yönetiminin ortaklarıdır. Söyle bana arkadaşını, söyleyeyim sana kim olduğunu."
Katar ablukası, askeri tezkere, Türk üssü...
İdeolojik fay hattı, Haziran 2017'de Körfez'in göbeğinde doğrudan askeri bir restleşmeye dönüştü. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır, "teröre destek verdiği" gerekçesiyle Katar'a tam kapsamlı bir abluka başlattı. Hedef, Doha yönetimini hizaya getirmek ve gerekirse yönetimi değiştirmekti. Ancak tam da bu esnada devreye AKP hükümeti girdi.
Ambargoyu delen Türkiye, Katar'a kargo uçaklarıyla devasa bir gıda köprüsü kurdu. Bununla da yetinmeyen AKP iktidarı, Meclis'ten hızla çıkardığı tezkereyle Katar'daki Tarık bin Ziyad askeri üssüne Türk askerini ve zırhlılarını gönderdi.
Suudi blokunun ablukayı kaldırmak için sunduğu ültimatomdaki şartlardan biri de "Katar'daki Türk üssünün derhal kapatılması"ydı.
Libya çölleri, vekalet savaşı, Trablus kuşatması...
Aynı dönemde iki ülke, Libya'daki iç savaşta da namluları birbirine çevirdi.
Suudi Arabistan, BAE ve Mısır; Trablus'taki hükümeti devirmek için General Halife Hafter'in ordusunu milyarlarca dolarlık silah ve paralı askerle destekliyordu. AKP ise Birleşmiş Milletler'in tanıdığı Trablus hükümetinin çağrısıyla sahaya indi.
Türk SİHA'ları, askeri danışmanları ve desteklediği gruplar, Suudi destekli Hafter güçlerinin Trablus kuşatmasını kırmış, Riyad-Abu Dabi ekseninin Kuzey Afrika'daki planlarına karşı pozisyon almıştı.
Cemal Kaşıkçı, İstanbul Başkonsolosluğu, cinayet...
Tüm bu vekalet savaşları ve diplomatik krizler, 2 Ekim 2018'de İstanbul'da kanlı bir infazla "geri dönülemez" iddialarına konun olan o eşiği aştı.
"Muhalif" Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı, Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda parçalanarak öldürüldü.
AKP iktidarı, bu krizi Suudi monarşisini köşeye sıkıştırmak için bir fırsat olarak gördü. Cinayetin ses kayıtları ve istihbarat detayları gün gün dünya basınına sızdırıldı.
Erdoğan'ın ağzından cinayet emrinin "Suudi yönetiminin en üst makamlarından" geldiği söylendi ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'a işaret edildi.
Gayriresmi ambargo, çakılan ihracat, yasaklanan Türk dizileri...
Riyad'ın bu hamleye yanıtı ise Türk ekonomisini hedef alan gayriresmi bir boykot oldu.
Suudi Ticaret Odaları'nın talimatıyla Türk malları Suudi gümrüklerinde çürümeye terk edildi, Türkiye'nin Suudi Arabistan'a ihracatı milyarlarca dolardan yüz milyonlarca dolara çakıldı.
Kriz öyle bir boyuta ulaştı ki, Suudi televizyon kanalları Türk dizilerini yasakladı, okullardaki tarih müfredatlarında Osmanlı dönemi "işgalci" olarak yeniden tanımlandı.
Sermayenin ve emperyalizmin uzlaştırıcılığı: Kriz nasıl aşıldı?
"Asla bir araya gelemezler" denilen bu iki gücü yeniden aynı masaya oturtan şey, ne diplomatik bir başarı ne de bölgesel barış arzusu oldu. İki ülkeyi barıştıran şey; emperyalizmin bölgedeki ihtiyaçları ve sermayenin istekleriydi.
2021 yılına gelindiğinde Türkiye ekonomisi derin bir döviz krizinin ve enflasyon sarmalının içine düştü. Batı'dan beklediği sıcak parayı bulamayan AKP iktidarı, gözünü Körfez'in dolarlarına çevirdi. Suudi Arabistan ise Yemen'de saplandığı bataklıktan çıkmak, "Vizyon 2030" projesi için ülkesine yatırım çekmek ve bozulan uluslararası imajını düzeltmek zorundaydı.
İlişkilerin onarılması için Suudilerin şartı netti: Kaşıkçı dosyasının kapatılması gerekiyordu.
Daha birkaç yıl önce "Bunlar dünyayı enayi zannediyor, dosyayı onlara verip delilleri yok mu edelim?" diyen iktidar, Nisan 2022'de Türk yargısının egemenlik hakkını ayaklar altına alarak Kaşıkçı davasını Suudi Arabistan'a devretti. Adalet de beylik laflar da rafa kaldırıldı.
Ardından...
Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın kucaklaşan fotoğrafları, ülkeye gelen Suudi dolarları ve Suudi ordusuna satılan dron filolarıyla perçinlenen yeni bir dönemin başlangıcı...
Çarklar hızlı döndü: Dünün 'katili', bugünün 'kardeşi'
Dava dosyasının Riyad'a teslim edilmesinin ardından, siyasi ve diplomatik çarklar eşine az rastlanır bir hızla dönmeye başladı.
Nisan 2022'de, yani Kaşıkçı dosyasının devrinden sadece birkaç hafta sonra AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan'ın Cidde kentine uçarak Kral Selman ve kısa bir süre öncesine kadar "cinayetin azmettiricisi" ilan ettiği Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile kucaklaştı.
Bu ziyaretin ardından, bu kez de Veliaht Prens Muhammed bin Selman Ankara'ya resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Sarayda görkemli törenlerle ağırlanan Selman ile yayımlanan ortak bildiride, iki ülke ilişkilerinde "yeni bir iş birliği döneminin başladığı" tüm dünyaya ilan edildi.
Böylece dünün "katili", bugünün "kardeşi" oldu.
Buharlaşan ambargo, TCMB'ye 5 milyar dolar, müteahhitlere dev ihaleler...
Stratejik ortaklık seviyesine çıkarılan bu yeni dönemin ilk ayağı, bütçedeki devasa deliği kapatmak üzere kurgulanan "finansal ve ticari geri dönüş" oldu.
Öncelikle Suudi Arabistan'ın Türk mallarına uyguladığı gayriresmi boykot kısa sürede buharlaştı, ticaret hacmi hızla eski seviyelerine tırmandı.
Hemen ardından Suudi Kalkınma Fonu, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'na (TCMB) tam 5 milyar dolarlık bir mevduat yatırarak AKP iktidarına rezerv desteği sağladı.
Elbette pastadan yandaş sermaye de payını alacaktı. Kısa süre öncesine kadar Suudi Arabistan'a sokulmayan Türk sermayesi, Veliaht Prens'in trilyon dolarlık "Vizyon 2030" projesi kapsamındaki devasa inşaat ve altyapı ihalelerine hızla davet edilmeye başlandı.
Askeri ve stratejik entegrasyon, paralel pozisyonlar...
Sıcak para ve müteahhitlik ihaleleriyle başlayan bu yeni dönem, kısa sürede askeri ve stratejik bir entegrasyona evrildi.
Temmuz 2023'te Erdoğan'ın Körfez turu sırasında, yandaş medyanın günlerce manşetlerinden düşürmediği o imza atıldı: Türkiye tarihinin tek kalemde yapılan en büyük savunma sanayii ihracat sözleşmesi. Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Baykar üretimi Bayraktar AKINCI TİHA filolarını tedarik etmek üzere masaya oturdu.
Ancak mesele sadece birkaç insansız hava aracının satılması değildi. Anlaşma; ortak üretim, teknoloji transferi ve yerel mühimmatların AKINCI sistemlerine entegrasyonunu da kapsıyordu. Türkiye, bir zamanlar Ortadoğu'da kanlı bıçaklı olduğu Suudi ordusuyla savunma alanında "stratejik ortaklık" zemini inşa ediyordu.
Suudi Arabistan’ın parası, Türkiye’nin askeri kapasitesiyle birleşiyor, iki ülke askeri olarak birbirine entegre ediliyordu.
Askeri ve ekonomik alanda kurulan bu ilişki, dış politikada da kendini hızla gösterdi. İki ülke, Ortadoğu'nun kritik başlıklarında "paralel" pozisyonlar almaya başladı.
Yeni ortak hedef: Yemen!
Yıllarca farklı cephelerde konumlanan, birbirini kan dökmekle, darbecilikle ve teröre destekle suçlayan AKP iktidarı ve Suudi monarşisi , sermayenin acil ihtiyaçları ve emperyalizmin hedefleri devreye girince dünün aşılmaz denilen krizlerini de edilen beylik lafları da unuttu.
Bugün "Müslümanların dayanışması" ve "caydırıcılık" gibi yaldızlı laflarla pazarlanan Mekke İttifakı'na dahil olan AKP iktidarı, ülkemizi Yemen halkının karşısında, haksız ve saldırgan Suudi monarşisinin safında savaşmaya doğru sürüklüyor.
soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
İLGİLİ HABER
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.