Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı? Önlem ve hazırlık

'Var olan çürük siyasi iklim değişmedikten sonra da ülkeyi veya yerel yönetimleri yönetecek mühür kimin eline geçecek olursa olsun değişen bir şey olmayacaktır.'

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 20.05.2023 , 12:27 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

Dayanışma Meclisi'nin ortak yayın organı olan Dayanışma Forumu'nun Mayıs 2023'te yayımlanan 8. sayısında, 6 Şubat depremi ele alındı.

"50 Soruda 6 Şubat Depremi: Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı?" başlıklı sayıda, neo-liberal saldırıların sonucunda devletin nasıl küçülerek yıkıma müdahale edemez hale geldiği ele alındı.

Dayanışma Forumu'nın 8. sayısının ikinci bölümünü soL okurlarıyla paylaşıyoruz.

5) Devlet depremin yıkıcı etkilerini önlemede hangi başlıklarda önlem almadı? Afet yönetim planlamasında önlem ve hazırlık aşamasında eksik bırakılan başlıklar nelerdi?

Kadir Sev (soL haber yazarı, Eski Sayıştay denetçisi - Emekli DDK üyesi)

Devletin görevi ve sorumluluğu, afet riskini en aza indirmek; afet sonrasında derhal harekete geçerek düzgün ve düzenli yönetmektir. Deprem çok şiddetli olsa da bütün yapılar yerle bir olmamıştır. Demek ki kurallara uyulduğunda yıkılma riski azaltılabilmektedir. Afetlere dirençli kentler kurulabilmesinin gerektirdiği yasal, yönetsel ortam hazırlanmamış; uygulamayı izlemek, yönlendirmek, denetlemek gibi görevler  gerçekleştirilmemiştir. Bilimsel raporlar, sümen altı edilmiş, alüvyonlu ve tarım toprakları üzerinde yüksek  yoğunluklu yapılaşmalar öngörülmüş, zemin etütleri yaptırılmamış, bilim insanlarının uyarılarına duyarsız kalınmış, yapım tekniklerine uygun olma koşulu aranmamış, projeler ve uygulamalar denetlenmemiş, kaçak yapılara, imar aflarıyla yasallık kazandırılmış, rant avcılarının çıkarları uğruna insan yaşamı hiçe sayılmıştır. Standartları yüksek bir deprem yönetmeliği çıkarılmıştır ama denetim görev ve sorumluluğu, özel sektöre bırakılmıştır. Üstelik Yönetmeliğe; “…ayrıca bir mesleki denetime tabi tutulamaz” kuralı konularak TMMOB, süreçten dışlanmıştır. AFAD ve Kızılay gibi afet yönetiminden sorumlu kuruluşların ise güçlü, uygulanabilir deprem senaryoları geliştiremedikleri ortaya çıkmıştır. En temel gereksinmeleri bile  karşılayamamışlardır. Üstelik depremzedelere müşteri gibi davranmışlar barınma ve kan gereksinmelerini bile satın almak zorunda bırakmışlardır.

6) TMMOB bileşenleri ve benzerleri gibi uzmanlık ve meslek örgütleri dışlanarak deprem ve diğer doğal afetlerden kaynaklanan yıkım ve hasara yönelik başarılı ve kalıcı önlemler almak mümkün mü?

Erhan Karaçay (Elektrik Mühendisi)

TMMOB bileşenleri ve benzerleri gibi uzmanlık ve meslek örgütleri dışlanarak depreme, afetlere karşı başarılı kalıcı önlemler almak mümkün değildir. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB); kentleşmeden sanayileşmeye, ulaşımdan enerjiye, tarımdan ormana, madencilikten çevreye, toprak ve planlama kavramından mekâna kadar toplumsal yaşamda geniş bir alana yayılan konularda faaliyette bulunan, 24 Meslek Odası ve yaklaşık 60 meslek disiplinini çatısı altında toplayan, yasa ile 1954 yılında kurulmuş tüzel kişiliğe sahip Anayasa’nın 135. maddesinde belirtilen kamu kurumu niteliğinde bir meslek 
örgütüdür.

TMMOB amaçlarını şu şekilde tanımlamaktadır (1):

 “Mesleğin genel yararlara uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleriyle ve halkla olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere, meslek disiplinini ve ahlakını korumak; kamunun ve ülkenin çıkarlarının korunmasında, yurdun doğal kaynaklarının bulunmasında, korunmasında ve işletilmesinde, çevre ve tarihi değerlerin ve kültürel mirasın korunmasında, tarımsal ve sınai üretimin artırılmasında, ülkenin sanatsal ve teknik kalkınmasında gerekli gördüğü tüm girişim ve etkinliklerde bulunmak.” 

Temel ilkeleri arasında; “Meslek ve meslektaş sorunlarının, ülkenin ve halkın sorunlarından ayrılamayacağı, bağlı odaları ile birlikte mühendis, mimar ve şehir plancılarının meslek alanlarının düzenlenmesi, üyesinin ve halkın çıkarlarının korunması” bulunmaktadır. TMMOB bileşenleri, üniversiteler, konuyla ilgili uzman kişi ve kurumlar ile, deprem ve diğer doğal afetlerden kaynaklanan yıkım ve hasara yönelik, yıllardır bir kısmı aşağıda belirtilen, çeşitli raporlar yayınlamış ve açıklamalar yapmıştır.

TMMOB tarafından 13-14 Aralık 1997 ve 21 Mayıs 1998 tarihlerinde düzenlenen Demokrasi Kurultayının 21 Mayıs 1998 tarihinde yayınlanan sonuç bildirgesinde (2):

Depremin yaşamsal önemi olan bir olgu olduğu belirtilerek;

“Türkiye, sel, kuraklık, toprak kayması, çığ, orman yangınları, kar fırtınaları ve deprem felaketleri açısından riskli bir ülkedir. Türkiye aktif bir deprem bölgesi olan Alp-Himalaya kırık fay deprem hattı üzerinde yer alır. Gediz, Lice, Erzurum, Erzincan ve Dinar Depremleri birer örnektir. Bu depremler ile ortak eksiklik “Depremlere Dayanıklı Yapı Kodları”na uyulmamasıdır. Ulusal düzeyden, yerel düzeye her yerde afetlere hazırlıklı olma ve afet esnasında çalışmaları düzenleyen “Acil Durum Planları” oluşturulmalıdır. Deprem risk haritalarının güncelleştirilmesi ve inşaat sırasında kalite kontrollerin yapılması” önerilmiştir.

TMMOB 17 Ağustos 1999 - 12 Kasım 1999 Doğu Marmara Depremleri ve Türkiye Gerçeği Teknik Raporu’nda (Haziran 2000) aşağıdaki hususlar belirtilmiştir (3):

Bilim adamlarına, üniversitelere, meslek örgütlerine ve diğer toplumsal güçlere düşen görev; bir doğa olayı olan depremi felakete dönüştüren temel politikaların ve uygulamaların neler olduğunu, Marmara depreminde gözlemlenen “devletin yokluğunu” na neden olan politikaları, sistemin toplumsal ve insani sorunlar karşısında neden körleştiğini, deprem bölgesinin yapılanması ve risk altındaki bölgelerin depreme hazırlanması ile doğa olaylarının felakete dönüşmemesi için alınması gereken önlemlerin neler olması gerektiğini bıkmadan topluma binlerce kez anlatmak ve yapılması gerekenler konusunda topluma öncülük etmektir.

TMMOB, bilimsel ve teknik bir örgüt olarak, Türkiye’nin deprem gerçeğini sürekli vurgulamış, görüşlerini ve önerilerini kamuoyuna açıklamış, ülkeyi yönetenleri uyarmıştır. Ancak, yıllardır sesimize kulak verilmemiş, gerekli önlemler alınmamıştır.

Deprem vergileriyle toplanan paraların, dış ve iç kaynaklı deprem yardımları ve kamu kaynaklarının bir avuç azınlığa aktarılmasına devam ediliyor. Türkiye’yi soyup soğana çeviren ve doymak bilmeyen bir avuç rantçı, yağmacı, vurguncunun elleri her tarafa uzanıyor. Bu doymak bilmeyen eller, bütün bir toplumu yaşamın her alanında, sosyal, ekonomik ve siyasal bütün alanlarda yeni felaketlerin eşiğine taşımaya devam ediyor.

Ülkenin en önemli sanayi tesislerini yıllardan beri depremlerin olduğu bilinen bölgeye kuran, sanayinin ucuz emek depoları için insanların bölgeye akmasını teşvik eden, elverişsiz zeminleri, verimli tarım topraklarını iskâna açarak insanların hayatı ve parasıyla ödedikleri ve altında kaldıkları beton blokların dikilmesine seyirci kalan, kaçak yapılaşmayı teşvik eden sistem, bu felaketin sorumlularını yine ortaya çıkarmıyor. 

Sosyal devlet anlayışından uzaklaşılmış, ulusal kalkınma planlarından bölgesel ve kentsel ölçeğe kadar her düzeyde planlama disiplini ve düşüncesi de terk edilmiştir. 

Konut bir hizmet olmak yerine bir meta olarak kabul edildiği için, ülkemizdeki konut yapımı, özellikle arsa ve yapı stoğu açısından önemli bir rant ve yağma aracı haline getirilmiştir. 

TMMOB’nin çeşitli raporlarında belirtildiği gibi; İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Kocaeli, Diyarbakır gibi metropol kentler başta olmak üzere kentlerimizdeki yapı stoklarının yüzde 70’ini kaçak yapıların oluşturduğu kaçak kentler ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de ranta ve spekülasyona dayalı faaliyetin beslendiği temel kaynak, toprak konusunda izlenen politika ve uygulamalardır. Ülke-bölge-kent düzeyinde birbirine eşgüdümlü, birbirini destekleyen, bütünleyen, birbiriyle uyumlu toplum yararına işleyen bir toprak politikasının olmaması, denetimsiz ve kaçak yapılaşmanın temel nedenidir.

Demokrasiye ve planlamaya gereksinimi olmayan bu süreçte; planlı, dengeli, sağlıklı yaşam ve çalışma alanlarının kurulması ve bu sürece toplumun katılım ve denetimi sermaye çevreleri, hükümetler ve yerel 
yönetimlerce engellenmiş, TMMOB ve meslek örgütleri kamusal denetim sürecinin dışında tutulmuştur.

Planlama, imar ve uygulamaya ilişkin kararların alındığı süreçlerden halk dışlanmış, ranta ve spekülasyona uygun ortam hazırlanmıştır. Hukuksuzluk kural haline getirilmiş, kamusal görev ve denetimde merkezi ve yerel yönetimlerin kusurlu ve sorumlu olduğu gözler önüne serilmiştir. Bütün bu süreçlerde TMMOB’nin de içinde yer alması gereken kamusal denetim görevi engellenmiştir.

Öneriler:

1 - 17 Ağustos 1999’u unutmamalı, Türkiye’yi yeniden kurmalıyız,
2- Toprak ve Konut Politikaları, toplum yararına düzenlenmelidir,
3- Ulusal ve bölgesel planlama yapılmalıdır,
4- Bilimsel çalışmalara kaynak ayrılmalı, bilimsel veriler esas alınmalıdır,
5- Toplu ulaşım ve taşımacılık geliştirilmelidir,
6- Ulusal Enerji Politikaları geliştirilmelidir,
7- Depremin sorumluları için kamu davaları açılmalıdır,
8- İşlevsel deprem bütçe yönetimi oluşturulmalıdır,
9 - Deprem riski her geçen gün artan İstanbul’u, depreme hazırlamak için toplum olarak ayağa kalkmalı, finans kaynakları, öncelikle 1950’den bu yana İstanbul’un kentleşme ve sanayileşme sürecinden sermaye biriktiren güçlerin, bankaların, şirketlerin ve holdinglerin vergilendirilmesi yoluyla kamu maliyesince karşılanmalıdır

TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) İstanbul Şubesi`nin 1 Ekim 2016 tarihinde düzenlediği “Afetlerde Haberleşme ve Elektrik” Paneli’nde (4): 

Toplumda afet bilincinin oluşturulması ve bilimin yol göstericiliğinde gerekli önlemlerin alınması ile sel, deprem ve toprak kayması gibi olayların afetlere dönüşmesinin engellenebileceği vurgulanarak, aşağıdaki konular dile getirilerek, bilim insanları ve uzmanların sunumları ile görüş ve önerileri kamuoyu ile paylaşılmıştır.

- Afetlerde haberleşme ve elektrik konusunda yaşanan derin sorunlar bulunduğu, ülke ve toplum olarak bu yıkımlardan en az zararla çıkılabilmesi için alınması gereken önlemler konusunun yıllardır acil gündemler içinde yer aldığı, 

- Türkiye`de sık sık yaşanan başta deprem olmak üzere kuraklık, sel, fırtına vb. doğa olayları sonrasında, çoğunlukla kaçak yapılaşma, sağlıksız kentleşme, jeolojik altyapıdan söz edilirken, erken uyarı sistemleri ve afet sonrasında mal ve can kaybının en aza indirilmesi açısından büyük önem taşıyan haberleşme ve elektrik konusunun ihmal edildiği,

- Tüm afetlerin bütünlüklü bir plan içinde ele alınması ve gerekli önlemlerin toplumun bütün kesimleriyle birlikte ortak bir strateji içinde değerlendirilerek hayata geçirilmesi, , yıkıcı etkilerinden kurtulmak veya bunların toplum üzerindeki etkilerini en aza indirmek için araştırmalar yapılması, planlar geliştirilmesi ve bunların uygulamaya konulması yönünde devlet kurumlarından sivil toplum kesimlerine kadar her türlü gücün koordineli olarak etkin hale getirilmesi,

- Afetlerin önlenmesi ve zararlarının azaltılabilmesi için, afete yol açabilecek tehlike ve risklerin iyi bilinmesini, bu tehlike ve risklerin olaylar meydana gelmeden önce önlemlerinin alınmasını, en akılcı yol ve 
yöntemlerle yıkımların ortadan kaldırılmasını veya yol açabilecekleri olumsuz etkilerin azaltılmasını sağlamak üzere hayata geçirilecek topyekûn bir mücadele olduğu belirtilmiştir.

- Üniversiteler, bilim çevreleri, meslek odaları ve konuya duyarlı medya organlarının gerek Marmara depreminden gerekse diğer afetlerden sonra yıllardır ısrarla gündeme getirdiği sorunların çözümü doğrultusunda adım atmayan siyasi iktidarların, kaçak yapılaşmadan, sağlıksız kentleşmeden, mühendislik hizmeti almadan yapı üretilmesinden, afete hazırlık bilincinin eksik kalmasından birinci derecede sorumlu olduğu hatırlatılmıştır. 

- 1999 Marmara depreminin ardından 12 yıl sonra meydana gelen Van depreminde aynı yıkım sonuçlarıyla yüz yüze gelindiği anımsatılmış, 1999 depreminden sonra haberleşme faturaları üzerinden toplanarak deprem fonuna aktarılan kaynağın da nereye harcandığı sorulmuştur.

- Elektrik kadar haberleşmenin de doğal afetler sırasında özellikle insan hayatının kurtarılması açısından birincil öneme sahip olduğuna işaret edilerek, öncelikle haberleşme sisteminin kamuoyunu uyarıcı ve bilgilendirici amaçla çalışır olması gerekmektedir. Doğal afet sonrasında arama kurtarma çalışmalarında haberleşme ve iletişimin sürdürülebilmesi, kesintisiz haberleşme ağlarının oluşturulması ve hazır bulundurulması gerekliliği ifade edilmiştir.

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu İstanbul Deprem Raporu’nda (5) (16.08.2017) sonuç olarak:

“17 Ağustos Marmara depremi, yaşattığı acı deneyimlerle bizi her an bir depremle karşılaşacakmış gibi hazır olmaya çağırıyor. Alınması gereken önlemlerin yanı sıra deprem ve afetlerdeki yıkımın ve can kaybının en 
az düzeyde atlatılabilmesinin geçerli ülke politikalarından vazgeçilmesiyle mümkün olacağını savunuyoruz. Buradan hareketle taleplerimiz; 

• Enerji ve iletişim alanları, stratejik ve kamusal yaşam alanları olarak ele alınmalı ve ekonomik zorunluluklara ve projeksiyonlara terk edilmemelidir. 

• Enerji ve haberleşme sektörlerinde özelleştirmeler sonrasında ortaya çıkan dağınıklık ve plansızlık, toplumsal gereksinimler ve zorunluluklar çerçevesinden yeniden organize edilmeli ve ivedi olarak yeniden kamusallaştırılmalıdır. 

• Afetlere karşı gereksinim ve hazırlıkların ivedi olarak uygulamaya sokulması için devlet tarafından kurulan AFAD’ın hazırladığı “Türkiye Afet Müdahale Planı” bütün mesleki ve toplumsal, sivil kurumların katılımıyla düzenli olarak gözden geçirilerek güncellenmelidir. 

• Afet müdahale birimleri içinde bütün taraf kurum ve kuruluşların düzenli ve etkili olarak, öngörülen önlem ve yaptırımların gerek idari gerekse mali planlar içinde öncelikli olarak yer almalıdır.

• İmar Yasası’ndan kentsel dönüşüme, yeşil alanların yönetiminden kent yaşamıyla ilgili bütün düzenlemelere kadar her türlü mevzuat, “Türkiye Afet Müdahale Planı” çerçevesinde yeniden gözden geçirilmelidir. 

• Toplumsal yaşamın sürdürülebilirliği ve temel yaşam alanlarının kamu çıkarı doğrultusunda yeniden organize edilmeli ve bu bilimsel bir bakış açısıyla hayata geçirilmeli.” yazılıdır.

TMMOB tarafından 20, 21, 22 Nisan 2022 tarihlerinde gerçekleştirilen Afet Sempozyumu’nun 10 Mayıs 2022 tarihinde yayımlanan sonuç bildirgesinde aşağıdaki hususların altı bir kez daha çizilmiştir (6):

Deprem, kuraklık, sel, taşkın, çığ, heyelan ve fırtınalar “doğal olaylar” olup yüzyıllardır dünyanın her bölgesinde yaşanmaktadır ve dünya var oldukça da yaşanacaktır. Bu doğa olaylarının afete dönüşmesi ise doğal bir olay değil, insanın doğaya olumsuz müdahalelerinin bir sonucudur.

Doğa katliamları devam ettikçe, tarım alanlarımız, meralarımız, derelerimiz, ormanlarımız, kıyılarımız ve kentlerimiz rant ve talan politikalarına teslim edilerek yağmalandığı sürece, doğa olaylarının afete  dönüşmesi kaçınılmazdır.

TMMOB, yakıcı ve yıkıcı etkileri olan afetler konusunda mesleki bilgi ve birikimlerini kullanarak birçok kurum ve kuruluşla iş birliği içerisinde geçmişten bu yana pek çok etkinlik düzenlemiş, raporlar hazırlamış ve 
çalışmalarını kamuoyuyla paylaşmıştır. 

Bilim insanlarının, TMMOB ve odalarının uyarılarına kulak asmadan yapılan her uygulama, felaket olarak bize geri dönmektedir. Bu felaket kimi zaman durduk yere yıkılan bir apartman, kimi zaman sular altında kalan bir yerleşim yeri, kimi zaman yanan ormanlarımız olmaktadır.

TMMOB olarak, yaptığımız basın açıklamalarında, düzenlediğimiz kongre ve sempozyumlarda, hazırladığımız raporlarda sürekli olarak kamu yararının, kamusal varlıkların, kamucu bakış açısının öneminin altını çizmeye çalışıyoruz.

Ülkemizde afet denildiğinde akla ilk olarak depremler gelmekte, sıklıkla karşılaşılan diğer afetler göz ardı edilmektedir. Oysa aynı oranlarda olmasa bile sel, heyelan, yangın, fırtına gibi doğa olayları da önemli ölçüde can ve mal kaybına yol açmakta, deprem karşındaki çaresizliğin bir benzeri, yangınlar, seller ve taşkınlar karşısında da kendisini göstermektedir. 

Sempozyumda afetin depremlerle sınırlı olmadığının altı çizilecek, farklı nedenlerden kaynaklanan sorunlara, daha geniş bir yelpazede çözümler aranmıştır. 

Sempozyumun hazırlık çalışmaları sırasında afetlere neden olan doğa olayları temel olarak “jeolojik”, “hidrolojik” ve “meteorolojik” kökenli doğa olayları olarak sınıflandırılmış; doğa olaylarının birer afete dönüşmesine neden olan süreçler ve bu süreçlerin insan odaklı biçimde yönetimi ele alınmaya çalışılmıştır. Afet Yönetimi, Afet ve Acil Durum Hazırlığı, Planlama, Uygulama ve Denetim, Kurumsal ve Örgütsel Çalışmalar, Mevzuat ve Hukuksal Boyut, Eğitim, Afetlerin Ekonomi-Politiği, 

Afetlerin Sosyal Boyutları gibi çok farklı konu başlıkları sempozyumun temel konu başlıkları haline dönüştürülmüştür.

Afetlerin çok kaynaklı doğası ve afet yönetim süreçlerinin çok katmanlı yapısı farklı meslek disiplinlerinin iş birliğini zorunlu kılmaktadır. Bu işbirliği sadece mühendislik, mimarlık, şehir plancılığı ile de sınırlı kalmamakta, arama kurtarma hizmetlerinden halk sağlığına, eğitim politikalarından sosyal hizmetlere kadar uzanan çok daha geniş bir alanı kapsamaktadır. Toplumun tümünün afete hazırlıklı olması için kurumsal, hukuki ve yapısal düzenlemeleri de içerecek bütünlüklü bir yaklaşım geliştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

Genel ekonomik yönelim, kamunun küçültülmesi, kamusal harcama ve yatırımların aşağıya çekilmesi doğrultusunda olduğu sürece, afete ve afet sonrasına hazırlık süreciyle ilgili kamu yönetiminin  sorumluluğunu yerine getirmesini beklemek hayalcilikten öte anlam taşımamaktadır. 

Kamunun tasfiyesi, sosyal devlet uygulamalarının neredeyse sıfır düzeyine çekilmesi yeni liberal politikaların bir dayatmasıdır ki, ne yazık ki bugün ülkemizin kaderini bu dayatma belirlemektedir.

Burada ortaya çıkan görüşlerin sadece fikri düzeyde kalmaması, hem merkezi yönetim hem de yerel yönetimler tarafından projelendirilerek hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Afetlere karşı gereken önlemlerin alınması, sağlıklı, insanca bir yaşam ve çevre için, ilgili tüm mevzuatın TMMOB ve bağlı odalar, üniversiteler ve ilgili kesimlerin katılımıyla düzenlenmesi gerekmektedir.

TMMOB 47. Olağan Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi’nde (26–29 Mayıs 2022) (7):

“Ülkemizin çeşitli yerlerinde yaşanan ve afete dönüşen doğa olaylarının yarattığı yıkım ve can kayıpları giderek artmaktadır. Yaşadığımız son sel felaketlerinin temel nedenleri, iklim değişikliğinden ziyade, insan kaynaklı doğa tahribatları, yanlış su politikaları, HES’ler, plansız ve çarpık kentleşme, yetersiz altyapı ile merkezi ve yerel yönetimlerin kentleri rant politikalarına teslim etmesidir” ifadesi yer almaktadır.

TMMOB ve bağlı Odaların 20 Şubat 2023 tarihinde kamuoyuna duyurdukları ortak basın açıklamasında, aşağıdaki öneriler tekrar edilmiştir (8):

Hukuksal süreç tamamlanmadan acelece yapılan enkaz kaldırma işlemlerinin delillerin karartılmasına neden olacağının bilinmesi gereklidir. Bazı yıkıntıların sürecin unutulmaması için açık hava müzesi olarak korunması gerekir. Yıkıntıların gerekli yer tespiti ve çalışmalar yapılmadan gelişigüzel depolanmasının önüne geçilmeli, bu alanlar özellikle içme suyu toplama havzası içerisinde olmamalıdır.

Özellikle yıkımın kent ölçeğinde yaşandığı illerimizde parçacı çözümler yerine bütüncül çözümlerin ortaya konulması zorunluluktur. Kentsel ve kırsal alanlar sadece konutlardan ibaret olmayıp, ticaret, tarım, sanayi, eğitim, ulaşım, enerji, turizm, iletişim gibi birçok sektör ve altyapı hizmetini içerisinde barındıran alanlardır. Dolayısıyla bu yerleşimlerin yeniden inşa sürecinde ilgili tüm meslek alanlarının sürece katkı sunması aklın ve bilimin gereğidir ve bu çalışmaların öncelikli olarak altyapı tasarımından (ulaşım, elektrik, doğalgaz vb.) başlanarak yapılması gerekmektedir.

Seçilecek alaların; iklim özellikleri de dikkate alınarak; jeolojik ve hidrolojik kökenli afetler ile meteorolojik kökenli afetlere uğrama riski bulunan alanlardan uzak olması gerekmektedir. Yani fay zonlarının deformasyon zonları ile depremler sonucu meydana gelen sıvılaşma, yanal yayılma gibi etkilere açık olmayan heyelan, kaya düşmesi, oturma, çökme, obruk oluşumu, tıbbi jeoloji kökenli riskleri içermeyen ve sel, taşkın, çığ düşmesi gibi jeolojik ve hidrolojik kökenli afetler ile fırtına, hortum, kum fırtınası gibi meteorolojik kökenli afetlere maruz kalabilecek alanlar olmamasına dikkat edilmesi önemlidir. Ayrıca seçilen yerlerin kentin sahip olduğu yeraltı ve yüzey su kaynakların beslenme alanları ile jeotermal, maden jeolojik miras niteliğindeki alanları da dikkate alacak ve koruyacak şekilde mevcut alanlarla nasıl bir entegrasyonun sağlanması gerektiği hususları da dikkate alınarak yer seçimlerin yapılması gerekmektedir. Daha öz bir ifade ile yeniden inşa sürecinde yapılacak olan çalışmalar bütüncül bir afet önleme politikasını mutlaka içerisinde barındırmalıdır. 

Yıkım gören illerimizin aynı zamanda tarım ve sanayi anlamında ciddi değer yaratan illerimiz olduğu gerçeğinden hareketle, bu illerde yeni gelişim alanları dâhil olmak üzere her türlü sektörel konuda tüm meslek odalarının bugüne kadarki bilgi birikimlerinden, en geniş katılımla faydalanılmasının en doğru yaklaşım olacağı açık bir gerçekliktir.

Uygun yer seçim kararları ile birlikte depremlere kurban vermeyeceğimiz, kayıpsız bir bina güvenlik sisteminin kurulması ve bu amaca uygun malzeme, etüt, proje, uygulama ve denetim mekanizmasının acilen kurulması da temel beklentimizdir.

Kaynakça

(1) TMMMOB Web Sayfası

(2) TMMOB Demokrasi Kurultayı Sonuç Bildirgesi 21 Mayıs 1998 (TMMOB Demokrasi Kurultayı 13-14 Aralık 1997 ve 21 Mayıs 1998 tarihlerinde yapılmıştır)

(3) TMMOB 17 Ağustos1999- 12 Kasım 1999 Doğu Marmara Depremleri ve Türkiye Gerçeği Teknik Rapor Dizisi 2 (Haziran 2000)

(4) TMMOB EMO İst. Şb. Afetlerde Haberleşme ve Elektrik PANEL (1 Ekim 2016 (EMO Yayın No: TY/2016/568, Yayın Tarihi: Kasım 2016)

(5) TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu İstanbul Deprem Raporu 16.08.2017

(6) TMMOB Afet Sempozyumu Sonuç Bildirgesi 10 Mayıs 2022 (20, 21, 22 Nisan 2022 tarihlerinde gerçekleştirilmiştir.

(7) TMMOB 47. Olağan genel kurulu sonuç bildirgesi (26–29 Mayıs 2022)

(8) TMMOB ve bağlı Odalar “Deprem Bölgelerinde Her Türlü Müdahale Bilimi, Tekniği

7) Türkiye’de 6 Şubat 2023 sonrasında gerçekten bir deprem bilinci sıçraması olacak mıdır? 6 Şubat depremi İstanbul depremi gibi beklenen depremlere hazırlığı etkileyecek mi? 

Doç. Dr. Savaş Karabulut (Gebze Teknik Üniversitesi Mühendislik Fak. İnşaat Mühendisliği Bölümü, Jeofizik Mühendisi, Deprem Bilimci)

Bugün 1939 ve 1999 depremlerinin yaşattığı yıkım ortadayken, yani sırasıyla 84 ve 24 yıl önce meydana gelmiş afetin etkilerine karşı bu kadar vurdumduymaz davranılmasaydı, 6 Şubat depremlerinde bu denli büyük bir katastrof yaşanmazdı. Oysa her depreme bir milat olarak bakılıp, deprem öncesinde hazırlıklar buna uygun bir şekilde yapılsaydı, coğrafyamızda ilk depremin ilk nedeni olarak görülen “öküzün kafasını sallaması” süreciyle, günümüzde “kader” olarak ilan arasında bir yaşanırdı. Marmara Denizi içinde meydana gelecek deprem(lerin) etkilerini bırakın ortadan kaldırmayı, minimize edecek bir durum hala yaratılmamıştır. Deprem nedeniyle yaşanacak kayıpların faturası ise yaşamını kaybedenlere ödetilmektedir. Bir bedel ödemesi gereken var ise o da bu yıkımların sorumlusu olan yönetemeyenlerdir. Yasal altlığı hazır olan, her türlü planı kâğıt üstünde ortaya serilen doğal tehlikelere karşı uygulamada bir adım ise hala “yeterince” atılamamaktadır. Marmara Denizi depremlerinde yaşanacak kayıp, 06 Şubat depremlerinde yaşanın minimum çarpı yüz (100) katı kadar olacaktır. Bu ise milenyumun en büyük yıkımı olmakla kalmayıp, Cumhuriyetin enkaz altında kaldığı bir durumu yaratacaktır.

8) Bilim yerine yüce güçlere ve kadere inanan ve dini yakınlık üzerinden siyasi konumunu belirleyen gruplar üzerinde bu depremin olumlu etkisi olur mu?

Orhan Gökdemir Gazeteci - Yazar

Depremin ardından ortalıkta görünmeyen devlet ve yöneticileri iş işten geçtikten sonra bölgeye koştu. İş işten geçtiği için durumu kader-kısmetle açıklamaya mecbur kaldılar.

AKP Cumhurbaşkanı bir afetzedeyi, “Bunlar kader planının içerisinde olan şeyler” diye avutmaya yeltendi örneğin. Yani tanrı her “kulu” için ayrı bir plan yapıyor, o plan uyarınca bazılarının evini başına yıkıyor, ezilerek ölmesine neden oluyordu. Geride kalanlara, plan ilahi olduğundan, katlanmaktan başka çare kalmıyordu haliyle.

Yaygın bir “inanç” bu. Hatta “İslam dünyası” dışında da taraftarları var. İsrail Hahambaşılık Konseyi üyesi Rabbi İsmail Eliyahu, son depremi “ilahi bir ceza” olarak niteledi, “Tanrı, çevremizde bizi işgal ederek denize dökmek isteyen tüm milletleri cezalandırıyor” dedi. İnanç farklı, tanrı farklı, plan farklı ama sonuç aynıydı. Filmin sonunda ölenler hep fukara halk oluyordu.

Yabancımız değil bu. 1999 depremi Marmara bölgesini vurduğunda üniversiteler türban sorunu tartışmasıyla çalkalanıyordu. İstanbul Üniversitesi önünde gösteri yapan türbanlı bir kadın bunu fırsat bilip “7,4 yetmedi mi?” diye pankart açmıştı, oradan aşinayız plana. Deprem bölgesinde yaşayanların tümünün türban-din karşıtı kâfirler olduğunu varsayan, mantığı kadar imlası da bozuk bir pankarttı bu. Ama gelin görün ki deprem Düzce gibi muhafazakâr yerleşimleri de düzleyip geçmişti. Yobaz istediğini görür, istediğini seçer alır olaylar arasından. Kaldı ki bir tanrının böyle dünyevi sorunlarda karşı tarafa yıldırımlarını veya depremlerini göndererek taraf olacağını sanmak çocukça bir inanıştır.

Tanrılar ayrı ama doğanın, üzerinde yaşayanların dinsel inançları ile ilgilendiği görülmemiştir. Yer kabuğu hareket eder, gerilim üretir, kırılır, enerjiye dönüşür, açığa çıkar potansiyel güçleri. Üzerine dayanıksız, kuralsız, bilimsiz barınak yaptıysan başka şeylerle birlikte seni de yıkıp geçer haliyle. Doğa işini görürken senin de işini görmüş olur özetle. Planı, ilahı yoktur, o yıkıcı güç doğaldır.

Marifet yıkımını tanrıya bağlamak değil, sınıfa bağlamaktadır. Depremin vurduğu herhangi bir patron da yüksek zengin de yoktur. Hep yoksullar ölüyorsa sonuçta, hepimizi kapsayan bir kader planı değil, sadece yoksulları vuran bir keder planıdır bu.

Peki, neden böyle işliyor, böyle sonuçlanıyor plan? Bir yağma düzeni yürürlüktedir çünkü. İnanılmaz bir zenginlik inanılmaz bir yoksulluktan beslenerek sınırsızca büyümektedir. Kapitalizmdir bu evet ama arkasında onu daha dayanılmaz ve daha ölçüsüz kılan bir gerici rejim vardır. Öyle ki, depremin yerle bir ettiği İskenderun’da, bundan tam bir yıl önce, bölgeyi afet riski altındaki alan ilan eden kararın Cumhurbaşkanı tarafından bir kararnameyle kaldırıldığı anlaşıldı örneğin. Eğer bu karar kaldırılmasaydı, bölgedeki evlerin boşaltılıp kontrollü bir biçimde yıkılması gerekiyordu. Kararname ile yıkım durduruldu, deprem geldi içinde oturanlarla birlikte yıktı bölgeyi.

Bu kararı veren Cumhurbaşkanı depremin ardından partisinin MYK’sına başkanlık ediyordu. Depremin yıktığı bölgeleri görüşecekleri o toplantıda Kalyon İnşaat’ın sahibi Cemal Kalyoncu da hazır bulundu. Haberlere göre Cumhurbaşkanı, partisinin ayrıcalıklı müteahhidine deprem bölgesindeki konteyner kentlerin kurulmasında ve konutların inşasında aktif rol alması talimatı vermişti. Yıkıldıysa yaparlar, büyük fırsattır. Ölen ölür, tanrıdandır. Kalanlardan hızla yeni kârlar elde etmek gerekir. Deprem veya afet kapitalizmidir, yoksul ölümlerinden beslenir.

Bu yıkım bir gerçeği daha ortaya çıkardı; ülkede din çok ama ahlak hiç yoktur. Büyük zenginleri topladılar, sadaka şovu yaptırdılar canlı yayında. Ücretin asgari ücrete eşitlendiği bir düzende milyonlar, milyarlar havada uçuştu. Üç milyar sadaka verene 6 milyar teşvik verdiler aynı gece. Kamu bankalarını usulüne uygun soyanlar iyilik kuyruğuna girdi sırıtarak. Sonradan o gece vaat ettikleri paraları vermekten imtina ettikleri anlaşıldı üstelik.

Ama halk her şeye rağmen ayakta kaldı. Ekmeği hep birlikte eşit bölüştü geride kalanlarla. İnşaat işçileri ve madenciler, itfaiyeciler, temizlik işçileri, sağlık emekçileri, eczacılar koştu yardıma ilk. Komünistler ve sosyalistler organize etti alanı. Piyasa toplumunun yıkımında eşitlikçi bir toplumun ışıltısı görüldü. 

Demek ki ölüm varsa mücadele de olur, başkaldırır ezilenler eninde sonunda. Gericilikten, vahşi kapitalizmden, kan emici patronlar sınıfından kurtulmak için ileri atılır. Nitekim “kader-kısmet” yaklaşımına halkın tepkisi de sert oldu. AKP yöneticileri gittikleri her yerde yuhalandılar. Halk kendine öte dünyayı salık verenleri değil, yardıma koşanları önemsiyordu artık. 

Böyle olduğu için Tayyip Erdoğan’ın “kader planı” sözünü Diyanet de tekzip etmek zorunda kaldı. Erdoğan, daha önce Bartın’ın Amasra ilçesindeki maden faciası için kullandığı “kader planı” tanımını, merkez üssü Kahramanmaraş olan depremlerin ardından bir depremzedeye karşı kullanmış, “bunlar kader planının içerisinde olan şeyler” demişti. Bu açıklamaya Diyanet’in ilgili kurulundan da üstü kapalı olarak tepki geldi. Diyanet, “afetleri ve meydana gelen acı neticelerini, insanın irade ve sorumluluğunu yok sayarak ve de tamamen kaderci bir anlayışla değerlendirmek ve açıklamak bizim inancımıza uygun değildir” dedi. 

Halk da “nerede bu tanrı” diye sormadı, “nerede bu devlet” diye sordu. Bunlar halkın işi kader-kısmete bağlamadığının delili. Hatta bu, iktidarda belli bir paniğe de yol açtı. Bütün dini yardım kuruluşlarını, Kızılay ve AFAD’a yedekleyerek deprem bölgesine yönlendirmesi de bu paniğin sonucu. Ne kadar etkili oldukları ise zamanla anlaşılacak.

9) Belediyeler afetin hazırlanmasında nasıl bir rol oynadı? Yerel yönetimlerin Afet yönetimin planlama, hazırlık ve önlem aşamasındaki rolü neydi, ne ölçüde yerine getirildi? Yerel yönetimleri devreye sokmayan, hatta engelleyen bir afetle mücadele anlayışı olabilir mi? 

Turgay Develi (Gazeteci)

Kahramanmaraş merkezli 11 ili kapsayan ve resmi rakamlarda dahi 50 binin üzerinde can, 100 milyar dolardan fazla maddi kayba yol açan deprem bir doğa olayıdır; ancak sebep olduğu yıkımı yaratan, bilim ve aklı devre dışı bırakarak yalnızca maddi çıkar peşinde koşan piyasa düzenidir. 

Bilahare Kastamonu ve depremin vurduğu Şanlıurfa’da yaşanan sel baskınları önlenebilir; Soma, Amasya ve Zonguldak madenlerindeki göçük ve yangınlar da yaşanmayabilirdi. 

Yaşanan doğal afetlerin bu derece yıkımlara sebep olmasının nedeni imar ve iskan süreçlerinde arazi yapısının ve mühendislik kaidelerinin dikkate alınmaması; ormanlar ve meraların yağmalanması; HES’ler eliyle su yataklarının, akarsuların yer ve yönlerinin değiştirilmesi; maden arama ve çıkarma işlemleri sırasında daha önce meydana gelen göçük ve grizu patlamalarından ders çıkarıl(a) maması… Geçmişte yaşananlarla biriken tecrübeleri ve bilimin yol göstericiliğinde geliştirilen kuralları, insanı ve doğayı koruyacak şekilde uygulayabilseydik, bugün fıtrat, kader, alın yazısı diyerek gözyaşı dökülen olaylar hiç yaşanmayabilir veya bu kadar yıkıcı olmayabilirdi. 

11 ilin coğrafyasına yayılan ve büyük bir yıkıma yol açan depremin ardından göçük altında kalan her canlının oradan sağ çıkarılabilmesi için dakikalar bile değerli iken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Adıyaman’daki bir konuşmasında ‘Geç kaldık’ açıklamasında bulunması, arama ve kurtarma çalışmalarında başarısızlığın itirafı anlamına geliyor. 

Peki, doğal afete engel olamıyorsak, yıkıcılığını en aza indirmek için ne yapılması gerekiyor? 

Bu sorunun cevabı iki aşamada incelenebilir:

1- Muhtemel bir afette meydana gelebilecek hasarı en aza indirecek yapısal önlemleri almaya yönelik planlama ve hazırlık aşaması. 

2- Afet sonrası arama, kurtarma, barınma ve afetzedelerin diğer ihtiyaçlarının giderilmesi aşaması.

Bu bölümde incelenecek olan yerel yönetimlere gelmeden önce, her iki aşamada da birinci derecede sorumluluğun hiç kuşkusuz yasa yapıcı TBMM’de olduğunun altını çizmek gerekiyor. İkinci derecede sorumluluk ise çıkan yasaların uygulaması için teşkilatlanmış olan, yönetmelik ve genelgeler eliyle bu mekanizmayı çalıştıracak kuvvete sahip olan Hükümet, Bakanlıklar, Genel Müdürlükler ve taşra teşkilatı ile merkezi yönetim.

Önleyici tedbirleri almak adına yapılacak tüm hazırlıkların yanında, yaşanacak bir afet sonrasında can kayıplarının en aza indirilmesi için arama ve kurtarma faaliyetlerinden sorumlu olan AFAD ve yıkımın yaşandığı bölgelerde kurtulanların yaşamlarını sürdürecek şekilde barınma ve beslenme gereksinimlerini karşılayacak insani yardımlar için kurulu KIZILAY’ın denetimi ve yönetimi de merkezi hükümetin kontrolünde.

Bu denli bir yıkım ile karşılaşmamak için yapılması gerekenleri düzenleyen yasalarla bunları uygulayan ve denetleyen bir mekanizma kâğıt üzerinde kurulu. Ama bu karşılaştığımız sonucu değiştir(e)medi.

Doğal afetler sonrasında arama, kurtarma, barınma ve yaşamı sürdürmek için asli sorumluluk merkezi idare ve onun yetkisini kullanan kurum ve kuruluşlarda olsa da; yerel yönetimlerin bu yöndeki organizasyon kapasiteleri ile yapabileceklerini engelleyen herhangi bir mevzuat yok.

Yerel yönetimleri engelleyen herhangi bir mevzuat olmamasının yanında, yerel yönetimlerin birbirlerinden ve merkezden bağımsız örgütlenebilme ve hareket edebilme kapasitesine sahip olması, bunun yanında farklı afet bölgelerine coğrafi yakınlık avantajına sahip olabilmeleri sebebiyle doğal afet sonrası müdahalelerinin bilakis teşvik edilmesi gerektiği aşikar.

Yerel yönetimlerin Kahramanmaraş depremi özelinde ve genel olarak yaşanan doğal afetlerdeki rolü incelenirken esas üzerinde durulması gereken konu ise yaşanan yıkımda oynadıkları önemli rol olmalıdır.

Büyükşehir yasası ile o illerdeki köylerin dahi mahalle statüsüne geçirilmesi ve sonrasında yapılan imar düzenlemelerinin, inşaat izin ve denetimlerinin belediyeler eliyle yürütülmesi nedeniyle depremle yıkılan yüzbinlerce binanın sorumluluğunda aslan payının belediyelerde olduğu söylenebilir.

Konuyu yasa maddelerine, genelge ve yönetmelik içeriklerine boğmadan belirtmek gerekirse, imar planlarının ve inşa edilecek bir binanın yer seçiminin yapılmasıyla başlamak üzere imara uygunluk, zemin etüdünün yapılıp yapılmadığı, proje, zeminin projeye uygunluğu ve sonrasında ve iskân aşamasına kadar geçilen tüm merhalelerde birinci derecede sorumluluk yapı denetim firması ile birlikte yapı denetim firmasının da üstünde yer alıp onu da denetleme yetkisi bulunan yerel yönetimlerde.

Binanın hangi tarihte yapıldığı, yapım aşamasında hangi mevzuat hükümlerinin geçerli olduğu gibi detaylara takılmadan söyleyebiliriz ki belediyeler, depremle yıkılan binalardan en az bu binaları yapan müteahhitler kadar, hatta belki daha da fazla sorumludur.

Her ne kadar sorunluluğun büyük kısmı yerel yönetimlere ait olsa da, bina stoku güvenliği konusu merkezi yönetimden başlayıp yerel yönetimlere, yapı denetim şirketlerine, müteahhitlere ve inşaat sektörünü besleyen tedarik zincirine kadar geniş bir yelpazeyi içine almaktadır. Dolayısıyla yerel yönetimler eliyle yürütülen izin ve denetim süreçleri kusursuz yürüse dahi, zincirin geri kalan tüm halkalarının da sorumluluk ve yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde doğal afetlere karşı hazırlıklı olunabilmesi mümkün değil.

Bunun örneğini şu şekilde verebiliriz:

Bir bina için seçilen yerin doğru, zemin etüdünün de temiz olduğunu varsayalım. Mimari projeye uygun betonarme statik hesabı doğru şekilde yapılmış, binanın ayakta kalabilmesi için gereken demir ve beton özellikleri de belirtilmiş. Müteahhitin de eksik malzeme kullanmadığını, binanın statik hesaplarına uygun olarak alması ve bağlatması gereken demiri kullandığını düşünelim.

Tüm bunlar dahi bir binayı güvenli yapmaya yetmiyor. Zira daha önce kamunun elinde olan demir çelik fabrikaları, üretimlerini demirin çekme kapasitesini belirleyen cevheri standartlara göre kullanıyordu. Günümüzde ise özel haddehaneler, örneğin depremde yıkılan binalardan toplanan hurda demirleri kiloyla alıp fırınlarda eriterek, kalitesini de özel laboratuvarlarda usule aykırı olarak tescil ettirerek piyasaya sürebiliyor. Bu haddehanelerden alınmış demirin kalitesi düşük olabiliyor ve dolayısıyla her işlemi standartlara uygun yapılmış bir bina, sadece demirin çekme kalitesi (müteahhidin bilgisi dışında) düşük olduğundan, depreme dahi gerek kalmadan yıkılabiliyor. 

Devam edelim. 

Demirin kalitesinde ve projeye göre bağlanmasında da sorun olmadığını varsayalım. Demir bağlandıktan sonra istenilen direnç kapasitesinde beton dökülmesi için proje standartlarında ve istenen kalitede beton sipariş edilse dahi uygulamada eksiklikler yaşanabiliyor. Hazır betonun C-30 olması gereken seviyesi, özellikle belli kat seviyesi üzerindeki binalara betonu çıkarmakta mikserin gücü yetmediğinde ya da üretim yeriyle binanın yapıldığı alanın uzaklığı nedeniyle harç malzemesi katlara taşınıp orada suyla karıştırıldığında, betonun kıvamında değişiklikler olabiliyor. (Bu nedenle özellikle İstanbul’da beton taşıyıcısı mikser kamyonlarının yol açtığı kazalar hafızalardadır). 

Bu gibi durumlarda beton döküm sorumlusu (inşaat ustası) yukarıdan aşağıya doğru belli bir kıvamda akması gereken betonun kolonlara yerleşmesini kolaylaştırmak adına tazyikli su kullandığında ya da kuru olarak hazırlanan betonun su seviyesini doğru ayarlayamadığı zamanlarda, betonun istenilen direnç üretmesi mümkün olmuyor ve C-30 seviyesinde olması gereken betonun direnci, kullanılan suyun seviyesine göre ilk sarsıntıda dahi yıkıma neden olacak seviyelere düşebiliyor.

Buraya kadar olan bütün olasılıklarda müteahhidin çizilen projeye ve yapılan hesaplamalara birebir uygun davrandığı halde kendisinin iradesi dışında yaşanan gelişmeler nedeniyle binasının daha üretim aşamasında sorunlu olması mümkün olabiliyor.

1999 Gölcük depremi sonrasında inşaat sahasında denetim mekanizmasını bir zincir haline getirerek tüm bu yapı sisteminin mevzuata uygunluğunu denetlemek için oluşturulan yapı denetim şirketleri de binaların sağlamlığını güvence altına alamadı. Bunun önündeki en büyük engellerden birisi olarak yapı denetim firmalarının, inşaatların üretimi sırasında sahada olması gereken kadar teknik eleman istihdam edecek kadar gelir elde edememesi gösteriliyor. İnşaatların yapım aşamasında sahada olması gereken teknik elemanların aslında hiç var olmadığı, yalnızca evrak üzerinde imza atarak denetimlerin yapılmış gibi gösterildiği, bu şekilde yapı denetim firmalarının maliyetleri düşürme yoluna gittiği bilinen gerçekler. Keza inşaat şirketleriyle ‘dostça’ ilişkileri olan yapı denetim firmalarının varlığı da herkesin bildiği sırlar arasında…

Yapı denetim şirketi inşaatları, belediyeler de yapı denetim şirketlerini denetliyor olsa da; ne yapı denetim şirketi, ne müteahhit ne de teknik elaman, demirin nereden geldiğini, kendilerine gösterilen analiz sonuçlarının doğruluğunu sorgulamadan alınan fatura ve laboratuvar sonuçlarını dosyaya ekleyip geçiyor ve dolayısıyla kağıt üzerinde kusursuz, pratikte ise çürük bir konut stokunun yaratılmasını sağlıyor.

Her deprem sonucu linç edilen müteahhitler olsa da yıkılan binaların sorumluluğu zincirleme olarak binaların projesini çizen, demirinin çekme kapasitesini ölçen, betonun standardını tutturması gereken tüm aktörlere ve en çok da tüm bunların denetimini yapması gereken yerel yönetimlere ait.

Belediyelerin izin vermediği ya da göz yummadığı hiçbir binanın temeli dahi atılamaz. Ülkemizin bütün şehir, ilçe ve mahallelerinde binaların büyük bölümünün kaçak ya da iskân alınamayacak kadar muvazaalı olmasının yine tek nedeni ise yerel yönetimlerin merkezinde bulunduğu haksız çıkara dayalı kirli ilişkiler.

Sonuç olarak; yapı stokunun neredeyse çoğu standartlara uyulmadığı için iskân alamayan yapılardan oluşan ve yine büyük bir bölümü de denetim mekanizmasının körleştirilmesi nedeniyle kusurlu olma ihtimali çok yüksek olan ülkemizde yeni bir deprem olma olasılığı her geçen gün daha da yaklaşırken, tüm imar mekanizmasını bir servet biriktirme aracı olarak kullanan siyasetçilerin ve siyasetin, onlar tarafından beslenen ve onları besleyen yapı denetim şirketlerinin, müteahhitlerin ve zincirin arada kalan tüm diğer halkalarının insanların ölümüne neden olduğu ortada.

Var olan çürük siyasi iklim değişmedikten sonra da ülkeyi veya yerel yönetimleri yönetecek mühür kimin eline geçecek olursa olsun değişen bir şey olmayacaktır.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.