Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

'Diş Doktoru ve Elektrogitar': Gerici kuşatma altındaki çocuklar ve çocuk edebiyatına dair…

"Aileler çocuklarını çevresinden dışlanacağı yüklere ve pozisyonlara düşürmemeli, gerici düşünceden uzaklaşabilecekleri bir hayat pratiğini beraber örmeli ve tabii ki siyasetin içinde olmalı, ülkeyi ve toplumu değiştireceğimiz, laikliği, cumhuriyeti savunacağımız, kültür sanatın ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu konuşabileceğimiz bir ortam kurabilmeliyiz."

Erkan Yıldız

Yayın Tarihi: 26.10.2025 , 00:54 Güncelleme Tarihi: 26.10.2025 , 12:55

Nihal Ünver çocuk kitapları yazarı ve bu alanda oldukça deneyimli bir editör.

Son kitabı "Diş Doktoru ve Elektrogitar" Dinozor Çocuk tarafından yakın zamanda yayımlandı. 

Nihal Ünver'le hem yeni kitabını hem de gerici kuşatma altındaki çocukları ve çocuk edebiyatını konuştuk.

-Yeni kitabın "Diş Doktoru ve Elektrogitar" yakın zamanda Dinozor Çocuk tarafından yayımlandı ve okurla buluştu. Neler hissediyorsun?

Oldukça heyecanlıyım aslında, hem kitabımın okurda bıraktığı etkiyi merak ediyorum hem de kitabın konusunun nasıl bir tartışma alanı açacağını… Henüz bir okurumla buluşamadım, merakla bekliyorum bu nedenle soruları ve yorumları. Çünkü çocuk okurların soruları ve yorumları daha doğrudan ve kışkırtıcı oluyor.

-Yazdıklarına Mert Keçeci'nin çizgileri eşlik ediyor. Bize biraz kitabı yazma fikrinin nasıl oluştuğundan ve yazma sürecinden söz edebilir misin?

Mert’in özgün çalışması çok farklı bir hava kattı kitaba gerçekten de. Hikayemdeki mizahi dile yakın, kalıpların dışında bir çalışma. Kitabın sonundaki çizer notuna dikkat çekmek isterim. Gündelik yaşamdan, tesadüflerden ilham almak ve yaşamın küçük kesitlerine duyarlı olmak insanı yazmaya itiyor. Bende de öyle oldu. 

Elektrogitar çalan bir diş doktoru var ve bu doktoru gerçekten de hamburger yerken keşfettik, karşı apartmanın penceresinde onu gördük, izledik ve sonra bu tatlı tesadüf üzerinden hayal kurdum. Sonra da hikaye gelişti. Ama özellikle bu meslek seçimi meselesine bu kadar duyarlı olmamın sebebi büyük oğlumun bir sınav ve sınav sonucuyla geleceğini kurma gündeminin olması oldu. 

Belki çok erken ama LGS sürecinde bile bir çocuğun geleceğe dair bir fikrinin olmasını bekliyoruz ve aslında her şey yani bu kaygılar hiç olmaması gerektiği halde çok erkenden başlıyor.

-“Diş Doktoru ve Elektrogitar"ın kahramanı Emre iki erkek kardeşin küçük olanı. Ailenin temel meselesi üniversite sınavından çıkan abinin okuyacağı bölüm, dolayısıyla meslek seçiminde bulunma zorunluluğu. Hikayeyi Emre'nin gözünden okurken tüm ailenin bu konuda seferber olduğunu görüyoruz. Eğitim sürecinin bu derece meslek seçimine indirgenmesi hakkında ne söylemek istersin?

Eğitim ve öğretim denilen şey ülkemizde ne yazık ki tek yönü işaret ediyor: Akademik başarı. İlkokuldan hatta belki de anaokulundan itibaren çocukların hayatı, kendini, duygularını anlaması ve onları yaşamasına yönelik bir müfredat yok. Ancak ileriki hayatında, seçeceği meslekte çocuğa faydası olabileceği düşünülen ne varsa çocuğu ona maruz bırakmak, başka bir tabirle çocuğu onunla “doldurmak” isteniyor. Toplumsal yaşamın işleyişi, farklı olanla birlikte yaşam, başkasının sözünü kesmeden dinleme, görüş belirtme, katıldığın ya da katılmadığın konularda fikrinin arkasında durma, bir organizasyon yapma, bir müzik grubu kurma, bir tiyatro çalışması yapma… 

O kadar çok sayabilirim ki yapılabilecek. Çocuklar bunları aile fertleriyle yapamaz, bunları günlerinin yarısından fazlasını geçirdiği ve akranlarının olduğu okullarda yapabilir. Çocukların birey olma yolculuğunda çok büyük yer kaplayan okul yaşantısında bu akademik ağırlığın üniversiteye kadar büyük etkisi var. Tabii çocuklar sosyal medyadan da etkileniyor ve insanın emekle, şevkle ve ortaya çıkardığı ürünle olan bağını koparmadan bir şeyler yapmasından çok, kısa yoldan nasıl zengin olunur tarafına bakıyor. Bu da meslek seçimi meselesini sadece kazanılacak paranın miktarıyla ilişkilendirip insanın şu hayatta severek ne yapabileceğinden uzaklaştırıyor çocukları. 

Tabii bununla ilintili pek çok tartışma başlığı açabiliriz şu sorularla: Herkes eşit eğitim alabiliyor mu? Özel ve devlet okulları ayrımının bunda ne gibi rolü var? Ekonomik koşulları bir gencin sevdiği bir işi yapmasına olanak sağlayabilecek mi?

- Ülkede her sınav herkesin sınavı haline dönüşüyor. Kitabın kahramanlarının tümünde de hissediyoruz ve aslında kendi hayatlarımızda da yaşıyoruz bu gerilimi. Sence bu gerilimin kaynağında ne var?

Bir sınav var ve o sınavda başarılı olmazsan büyük bir kayıp yaşıyorsun sanki, aslında henüz olmayan bir şeyi kaybediyorsun: Gelecekteki iyi eğitimi. İyi eğitimin ne olduğuna dair tartışmayı bir kenara bırakarak diyorlar ki bu okullara gitmezsen maalesef iyi bir üniversite kazanamazsın. Okulların hepsinin iyi eğitim veren bir seviyeye çekmeye çabalamak yerine büyük bir ayrımcılık yaparak henüz kendiyle derdini çözememiş, koşulları onu mutlu etmeyen, bir şeylere sürüklenmiş çocukların yaşamının bir aşamasında kendini bulabileceği, var edeceği ya da etmeyi öğreneceği iyi okulların kapısını ta baştan kapatıyorsunuz. 

Bireyin yaşantısını ve davranışlarını çevre koşulları belirler, dünyaya bu pencereden bakıyorum bu nedenle bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Haksızlıklar katman katman; bir de sınava odaklanıp, dokuz ayını veren gençlerin o yaşta sınav sorularının çalınması üzerinden yapılan tartışmaların karşısında dirayetli durmalarını bekliyoruz. Bu da işin ayrı boyutu.

-Hayatın her alanında büyük bir gerici kuşatma var. Eğitimde bunun daha rafine örneklerini görüyoruz. Müfredatın geldiği nokta, çocuk kitaplarının sansürlenmesi, toplatılması... Bu süreç nereye gidiyor?

Bu süreç şu anda önü alınamaz bir hızla ilerliyor. Müfredatın bu maarif modeliyle büyük oranda daralması bir yana, orta kademede eğitim gören bir çocuk “seçmeli” diye tanımlanan ama asla seçilmeyen, atanan dini içerikli derslerle neredeyse haftada 4 saat din dersi görüyor. Okula devletin bastığı kitaplar dışında bir kitap girince bünyeye alerjik bir şey girmiş gibi bir panik oluyorlar. Geçen hafta Burcu Günüşen’in haberleştirdiği bir olayı okuduk. Valilik, bir proje kapsamında okullarda çocuklara dağıtılan kitapların hemen toplatılmasını istedi. Çünkü yanlışlıkla “iyi” kitap alınmıştı. Biraz daha geriye gidersek MEB’in ilkokul kademesinde çocuklar için okuma kitapları dağıttığını hatırlarız. Ama içerikler fena. Çocukların zekasını küçümseyen metinler ve resimler. Okul tarafında pek yapabileceğimiz bir şey yok gibi görünüyor bu anlamda. Ama yine de okullarda inisiyatif alarak çocukları iyi kitaplarla buluşturan öğretmenler var.

Özel okullarda durum biraz daha farklı, korunaklı alanları var; elbette. Ebeveynler ekonomik zorlukları göze alarak bu okullara gönderiyorlar çocuklarını ancak eğitimin ticarileştiği ortamda bunun ne kadar çözüm sağlayacağı da tartışmalı.

-Bu gerici kuşatmanın çocuk edebiyatında bir karşılığı var mı? Eğer varsa aileler çocuklarını bundan nasıl koruyacak?

Şikayet ederek, “çocuklarınızı bu kitaplardan uzak tutun!” diyerek bir yere varamayız. Bunu baştan söylemek lazım. Aileler çocuklarını çevresinden dışlanacağı yüklere ve pozisyonlara düşürmemeli, gerici düşünceden uzaklaşabilecekleri bir hayat pratiğini beraber örmeli ve tabii ki siyasetin içinde olmalı, ülkeyi ve toplumu değiştireceğimiz, laikliği, cumhuriyeti savunacağımız, kültür sanatın ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu konuşabileceğimiz bir ortam kurabilmeliyiz. Bunun hayalini kurabilmeliyiz.

- Peki bu kuşatma, baskı ve sansür ortamı yazarken bir otosansür mekanizmasının devreye girmesine neden oluyor mu? Hem yazar hem editör olarak gözlemlerini paylaşabilir misin?

Elbette oluyor, nihayetinde yazarın, yayıncının bastığı kitabın satışından kazandığı telifle varlığını sürdürmesi gibi bir hedefi var. Bunun için de her çocuk kitabı basan yayınevi kitaplarının özellikle okulların listesine girmesini önemser, hedefler. Bu da bazı kırmızı çizgilere dikkat edilmesini gerektiriyor. Ama bu durum, hem editör hem de yazar olarak bende yaratıcılığımı tetikleyen bir çabanın kapısını araladı. Ve elbette bu etken yazım sürecimi doğal olarak zorlaştırdı. Bunu en iyi ve basit şekilde şöyle anlatabilirim: Bir hikayede “kırmızı” kelimesini kullanmanız sakıncalıdır mesela, ama siz öyle bir yaratıcı yol bulursunuz ki hikayenizdeki elmanın kırmızı renkte olduğunu o kelimeyi hiç kullanmadan anlatmaya çabalarsınız.  

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.