Sayfa yolu
Díaz-Canel: Birlik, güncel zorluklar karşısındaki gücümüzdür
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 21.07.2025 , 13:50 Güncelleme Tarihi: 21.07.2025 , 13:51

"Küba Gerçeği", 2023 Şubat ayında Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) girişimiyle başlatılan bir yayın. Küba'da siyaset, ekonomi, yaşam, kültür gibi konularda Kübalı yazarların ürettiği makalelerin çevirilerini yayımlayan Küba Gerçeği'nde çıkan makaleler, artık soL'da paylaşılıyor.
5 Temmuz 2025 tarihinde, “Devrimin 67. Yılı”nda, Devrim Sarayı’nda düzenlenen Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi 10. Genel Kurulu’nun kapanışında Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreteri ve Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı Miguel Mario Díaz-Canel Bermúdez tarafından yapılan konuşmadır.
Sevgili Siyasi Büro üyeleri,
Partimizin Merkez Komitesi'nin sevgili üyeleri,
Değerli konuklar,
Bu Genel Kurul için bir araya geldik ve milyonlarca yurttaşımız kurulumuzun sonuçlarını dikkatle takip ediyor. Karşı karşıya olduğumuz sorunlara dair eleştirel ve derin tartışmalar yürüttük; ancak bunlar tek başına bu sorunları çözmeye yetmez.
Halkımızın bizden —başlıca temsilcileri ve kamu görevlileri olarak bizlerden— beklediği şey, ulusumuzun manevi dokusuna büyük zararlar veren derin ekonomik krizi aşmaya yardımcı olacak somut ve acil eylemlerdir.
Bugün her zamankinden daha fazla, bu sorunların çözümünün bütünüyle bize bağlı olduğu bir kez daha teyit edilmektedir; hem son derece zorlu hem de tehditkâr bir bağlamda.
Küba savaş hâlindeki bir ülkedir. 60 yılı aşkın süredir savaş koşulları altında yaşıyor ve direniyor. Her gün üzerimize ekonomik savaşın bombaları yağıyor —bu bombalar tüm çabalarımızı engelliyor, durduruyor, yavaşlatıyor—. Bunların etrafını saran yalan, çarpıtma ve nefret bombaları da cabası.
Bu şeytani kombinasyonun amacı yalnızca, tüm insanlığın umutsuzluk içinde olduğu bu dönemde, bir imparatorluk tarafından kuşatılmış küçük bir ülkenin kıt kaynaklarını yok etmek değildir. Daha da sinsi olan amacı, ulusun kendi içinde parçalanması ve mağdurun faili unutarak suçlunun kendisi olduğuna inanır hale getirilmesidir. Bu bombaların etkileri, Küba’nın her gün yaşadığı zorlu gerçeklikte açıkça görülüyor ve hissediliyor.
Bu Genel Kurul’da yapılan sert tartışmalar ve her gün sokaklarda, okullarda, işyerlerinde yaşanan —ve bizim asla göz ardı etmediğimiz— çok daha sert tartışmalar, bizi eylem senaryolarımızı ve direniş taktiklerimizi sürekli yeniden düşünmeye zorluyor. Ancak bu yeniden düşünme, stratejimizi tehlikeye atmadan gerçekleşmeli.
Bir kez daha emperyalizm, bu yaz aylarında bir toplumsal ve siyasal kriz patlaması beklentisiyle kumar oynuyor. Bu nedenle her gün yeni yaptırımlar ve tehditler açıklıyor; yaşadığımız mevcut zorlukların halkın yaşam koşulları üzerindeki inkâr edilemez ağırlığını artırıyor ve ellerindeki tüm araçlarla halkı sarsmaya, karıştırmaya, kafasını bulandırmaya çalışıyor.
Küba’ya karşı yeni yayımlanan Ulusal Güvenlik Başkanlık Memorandumu —Mallory’ninkinin bir yeniden üretimi— ABD’deki mevcut yönetimin stratejisinin değişmediğini açıkça ortaya koyuyor: Amaç hâlâ ekonomik savaşı daha da sertleştirmek. Bu, eski planın yeni bir kalıpta sunulmuş hâli: Vatandaşların moralini çökertmeyi hedefleyen, küstah ve kesin ifadelerle bezenmiş güncel emperyal tarz.
ABD hükümeti Küba’ya yönelik baskıyı sürdürme ve artırma kararı aldı. İki ülke arasındaki diplomatik temaslar neredeyse tamamen kesiliyor; ülkemize karşı karalama kampanyasını ve üçüncü taraflara, özellikle Latin Amerika, Avrupa ve Karayip ülkelerine yönelik tehdit ve sindirme girişimleri yoğunlaştırılıyor.
İşte bu tehditler ve zorluklarla dolu bağlamda, Parti'nin görevi; birliği güçlendirmek, özellikle yeni nesillerin yurtsever ve devrimci eğitimiyle ilgili olarak ideolojik çalışmayı mükemmelleştirmek, Hükümet Programı'nın uygulanmasını siyasi olarak güvence altına alarak çarpıklıkları ortadan kaldırmak ve ekonomiyi yeniden canlandırmak, aynı zamanda toplumda var olan olumsuz eğilimlerle mücadele etmektir.
Birliği savunmak birincil önceliktir; çünkü Devrimin varlığı doğrudan buna bağlıdır. Bu, bizden önceki tarihsel sürecin verdiği bir derstir, José Martí’nin mirasıdır ve Fidel’in bir ilkeye dönüştürdüğü, Devrimin zaferinin 65. yılında Ordu Generali’nin bizlere yaptığı çağrının özüdür. Ama bu birliği sadece bir slogana indirgememeliyiz. Birliği eylemlerle savunmalıyız; halkın, özellikle de gençlerin toplumun sürdürülmesi ve gelişmesi için hayati önem taşıyan tüm süreçlere —başta ideoloji ve ekonomi olmak üzere— etkin katılımını sağlamalıyız.
Bu eylemler arasında, karar alma süreçlerini zenginleştirecek fikirlerin, çözüm önerilerinin ve somut önlemlerin geliştirileceği devrimci analiz ve tartışma alanlarının oluşturulması yer alıyor. Birlik çalışması, ancak emekle, kolektif biçimde inşa edilen eylem ve programlarla tamamlanır ve halkın gözetim, denetim ve karar alma süreçlerine katılımını garantileyen vazgeçilmez halk denetimiyle desteklenir. Küba’da bu mekanizma, Halk İktidarı yerel meclislerinin işleyişini düzenleyen 132 Sayılı Yasa tarafından güvence altına alınmıştır.
İdeolojik çalışmanın vazgeçilmez ve sürekli bir biçimde geliştirilmesi bağlamında, taban örgütlerinin iç işleyişi ve yaşamı yakından izlenmeli ve 8. Kongre’de kararlaştırılan, siyasi, devlet ve hükümet yöneticilerinin, kitle örgütleri liderlerinin, devlet işletme ve kurumlarının yöneticilerinin eğitimi, hazırlığı, seçimi, geçişi, gelişimi ve katkısı somutlaştırılmalıdır.
Yaptığımız çok sayıda sistematik değerlendirmede, mevcut koşullar altında ideolojik çalışmanın zorluklarını ve görevlerimizi ele aldık. Sosyalist inşa ilkeleriyle bağdaşmayan eksiklikleri, olumsuz eğilimleri ve bireyci, bencil, tüketimci tutumları tespit ettik. Bu tutumlar, Devrim’in siyasi projesinin temelinde yer alan dayanışmacı, kolektif, kapsayıcı, özgürleştirici ve toplumsal adaleti esas alan ideallerle karşıtlık içindedir.
Yoldaşlar,
Ülkemiz açısından son derece somut riskler barındıran bir dizi tehditkâr gelişmeyle birlikte, uluslararası tablo giderek daha tehlikeli bir hâl almaktadır.
Son haftalarda, ABD ve İsrail hükümetlerinin İran’a yönelik askeri saldırıların pervasızlığına tanık olduk. Uluslararası toplumun ve kurumlarının bu saldırılara asgari düzeyde bir dahi bir siyasi tepki göstermemesi ise endişe vericidir.
Daha da kötüsü, son iki yıldır her gün uluslararası basından, Gazze Şeridi’nde kıstırılmış Filistin halkına karşı işlenen soykırımın yeni ayrıntılarını öğreniyoruz. İsrail kasıtlı, sistemli ve planlı biçimde 21. yüzyılın en vahşi suçlarından birini işlemektedir; üstelik hiçbir hesap vermeden. Tüm dünyanın gözlerinin önünde gerçekleşen bu suça, başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkeler açıktan ortaklık ediyor. Bu ülkeler, siyonistlerin öne sürdüğü bahaneleri sorgulamadan tekrar ederken, Birleşmiş Milletler anti-demokratik yapısının acizliğiyle sahneden silinmiş durumdadır. Dünyanın dört bir yanında gerçekleşen kitlesel protestolardan yükselen tepkiler ise bu soykırımı durdurmakta yetersiz kalıyor.
İsrail’in tüm sahte gerekçeleri, ABD ve İsrail’in bir egemen devlete yönelik askeri saldırılar gerçekleştirmesi, uluslararası hukukun ve BM Şartı’nın en temel kurallarını çiğnemesi, can ve mal kayıplarına yol açması, bölgesel ve uluslararası barışı tehlikeye atması için yeterli olmuştur. Bu utanç verici tablonun ön saflarında ise saldırganların anlatısını yeniden üreten büyük iletişim ve medya tekellerinin suç ortaklığı yer almaktadır. Bu, siyasi ve ideolojik mücadelenin hiç olmadığı kadar hayati bir önem kazandığı bir tablodur.
Bu gerçekleri halkımıza daha etkili, ikna edici, dengeli ve yaratıcı bir şekilde anlatmak, onları bilgilendirmek, eğitmek ve yönlendirmek bizim sorumluluğumuzdur. Ulusal egemenliğin ve sosyalizmin savunusunun temelini oluşturan antiemperyalist bilinci, kültürü ve ruhu güçlendirmenin zamanıdır.
Bu noktada, uzun zamandır tartışılan ancak hâlâ eksik kalan bir görev olarak politik, kurumsal ve toplumsal iletişim hayati bir rol oynamaktadır. Bu alan, hâlâ yeterli kaliteye, bütünlüğe, açıklığa, tutarlılığa ve savunulacak bir önlemi ortaya koyarken veya iftiraya, ilgisizliğe ve nefrete karşı çıkarken daha etkili ve çekici anlatım biçimlerine ihtiyaç duyulan bir görev alanıdır. Emperyalizmin, neoliberalizmin, neofaşizmin, paralı askerlerin, boyun eğmişlerin ve korkakların sömürgeci, hegemonik, müdahaleci ve kirli söylemlerinde ve dijital ağlarda fazlasıyla yer bulan bu olgularla mücadele etmeyi gerektirir. İdeolojik sorunları keskin bir şekilde değerlendirmek ve politik iletişim faaliyetlerindeki eksiklikleri zamanında saptamak zorundayız. Bu amaçla gençlerle diyalog ve tartışma ortamlarını teşvik etmek vazgeçilmezdir.
Küba, en soğuk kalpleri bile sarsabilecek bir tarihe sahiptir. Bu tarihin bilinmesi, devrimci tutumu besleyen yurtsever ve insani değerleri doğal olarak filizlendirir. Şüphesi olan varsa, bir Moncada savaşçısının ya da Granma çıkarma ekibinden birinin tanıklığını dinlesin veya okusun. Fidel’in Moncada davasındaki ifadesiyle, Yüzyılın Kuşağı’nın kalbinde “Ustanın öğretileri” vardı. “Usta” José Martí’dir ve Martí, Küba’nın kudretli tarihinin örnek bir insan şahsında cisimleşmiş hâlidir.
Ülkenin yaşadığı ağır ekonomik koşullara rağmen, gençlerin tarihle buluşmalarını ve halkla birlikte güncel ve önemli meseleleri tartışmalarını sağlayacak buluşmaları kolaylaştırmak ve güvenceye almak görevimizdir. Ve daha önce defalarca belirttiğim gibi, devrimci kadrolara her gün Küba’yı savunmak görevi düşmektedir. Sosyal medyada, sokakta, Küba’ya hakaret eden, aşağılayan, saldıran cehalete ve nefrete karşı durmak bizim sorumluluğumuzdur. Çünkü vatan, annemizi nasıl savunuyorsak öyle savunmamız gereken şeydir. Zira vatan, hepimizin anasıdır!
Bu düşüncelerle tam bir uyum içinde, Parti Genel Kurulu, Başkomutan Fidel Castro Ruz’un doğumunun 100. yılı anısına hazırlanan programı onayladı. Bu programın amacı, fiziken aramızdan ayrılmış olan tarihî lidere duyulan nostaljinin ötesine geçerek, onun mirasını Devrim’in yaşayan bir sembolü olarak yüceltmek; onu bugünün ve yarının mücadeleleriyle ilişkilendirmektir.
Fidel’in 100. doğum yılını toplumsal ve siyasal iletişim açısından stratejik bir perspektifle anmak için, yalnızca onun tarihî mirasını onurlandırmakla kalmayıp, aynı zamanda sosyalist değerleri güçlendiren, yeni kuşaklarla bağ kuran ve onun düşüncelerini günümüzün zorluklarına karşı eylemler tasarlarken kullanan bir yaklaşım önem taşımaktadır. Fidel’i hatırlamaktan değil, onu bugüne taşımaktan; onun devrimci öğretileriyle bugünün devasa zorluklarıyla yüzleşmekten söz ediyoruz.
Buradan bir kez daha teyit ediyoruz ki, Parti’nin önündeki en önemli görev, çarpıklıkları ortadan kaldırmak ve ekonomiyi yeniden canlandırmak amacıyla hazırlanan Hükûmet Programı'nın uygulanmasını güvence altına almaktır.
Bu programın içeriğinin, hedeflerinin ve eylemlerinin daha geniş bir şekilde tanıtılması zorunludur. Böylece her üretim ve hizmet merkezine, her hücreye, her kolektife taşınabilir; göstergeleri titizlikle ve düzenli bir şekilde değerlendirilebilir; iyileştirme önerileri sunulabilir ve en önemlisi, ülkenin ihtiyaç duyduğu ve halkın hak ettiği sonuçlara ulaşılabilir. Ayrıca bu Hükûmet Programı, Küba Ulusal Ekonomistler Birliği’nin son kongresinde yapılan tartışmalarda ortaya çıkan öneri ve fikirleri de içermelidir ve halihazırda bu yönde adımlar atılmaktadır.
Küba ekonomisinde bugün en temel görev, mal üretimini ve hizmet sunumunu verimlilikle artırmaktır. Bu hedefe ulaşmak için, hem devlet hem de devlet dışı işletmelerin üretici güçleri geliştirme potansiyellerini tam olarak ortaya koyabilmeleri adına, hâlâ varlığını sürdüren bürokratik engellerden kurtarılması gerekmektedir.
Acil olarak, döviz gelirlerini tüm yollarla artırmak ve daha da önemlisi, elde bulunan sınırlı döviz kaynaklarını verimli biçimde kullanmak zorunludur.
Tarım ve gıda sanayisi en yüksek önceliği almalıdır. Yerel üreticilere yönelik kredi programları, girdi temini ve temel ürünler için adil fiyat politikalarıyla üretim teşvik edilebilir; bu da yüksek miktarda döviz harcanan ithalata olan bağımlılığı azaltır. Gıda egemenliği bu noktada kilit rol oynamaktadır.
Ulusal elektrik üretim ve dağıtım sisteminin istikrara kavuşturulması, Hükûmet Programı’nda belirlenen eylem adımlarının yerine getirilmesi ve tüm alanları olumsuz etkileyen enerji krizinin aşılması acilen gereklidir.
Ekonomik ve sosyal kalkınma modelimizde merkezileşme ile yerinden yönetim arasında uygun bir denge kurulması elzemdir. Makroekonomik istikrar ile yenilikçiliğin dengelenmesi, ekonomik aktörlerin uygun ilişkiler içinde entegrasyonu, doğrudan yabancı yatırımların çekilmesi ve ulusal üretimin önceliklendirilmesi bu sürecin anahtarıdır.
Ekonomik faaliyetleri canlandırmak için ayrıca, onaylanan ve uygulamaya konulan her türlü adımın sıkı bir şekilde denetlenmesi, sonuçlarının değerlendirilmesi, sapmaların düzeltilmesi ve ekonomik büyümenin toplumsal gelişmeyle birlikte sağlanması hedefinden sapılmaması gerekmektedir.
Bu etkin denetim, halkın karar alma süreçlerine katılımını sağlayan halk oylamaları, kamuya açık oturumlar ve dijital platformlar gibi mekanizmalarla tamamlanır. Bu süreçlerin, sosyalist değerlerin derinlemesine işlendiği ideolojik bir eğitimle birleştirilmesi ve bireyin toplum içindeki aktif bir özne olarak rolünü pekiştirilmesi, ulusal projeye, yani Ülke Projesi’ne yönelik daha güçlü bir aidiyet ve sorumluluk duygusunun oluşmasına katkı sağlayabilir.
Toplumda var olan olumsuz eğilimlerle mücadelede, bu meselenin taşıdığı önceliğin gerektirdiği ölçüde güçlü bir etki yaratamadığımızı kabul etmeliyiz. Sosyalist inşaya doğrudan zarar veren sorunlar ve davranışlar endişe verici biçimde birikmekte ve bazıları artık kabul edilemez boyutlara ulaşmaktadır. Bunun temel nedeni, onaylanan kararların yeterince denetlenmemesidir. Bu da politika, yasa, kararname ve diğer hukuki düzenlemelerin uygulamada tahrif edilmesine yol açmaktadır.
Başkomutan her zaman sosyalizmin inşasında ahlak ve etiğin önemine vurgu yapmış, yolsuzluk ve toplumsal disiplinsizliğin devrimci değerler ile bağdaşmaz olduğunu açıkça belirtmiştir. General ise ülkenin kalkınması için tarihsel olarak kurumsallığın ve disiplinin temel dayanaklar olarak güçlendirilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamıştır.
Her iki önderden de şunu öğrendik: halkın katılımı ve denetimi, şeffaflık ve toplumsal adaletin sağlanması için vazgeçilmez mekanizmalardır ve asla ihmal edilmemelidir.
Küba’da yolsuzluk, suç, kanunsuzluk ve toplumsal düzensizlik ile mücadele her zaman eğitimi, kurumsal yapının güçlendirilmesini, şeffaflığı, halkın katılımını ve toplumsal adaleti bir araya getiren çok yönlü bir yaklaşımla yürütülmüştür. Tüm bunlar sosyalizmin ve Küba Devrimi’nin ilkeleri çerçevesinde şekillenmiştir. Bu ilke hiçbir koşulda göz ardı edilemez; çünkü bağımsız, egemen, sosyalist, müreffeh ve sürdürülebilir bir ulus projemizin özünü bu oluşturmaktadır.
Suçla kapsamlı mücadelemiz bize ihmal edilmemesi gereken başlıklarda çok değerli deneyimler kazandırmıştır. Bu kapsamlı mücadele yoğunluğu devam etmeli ve önleyici nitelikteki halkın ve kurumların denetiminin bir an önce hayata geçirilmesine öncelik verilmelidir.
Halkımız suç, kanunsuzluk ve yolsuzlukla mücadelede daha fazla eylem ve daha fazla bilgi talep ediyor; yolsuzluk, uyuşturucu, şiddet olayları ve vandalizme karşı tavizsiz bir kararlılık görmek istiyor. Kayırmacılık, nepotizm, sahtekarlık, bireycilik, bencillik, özensizlik, ilgisizlik, denetimsizlik, dolandırıcılık ve yalanlara karşı aktif bir mücadele talep ediyor. Ayrıca, halkın dile getirdiği şikâyetlerin sonuna kadar takip edilmesini, bu süreçlerin kamuoyuna açık ve caydırıcı şekilde yürütülmesini, daha fazla ilgi ve izleme mekanizması kurulmasını talep etmektedir. Bu, Devrimimizin kurucu yıllarından bu yana halkla kurulan ayırt edici o vazgeçilmez bağın en temel göstergelerinden biridir.
Özellikle de uyuşturucunun ticareti ve kullanımına ilişkin suçlara karşı sürekli ve yoğun bir mücadele yürütmeliyiz. Küba toplumu, neredeyse tüm dünyada çağın tedavi edilemeyen bir kanseri hâline gelmiş bu illetin pençesine düşmeden, zamanında korunmalıdır. Çünkü bu illet yuvaları, aileleri, insanları yok etmektedir. Net bir şekilde söylüyoruz: Hayır! Küba’da çocuklarımızın bedenini ve ruhunu elimizden almalarına seyirci kalmayacağız.
Parti çalışmasının öncelikleri ilişkin temel meseleleri ele aldıktan sonra, daha önce başka vesilelerle de ifade ettiğim bir dizi düşünceyi burada yeniden vurgulamak istiyorum:
“Devrimin içindeki en devrimci unsur Parti’dir ve hep öyle olmalıdır. Parti, Devrimi sürekli devrimci kılan güç olmalıdır.”
Başkomutan’ın Devrim kavramına dair yaptığı tanım ile bunun sürekli olarak yorumlanması ve hayata geçirilmesi bizim yol gösterici kılavuzumuzdur.
Birliği savunmak, bir numaralı görev olarak öne çıkmalıdır. Özlerin kavranması ve savunulması gerekir: bağımsızlık, egemenlik, sosyalist demokrasi, barış, ekonomik verimlilik, güvenlik ve toplumsal kazanımlar — işte sosyalizm budur!
Tarihsel -ç.n devrimi gerçekleştiren kadrolar- kuşağın hak ederek kazandığı meşruiyeti ve otoriteyi pekiştirmek ve örgütün ahlaki liderliği ile otoritesini korunmak gereklidir.
Parti işleyişinin dinamikleri güçlendirilmeli ve toplumsal sorunlar karşısında üyelerinin daha fazla inisiyatif alması sağlanmalıdır.
Parti içi yaşamın güçlendirilmesi, partinin dışa dönük etkinliğinin artması için şarttır. Parti, toplumun işleyişine ilişkin gerçek kaygılarla hareket etmeli; halkı harekete geçirme ve seferber etme gücüne sahip olmalı, böylece ulusun düşmanlarının her türlü planını boşa çıkarmalıdır.
Parti saflarına katılımı, toplumsal yankı uyandıran, samimi bir ilgi yaratan bir süreç hâline getirmeliyiz. Parti militanlarının hesap verme yükümlülüğünden belediye ve il düzeyindeki günlük siyasi faaliyetlerin dinamik kılınmasına kadar her alanda daha cazip çalışma yöntemleri geliştirmeliyiz.
Karşı karşıya olduğumuz zorlukların ağırlığı karşısında pes etmemeliyiz. Bizi güçlendiren halk inisiyatiflerine dayalı yeni bir halk seferberliği ruhu kazandırmamız gerekiyor. Gelin, yeme içmeden kültürel etkinliklere, bilimsel gelişmeden daha üstün bir manevi zenginliğe, refahtan işlevsel ve estetik bir yaşam tasarımına kadar uzanan bir refah mücadelesine hep birlikte katılalım.
Kübalıların yaşam kalitesini artırma mücadelesini açık ve şeffaf bir şekilde ele alalım ve gençleri ülkenin tüm kritik görevlerine doğal coşkularıyla katılmaları için teşvik edelim; böylece Devrim’in ve Parti’nin özünü yeniden canlandırmış oluruz.
Sürekli olarak kurtuluş yolları arayışı, aynı zamanda bilim ve teknolojiden de güç almalıdır; bu unsurlar sürecin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Bilgiye dayalı sosyalist bir ekonomi inşa etmek ve giderek daha fazla bilgiye dayanan bir toplum kurmak: Bu yeni kuşaklar için umut vadeden bir ufuktur.
Yolsuzlukla, dürüstlükten uzak davranış biçimleriyle, yetki suistimaliyle, kayırmacılıkla ve ikiyüzlülükle mücadelede ön saflarda olmalıyız.
Demokrasi, katılımcı hale geldikçe daha da sosyalistleşir. Bize düşen, halkın katılımını teşvik etmek; bunu mümkün kılacak alanlar ve mekanizmalar yaratmak, halkın taleplerini ve önerilerini dikkate alıp uygulamaya koymaktır.
İçinde bulunduğumuz koşullara karşı mücadele etme ve dönüştürme iradesiyle hareket ederken; itibar, onur, haklar, verimlilik, kalite, ayrıntı kültürü, estetik, erdem, onur, haysiyet ve hakikatten — yani hedeflediğimiz ve gerçekleştirdiğimiz şeylerden— hiçbir koşulda ödün vermemeliyiz. Etik ve ahlaki değerlerin düzenlenmesi, yeniden inşası, yüceltilmesi ve güçlendirilmesi yönünde ilerlemeliyiz. Şüphesiz bu değerler bizi bugünlere getirdi ama son yıllarda, adaletsiz küresel düzenin, insanlık dışı ablukanın ve kendi sınırlı koşullarımızın yarattığı zorlayıcı koşullar nedeniyle kuşkusuz yara aldı.
Her gün şu sorulara cevap aradığımız sistematik bir pratik içinde olmalıyız: Tüm alanlarda militanların dikkatini çekmek ve Parti’ye katılımı artırmak için ne yapıyoruz? Kadroların ve üyelerin düzenli değerlendirme mekanizmaları, her bireyin yürüttüğü siyasi çalışmalarda kullanılan yöntemlere ne ölçüde etki ediyor? Değerlendirme ve hesap verme süreçleri ne kadar etkili? Her Parti ortamında, kitlelerin karar alma süreçlerine gerçek katılımını nasıl sağlanıyor? Hücrelerde neleri, nasıl tartışıyoruz? Kitle örgütlerinin çalışmalarını geliştirmek için neler yapılıyor? Alınan kararların ne kadar nitelikli ve hangi sorunları çözüyor? Alınan kararların uygulanmasına ne düzeyde uyuluyor, bu süreç nasıl izleniyor?
Parti örgütü olarak, her gün yapılacak görevlerimizi nasıl yerine getirdiğimize dair derin bir muhasebeyi kendimize borçluyuz.
Çevremizdeki somut sorunlar yoğunlaştığında, etten kemikten insanların acıları büyüdüğünde Martí’ye başvurabiliriz. Her Kübalının bir Martici olmasını arzulamalıyız. Martí her Kübalıyı bir yurtsevere dönüştürebilecek güçtedir; çünkü bizde etik bir sığınak, vatana duyulan derin bir sevgi, zorluklar karşısında direnme iradesi ve onurlu bir yaşam tutkusu uyandırır.
Peki, neden bu değerleri her gün okullarda, onun kendi sözleriyle öğretmiyoruz? Neden her sabah tahtaya şu Marti sözlerini yazmıyoruz: “İnsanlar, tıpkı hava ve ışıkla yaşadıkları gibi, özgürlüğün de doğal, kaçınılmaz ve huzurlu keyfiyle yaşamalıdır”. Neden böylece çocuklar, ergenler ve gençler bu sözleri açık bir diyalogla yorumlasın? Neden büyük öğrencilerle Marti’nin Patria* gazetesinde yayımlanan “İlhakçı Çare” makalesini veya “Küba’nın Savunması” yazısını derinlemesine tartışmayalım?
Sevgili Merkez Komite üyeleri,
Dünyada çok taraflılık, barış, toplumsal adalet, dayanışma, hümanist fikirler ve sosyalist inşa gibi değerleri savunanlar açısından son derece olumsuz olan bugünkü uluslararası tabloda; belirsizlik ve güvensizlikle dolu bu ortamda, ABD emperyalizminin tek kutuplu egemenliğine karşı alternatif güçlerin ortaya çıktığı ve güçlenmeye devam ettiği doğrudur. Bu güçler, belirli ülkelerde ve BRICS gibi, daha fazla bağımsızlık arayan ve ABD’nin ekonomi, teknoloji ve kuralları üzerinden kurduğu egemenlik zincirini kırmak isteyen ülkeler topluluklarında somutlaşmaktadır.
BRICS ülkeleri ile ilişkilerimizi arttırmak ve bu potansiyelden faydalanmak için çaba harcıyoruz. Bu, kuşkusuz, desteklenmesi gereken yeni bir alternatiftir. Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde, çeşitli ülkelerdeki seçim takvimine göre, önümüzdeki süreçte siyasi tablo, son yıllarda yaşanandan daha olumsuz bir hale gelebilir. Bu bağlamda, Venezuela ile kurulan kardeşlik bağları, son yıllarda Meksika ile güçlenen önemli ve sıcak ilişkiler, Nikaragua ve Honduras ile olan bağlantılar ve CARICOM’un ortak tutumu, korunması gereken dayanaklardır.
Çin ve Vietnam ile olan siyasi ve ekonomik ilişkilerimiz güçlenmeye devam etmektedir ve her iki ülke de önümüzdeki büyük ekonomik zorluklarda giderek daha önemli bir rol üstlenmektedir. Rusya ile siyasi ilişkilerimiz pekişmektedir. Küba’nın Avrasya Ekonomik Birliği’nde gözlemci ülke olarak yer almasını desteklemeyi sürdüreceğiz.
Genel anlamda, tüm zorluklara ve ABD’nin yürüttüğü amansız kampanyaya rağmen, Küba bölgesel ve küresel düzeyde önemli bir siyasi etki alanını muhafaza ediyor. Bu, tarihi liderlerimizin hakkıyla kazandığı ve dünya çapında saygı gören bir meşruiyettir ve ilkeler üzerine kurulu olup eşsiz bir dayanışma geçmişine dayanmaktadır. Bu otorite, Küba’ya uluslararası alandaki önemli gelişmelerde dinlenen ve ağırlığı olan bir ses kazandırmaktadır.
Yoldaşlar:
9. Parti Kongresi’nin çağrısını ve genel hatlarını onaylamış olmamız büyük önem taşımaktadır.
Bu kongre, bir beş yılın kongresi olacaktır. Son beş yılda ilerlemenin adı olarak direnen, savaşan ve eşi benzeri olmayan bir onur ve kahramanlıkla sosyalizmi inşa etmeye devam eden bir halkın kongresi olacaktır. Ve tüm bunlar, bizi yok etme planından asla vazgeçmemiş olan imparatorluğun aşağılayıcı ve soykırım niteliğindeki politikalarına karşı gerçekleşmiştir.
9. Kongre’nin görevi, ideolojik ve sosyoekonomik açıdan parti çalışmalarının geliştirilmesine yönelik bir strateji sunmak, mevcut durumu analiz eden, onu geliştiren ve karşı karşıya olduğumuz sorunlara çözüm üreten bir yol haritası oluşturmaktır. Bu, hem küresel hem de ulusal düzeyde olumsuz bir ortamda Devrimin sürekliliğini temsil edecek bir kongre olacaktır. Aynı zamanda eleştirel bir kongre olmalı, ancak yalnızca eleştirmekle kalmayıp, abluka koşulları daha da ağırlaşmış olsa bile mevcut durumu aşmamıza olanak tanıyacak yolları önermeli ve onaylamalıdır.
Kongre belgelerinin hazırlanmasından önce mümkün olan en geniş tartışma sürecinin gerçekleştirilmesine duyulan ihtiyacın altını çizmek istiyorum: parti üyeleriyle, üye olmayanlarla, sektörel toplantılarda, konunun uzmanlarıyla, Devletin Merkezi Yönetim organlarının temel kurullarında, devlet işletmelerinde, bütçeli kurumlarda ve gençlerle… Sadece böylesi bir istişare sürecinden sonra nihai öneriler üzerinde çalışmalıyız. Kongreden sonra ise, bu belgelerin halk iradesiyle mühürlenmesi için gerekli halk tartışmaları yürütülmelidir.
Bu sürecin önemine istinaden —ki süreç halk tarafından sahiplenilmeden tamamlanmış sayılmaz— yoldaş Raúl’ün aydınlatıcı şu sözlerini hatırlatmak istiyorum. Bu sözler; parti toplantılarında aldığımız her kararın, yalnızca diğer parti üyeleri karşısında değil, tüm halk adına üstlendiğimiz sorumlulukların ciddiyetine dair bir uyarı niteliğindedir. 2011 yılında, Ordu Generali şöyle diyordu:
“[...] Altıncı Kongre kararlarının uygulanmasında karşılaştığımız en büyük engel, ataletten, hareketsizlikten, ikiyüzlülükten, kayıtsızlıktan ve duyarsızlıktan oluşan psikolojik bariyerdir. Bu bariyeri öncelikle Parti, Devlet ve Hükümet yöneticileri olarak kararlılık ve istikrarla aşmak zorundayız. [...] Değişime karşı –bilinçli ya da bilinçsiz– her türlü direnişe karşı sabırlı ama kararlı bir tutuma sahip olacağız. Halk tarafından büyük destek bulan Kongre kararlarının sıkı şekilde uygulanmasına yönelik her türlü bürokratik karşıtlık boşuna olacaktır.”
Saygıdeğer Genel Kurul Katılımcıları,
Kendi kahramanlıklarını gösteriş konusu yapmadan, pazarlığı asla yapılamayan bir onurla dimdik ayakta duran Küba halkı son derece zorlu günlerden geçiyor. Ve bunu yaparken, tüm bilgisini seferber ediyor, hayal gücünü devreye sokuyor, karmaşık, dünyevi, yaratıcılık ve uyum gerektiren yolda ilerlemeye devam ediyor. Bu yol, Kübalı kadın ve erkeklerin çok iyi bildiği “akıllı direniş” yoludur; ki bu her şeye katlanmak değil, aksine, olumsuz tüm koşullara rağmen, engelleri nasıl aşacağımızı, nasıl ilerleyeceğimizi ve hatta nasıl kazanacağımızı aramak demektir.
“Krizler, yeni fikirler doğurur” demişti Başkomutan Fidel Castro Ruz, 1985 yılının Haziran ayında, özellikle Bizim Amerikamıza -ç.n Latin Amerika halklarına - hitaben yaptığı konuşmasında. O konuşmasında, mücadele etmenin ve kazanmanın mümkün olduğuna olan inancına bağlı kalarak, krizlerin bilinç, birlik ve mücadele programları da yarattığını söylemişti. Ve 10 Ekim 1991’de, kahraman Santiago de Cuba’nın Heredia Tiyatrosu’nda düzenlenen Küba Komünist Partisi 4. Kongresinin açılışında, ülkenin neden olağanüstü bir dönemden geçtiğine dair kapsamlı bir açıklama yapmıştı. O dönemde dünya yeniden şekilleniyordu ve artık sosyalist bloktan destek alamayacağımız netleşmişti.
Bugün, tüm ihtişamı ve güzelliğiyle, Kübalı devrimcilerin ve yurtseverlerin önünde duran büyük görev açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır: Vatanı, Devrimi ve sosyalizmi kurtarmak! Ve uzun zamandır bildiğimiz gibi, bunun için uzatılan her el, ortaya atılan her iyi fikir; “direniş” adını verdiğimiz bu kapsamlı gücün içinde vazgeçilmez, değerli ve kutsaldır.
Bugünün dünyasında “kriz” kelimesi giderek daha sık kullanılıyor; çünkü bu kelime, giderek daha karmaşık ve bunaltıcı hale gelen bir gerçekliği yansıtıyor. Dünya, başta insani olmak üzere, çok yönlü krizlerle yaralı. Ve gezegenin bu çalkantıları arasında, tarihin en güçlü düşmanı tarafından dışlanan ve cezalandırılan, çok sayıda iç sorunla karşı karşıya kalan bir ülke olarak, olağanüstü koşullarda çözüm arama ve bulma konusunda 60 yıllık bir deneyime sahip olmak şimdi bizim lehimize.
Fidel’in sözünü ettiği olanaklara sahibiz! Çünkü savaşmayı bilen bir halkız! Çünkü cesur ve zeki isyancıların ve bağımsızlık savaşçılarının –cimarronların ve mambilerin– kanını taşıyoruz! Çünkü çoğu zaman mantığın ötesine geçerek defalarca zafere ulaşan kadınların ve erkeklerin mirasçısıyız. Çünkü zekâ ve cesaretle inşa edilmiş bir Devrimin evlatlarıyız.
2024 yılının başından bu yana ülke genelinde gerçekleştirdiğimiz Parti ziyaretlerinde, ülkenin farklı köşelerinde zorlu koşullar karşısında kollarını kavuşturmak ya da yakınmak yerine zekâlarını devreye sokarak söz konusu durumu değiştirmeye çalışan işçi topluluklarıyla karşılaştık. Alışkanlıkları kırmayı başaranlar, dönüştürücü düşünceye sahip olanlar, uyum kabiliyeti yüksek, hayal gücü geniş ve cesur olanlar başarıya ulaşıyor. Bir kriz karşısında sadece onu teşhis etmek yerine, onu nasıl aşabileceğine odaklananlar; onlar ilham kaynağı ve örnektirler.
Doğaları gereği atak, uyanık, bilginin savunucusu bir Devrimin çocukları olan Kübalılar, krizlerin başkaları için imkânsızlığı ifade ettiği yerde, her zaman birden fazla kapı keşfetmeyi bilecektir.
İşte bu yüzden bugün buradayız. Çünkü ardışık krizler, bizi ardışık başarılara taşıdı. Çünkü kendimizi aşmayı seviyoruz. Çünkü kaybetmeyi ve hele ki teslim olmayı hiç sevmiyoruz! Çünkü mücadele etme tutumu kimliğimizde, genetik dizilimimizin silinemez bir kodu olarak yer alıyor.
İlerleyeceğiz! Kaç kişiyiz? Çokuz!
Geçmişte, farklı dönemeçlerde, tarihe yön veren tohumları atan sadece birkaç kişi vardı. Bugün ise milyonlarız. Akıllarını birleştirebilecek, Haydée Santamaría’nın Devrim’i tanımlarken söylediği gibi “duyguların seli” olabilecek milyonlar! Devrim’in emeği ve sevgisiyle hep birlikte ulaştığımız insanlık onurunu koruyabilecek güce sahibiz ve hiçbir şey ya da hiç kimse bizi bundan alıkoyamayacak!
İşte bu inançla, çok yakında mücadeleci Ciego de Ávila topraklarında, Moncada ve Carlos Manuel de Céspedes kışlalarına yapılan baskının yıldönümünü, 26 Temmuz’u kutlayacağız!
Burada, tüm Küba’da, her gün 26 Temmuz’dur!
Vatan ya da Ölüm!
Kazanacağız!
Konuşma: Miguel Díaz-Canel Bermúdez
Yayınlandığı yer: Küba Komünist Partisi web sitesi (pcc.cu)
Yayın tarihi: 5 Temmuz 2025
Çeviri: Can Seven
| Majagua neyi koruduğunu çok iyi bilir |
|
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.