Sayfa yolu
Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı? Acil durum/afet ilk müdahale sonrası, yardım, destek, koruma, halk sağlığı
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Haber Merkezi
Yayın Tarihi: 23.05.2023 , 10:48 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Dayanışma Meclisi'nin ortak yayın organı olan Dayanışma Forumu'nun Mayıs 2023'te yayımlanan 8. sayısında, 6 Şubat depremi ele alındı.
"50 Soruda 6 Şubat Depremi: Deprem düzenin meşruiyetini sarstı mı?" başlıklı sayıda, neo-liberal saldırıların sonucunda devletin nasıl küçülerek yıkıma müdahale edemez hale geldiği ele alındı.
Dayanışma Forumu'nın 8. sayısının dördüncü bölümünü soL okurlarıyla paylaşıyoruz.
14) Kızılay’ın içi nasıl boşaltıldı? Kızılay’ın konteyner ve çadır üretimi ve stoku neden yetersizdi? Kızılay’ın ticari işletme üzerinden çadır satışının herhangi bir açıklaması olabilir mi?
Fatih Yaşlı - Yazar
Kızılay’ın depremde çok kötü bir sınav vermesi, kurumun AKP rejiminin adeta bir aynasına dönüşmüş olmasından, rejimin bütün özelliklerinin Kızılay’da somutlaşmasından kaynaklanıyor. AKP döneminde Kızılay kamucu anlayışla hareket eden bir hayırseverlik ve yardım kurumu olmaktan çıkarak devasa bir holdinge dönüştü. Özellikle Kerem Kınık’ın başkanlığa gelmesiyle hızlanan bu süreçle birlikte Kızılay artık kamu yararını gözetme ilkesiyle değil, kâr odaklı ve piyasacı bir mantıkla iş görür hale gelmiş durumda. Kızılay’a bağlı şirketler her yıl devasa kârlar elde ediyor, yönetim kurulu üyeleri çok yüksek maaşlar alıyor, bu şirketler kamu kurumu olmadığı için doğru dürüst bir denetime tabi tutulmuyor.
Bunun yanı sıra Kızılay’ın yönetim kadrosu tıpkı bütün kurumlarda olduğu gibi iktidar çevrelerinin arpalığına dönüşmüş halde. Kızılay da başka kurumlar gibi iktidar partisi mensuplarının kadrolaştığı bir geçim kapısı işlevi görüyor. Liyakatsizlik bütün kurumlarda olduğu gibi Kızılay’da da hemen göze çarpıyor. Kızılay Başkanı Kerem Kınık, Kızılay’ı AKP’nin ve kendisinin çıkarları doğrultusunda yönetiyor. Öyle ki “beşli çete” olarak adlandırılan ama sayıları beşi çoktan geçmiş olan firmalar, vergiden düşmek için AKP’ye bağlı vakıflara Kızılay üzerinden bağış yapıyor, milyonlarca lira rejimin finansmanı için kullanılırken, şirketler de daha az vergi ödüyor ve o vergi yükü de halkın sırtına bindirilmiş oluyor
Piyasacılık, liyakatsizlik, kamu kaynaklarının özel kişilere aktarılması, “vergiden kaçınma” adı altında sermaye gruplarının daha az vergi ödemesine yardım, iktidarın ideolojik aygıtları olan vakıflara akıtılan paralar, Kınık’ın ve Kızılay yönetiminin tarikat ve cemaatlerle olan bağlantıları, Kızılay’ı bir aile şirketine çevirmeleri… Bunların hepsinin içerisinde yer aldığı korkunç bir çürüme tablosu var karşımızda ve bu tablonun gerisinde piyasacılıkla dinciliğin ölümcül sentezi bulunuyor.
CHP milletvekili Gürsel Tekin’in depremden aylar önce TBMM’ye sunduğu soru önergesinde yer alan sorular bugün yakıcılığını hala koruyor ama sanki 6 Şubat depremini hiç yaşamamışız gibi yanıtlanmayı bekliyor. Tekin, 2022 yılının Ağustos ayında verdiği soru önergesiyle ilgili olarak yaptığı açıklamada Kızılay’ın içerisinde bulunduğu durumu şöyle anlatmıştı:
“Türk Kızılay’ı resmen Holding oldu. Holdingleşme ile birlikte Kızılay hayır kurumu işlevini yitirerek, mal alan satan bir ticarethaneye dönüştürüldü. Hal böyle olunca, Kızılay’ın kuruluş amacıyla bağdaşmayan faaliyetleri kurumun saygınlığına ciddi anlamda gölge düşürdü. Siz hiç, 11 şirket, 11 Genel Müdür, 1 CEO ve 1 CEO yardımcısı ve çok sayıda danışmandan oluşan bir yardım kuruluşu duydunuz mu?”
Tekin’in soru önergesinde ise hala yanıtlanmamış şu sorular yer alıyordu:
- Kızılay son 5 yılda kaç taşınmaz, menkul ya da gayrimenkul satışı gerçekleştirmiş, buradan elde edilen geliri nerelerde kullanmıştır?
- Kimler Kızılay’ı bir tür banka gibi kullanıp “vergisiz” para transferi yapmıştır? Kızılay yönetim kurulu başkanı ve üyeleri kaç yerden ve toplamda ne kadar maaş/ücret/huzur hakkı almaktadır?
- Kızılay’ın özel şirketlerle ortaklık kurması, ticari faaliyetlerde bulunabilmesi, varlıklarına yerli veya yabancı şirketler ile kişilerin ortak olmasının kuruluş ilkelerine aykırı değil midir?
- Bağış ve yardımlarla ayakta duran Kızılay’ın girişimci ve işletmecilere finansman sağlaması Kızılay’ın temel ilke ve prensipleri ile çelişmiyor mu?
İşte konteyner ve çadır yetersizliği de bunları satışı da Tekin’in sorularının da ortaya koymuş olduğu tabloyla ilgili. Kamu ve toplum perspektifinden değil kâr ve çıkar arayışıyla iş gören, halk için değil küçük bir azınlık için çalışan, liyakatten bütünüyle uzak, karanlık bir zihniyetin depremin ilk günlerinde insanlar soğuktan donmak üzereyken ve başlarını sokacak bir yer ararken çadır satması şaşırtıcı değil. Kızılay’ı genel deprem tablosunun içerisine yerleştirdiğimizde onun da tıpkı diğer kurumlar gibi enkaz altında kaldığını görüyoruz. Buradan çıkış için ise toplumcu, kamucu, halkçı, planlı bir örgütlenme, bunlara dayalı bir yönetim anlayışı ve elbette ki örgütlü bir toplum şart.
15) Bölgenin sağlık durumu ve hizmetleri nasıl etkilendi? Deprem sonrası süreçte halk sağlığına yönelik çalışmalar yeterli miydi?
Dr. Derman Boztok - Halk Sağlığı Uzmanı
Dr. Aslıhan Çakaloğlu - Göğüs Hastalıkları Uzmanı
Ülkemizin 11 ilinde binlerce özel konut ve kamu binasının yıkılmasına
Açıklanan resmi verilere göre Türkiye’de depremde hayatını kaybeden kişi sayısı Nisan ayı itibariyle 50.500 iken yaralanan kişi sayısı 107.204’tür.
Afet sonrası ölü ve yaralı sayılarından ibaret bir sağlık durumu değerlendirmesi yapmak oldukça yetersiz bir değerlendirme sunuyor olsa da, sadece resmi ölü ve yaralı rakamları bile Türkiye’nin bu depreme ne kadar hazırlıksız yakalandığını, bunun da ötesinde devletin afet sonrası müdahale açısından ne kadar yetersiz kaldığını kanıtlamaktadır.
Türkiye kapitalizminin AKP iktidarı döneminde hayata geçirdiği sağlıkta dönüşüm programı sonucunda piyasalaştırılan sağlık sisteminin pandemiyi olduğu gibi depremi de karşılayamaması sürpriz değildir. Sağlıkta
dönüşüm ile birlikte koruyucu sağlık hizmetleri adeta tasfiye edilmiş, tedavi edici hizmetlere ağırlık verilmiş, coğrafi bölge ve hane temelli birinci basamak sağlık ocağı sistemi ile kamu hastanelerinin bütünsel sağlık sistemi içinde alt basamakları destekleyici işlevi ortadan kaldırılmıştır. Kent merkezinde yer alan çok sayıda kamu hastanesi kapatılarak sağlık hizmeti akıl dışı biçimde şehir hastanelerinde toplanmıştır. Büyük yolsuzluklarla, rant ve kâr amacıyla bilimsel ve hukuksal kurallar çiğnenerek inşa edilen bu yeni hastane ve sağlık kuruluşları, deprem bölgesinde personeli ve halk ile birlikte çökmüş, enkaz altında kalmıştır. İlgili kamu kurumlarının salgın ve afetlere müdahale planlarının rapor olarak hazır olması, söz konusu olasılıklar gerçek birer olgu haline geldiğinde maalesef birer müdahale organizasyonuna dönüşememiştir.
Sağlık hizmeti sunan ve bu hizmeti koordine eden kuruluşların ne kendi kurumlarına özgü ne de diğer kamu kurumlarıyla bir bütünsellik içinde, deprem ya da benzeri bir olağanüstü duruma herhangi bir hazırlığının olmadığı görülmüştür. Afete müdahale planları, afet öncesinde hazırlık tatbikatları ile uygulamaya konulmamış, ilgili kamu kurumları, sektör temsilcileri, sağlık personeli ve halk afetlere hazırlık konusunda eğitilmemiştir.
Halk sağlığı bilimsel uygulamaları afetlerde koruyucu, tedavi ve rehabilite edici hizmetlerin hem acil olarak hem de uzun erimde süreklilik sağlanacak biçimde ve basamaklı olarak verilmesini gerektirir. Bir bütünlük ve eşgüdüm içinde planlanması ve verilmesini gereken bu hizmetler arama kurtarma çalışmalarından ilk müdahaleye, komşu illerin desteğinden sahra hastanelerinin kurulmasına kadar pek çok süreci içerir. Ancak 6 Şubat depremlerinde devlet tarafından planlı, organize ve hızlı bir şekilde yürütülmesi gereken bu müdahalelerin herhangi bir aşamasında herhangi bir başarı söz konusu değildir.
Arama kurtarma ve ilk müdahale ilk birkaç günde çoğunlukla profesyonel olmayan gönüllüler ve bizzat depremden etkilenen yurttaşlar tarafından yapılmıştır. Hükümet depremin ilk saatlerinde uluslararası yardımı da içeren 4. seviye yardım alarmı vermesine rağmen gönüllülerin, ulusal ve uluslararası kuruluşların kara, hava ya da deniz yoluyla bölgeye ve ardından ilgili merkezlere ulaşımını dahi sağlayamamıştır. Kent merkezlerinde enkazlar nedeniyle kapalı olan yollar günlerce açılmamış, enkazdan kurtarılan yaralıların hastaneye transferi bu nedenle neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Yaralı transferi sorunu, yeni inşa edilen hastanelerin kent merkezlerinden kilometrelerce uzağa kurulmuş olması ve gönüllü olarak hasta transferine destek olan yurttaşların özel araçları için gerekli yakıta erişimindeki kısıtlar nedeniyle daha da artmıştır. Yine deprem bölgesi dışından görevlendiren ve kentleri tanımayan ambulans personelinin sağlık merkezlerine yaralı ve hasta transferleri, şehir içi yolların günlerce açılmaması, iletişim sorunları, yakıt sorunu ve her zamankinin aksine ambulans hizmetinin merkezi olarak koordine edilmemesine bağlı olarak etkin ve verimli olamamıştır. Tüm bunlar yıkımın büyüklüğü, arama kurtarma çalışmalarının yetersizliği ve soğuk iklim koşulları ile birleştiğinde ölü sayısının artmasına neden olmuştur.
Afetlerde sağlık hizmetinin sadece sağlık hizmeti veren hastane ve sağlık merkezlerinde verilmesi yetersizdir. Sağlık hizmeti ve ilk müdahalenin arama kurtarma yapılan afet sahasında da olması, kurtarma işleminden önce ve hemen sonrasında yapılacak müdahalelerin hayat kurtarıcı niteliği nedeniyle çok önemlidir. Ancak 6 Şubat depremlerinde günler boyunca afet sahasında sadece -sayıları çok sınırlı olan- gönüllü ekipler çok yetersiz ekipmanlar ile ilk müdahaleyi yapabilmiştir. Bu nedenle yaralıların kanama kontrolleri, genel durumlarının stabilizasyonu, uygun triaj uygulamaları (olabildiğince çok hayat kurtarabilmek için hangi hastaya öncelikle bakılacağını belirlemek üzere yapılan sınıflama) ile doğru bir şekilde hastanelere nakil edilmeleri bir kaos içinde ve eksikli gerçekleşmiştir. Deprem bölgesinde yaşayan sağlık emekçilerinin kendisinin ve yakınlarının da depremden etkilenmiş olmaları, Sağlık Bakanlığının çevre illerdeki sağlık personelini afet sahasında ve hastanelerde görevlendirme organizasyonunu oldukça yetersiz ve gecikerek yapması depremin mortalite ve morbidite (ölüm ve hastalık düzeyi) açısından sonuçlarını daha da kötüleştirmiştir.
Deprem bölgesinde sağlık altyapısı çökmüştür. Antakya, İskenderun, Maraş, Gaziantep, Adıyaman gibi kentlerde hastanelerin bazıları tamamen, bazıları ise kısmen zarar görmüş, birinci basamak sağlık hizmeti veren aile sağlığı merkezlerinin (ASM) önemli bir kısmı kullanılamaz hale gelmiştir.
kilometre olan bu hastanede yeterli sayıda sağlık personelinin olmaması, yetersiz triaj uygulamaları, elektrik kesintisi nedeniyle görüntüleme ve laboratuvar hizmetlerinin çok az kullanılabilmesi ve ancak günler sonra hava yoluyla çevre illere hasta nakillerinin başlayabilmesi binlerce yurttaşa gerekli müdahalenin zamanında yapılamaması ile sonuçlanmıştır.
Kısaca deprem öncesinde afet müdahalesinin olumsuz iklim ve coğrafi koşullar da dikkate alınarak yapılması gereken altyapı, hazırlık ve eğitim çalışmalarının yetersiz olmasına ek olarak, deprem sonrası müdahale de -arama kurtarma faaliyetleri, yaralılara ilk müdahale, triaj uygulaması, sağlık personeli ve tıbbi ekipman sağlanması, tıbbi kayıtların tutulması, hasta sevk aracı sayısı ve koşulları, sahra sağlık müdahale merkezleri, sevk yapılan bölge ve çevre hastanelerinin organizasyon ve hazırlığı- tamamen yetersizdir. İktidarın afete müdahalesindeki bunca yetersizlik ve koordinasyonsuzluğuna, enkaz altından hala canlı çıkma olasılığı olmasına rağmen iş makinalarıyla enkaz kaldırma ve hafriyat çalışmalarının başlatılması hatası eklenmiştir. Öyle ki bazı uluslararası kurtarma ekipleri bu sorumsuzluğa ortak olmayacaklarını belirterek Türkiye’den ayrılmışlardır.
Deprem sonrası bölgede acil bir barınma sorunu başlamıştır. Yıkılan ve ağır hasarlı binalardaki bağımsız bölüm sayısı ve ortalama hane halkı nüfusu dikkate alınarak yapılan hesaplamalara göre bölgede 3.285.208 kişinin acil barınma sorunu ortaya çıkmıştır.
Mart ayında yapılan resmi bir açıklamaya göre deprem bölgesinden 3.320.000 kişi tahliye edilmiş, 800.000 kişi ise köylerine sığınmıştır.
Depremler sonrasında enfeksiyonlar artabilir ancak depremler salgınlara neden olmaz.
yapılmadığı durumda önümüzdeki aylarda sindirim sistemi enfeksiyonlarının, artropod ve vektörlerle bulaşan bulaşıcı ve paraziter hastalıkların, hepatit ve tüberküloz gibi hastalıkların görülme sıklığının artması ve hatta salgınlara dönüşmesi olasıdır. ECDC (Avrupa Hastalık Önleme Ve Kontrol Merkezi) deprem sonrası Türkiye ve Suriye için artmış enfeksiyon riski uyarısı yapmıştır.
Deprem bölgesinde aile sağlığı merkezlerinin (ASM) önemli bir kısmının kullanılamaz hale gelmesi rutin aşılamaların aksamasına neden olmuştur. Hem ASM’lerin yeniden kurulması, hem de rutin aşılamanın aksamadan sürmesi için gerekli önlemlerin alınaması durumunda aşı ile önlenebilir kızamık, suçiçeği, menenjit, suçiçeği, COVİD-19, influenza, hepatit A ve B gibi çocukluk çağı ve erişkin dönem hastalıklarının artış riski bulunmaktadır. Ancak depremin üzerinden 2 ay geçmesine rağmen devlet hasarlı ve yıkık ASM’lerin yeniden kurulmasında sürecinde aile hekimlerini yalnız bırakmıştır.
Enkazdan sağ kurtulan pek çok kişi uzuv ve organ kaybına bağlı yeti kaybı yaşamış, bazılarının engellilik durumu ortaya çıkmıştır. Bu durumdaki yurttaşların sayısının kaç olduğu, ne kadarının uzun dönemde doku ve kemik nakline gereksiniminin olacağı ve Sağlık Bakanlığının bu hastaların uzun dönemli tedavilerini karşılayıp karşılamayacağına dair kamuoyu hala bilgilendirilmemiştir. Bununla birlikte vücut bütünlüğünün bozulması sonucu ortaya çıkan engellilik, bölgede yaşanan travma ve yakınların kaybı nedeniyle ortaya çıkan psikososyal desteğe olan ihtiyacı daha da arttırmaktadır. Bunlara zorunlu göç, eğitim ve çalışma hayatındaki kesintiler, geçici yaşam alanlarındaki koşullar ve geleceğe dair belirsizlikler de eklendiğinde bu gereksinim katlanmaktadır. AFAD Başkanı ve Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanına göre Şubat ayı içerinde 1 milyon kişiye psikososyal destek verilmiştir. Günde 30 bin kişiye psikososyal destek verildiği anlamına gelen bu sayı açık ki doğru değildir. Zira Bakan Yanık, ancak 14 Mart 2023’de Psikososyal Destek Eylem Planının hazırlandığını ilan etmiş, o tarihe kadar psikolojik ilk yardım eğitimlerine henüz başlanmamıştır. Şu ana değin bölgede yapılan psikososyal destek çalışmaları, önemli ölçüde gönüllü kuruluşlar, meslek ve uzmanlık dernekleri, sosyalist partilerin ilgili ekipleri ve sanatçılar tarafından yürütülmüştür.
Deprem sonrası müdahalenin bu kadar etkisiz ve yetersiz olmasının ve halk sağlığı açısından da bir yıkım yaşanmasının en temel nedeni kamu kurumların nitelikli personel açısından zayıflaması, kamu kaynaklarının talan edilmiş olması ve devletçiliğin tasfiyesi, yani piyasa ekonomisinin ta kendisidir. Sadece 2023 depremi öncesi değil deprem sonrası da süren yağma, AFAD ve Kızılay’ın depreme müdahale planını organize etmek yerine, piyasa rejiminin ve şirketlerin yüksek çıkarlarını organize etmeleri ile bir kez daha açığa çıkmıştır. İktidar her krizi fırsata çevirme uğraşına enkaz kaldırma faaliyetlerini hızla büyük inşaat şirketlerine ihale ederek devam etmiştir. Toplum sağlığı açısından uzun vadeli sağlık riskleri barındıran ve işçi sağlığı açısından çok tehlikeli işler arasında yer alan enkazların kaldırılması, ayrıştırılması ve uygun bir şekilde depolanması süreci, gerekli iş sağlığı güvenliği önlemlerinin ve çevre koşullarının dikkate alınmadığı bir sürece dönüşmüştür. Deprem bölgesinde yaşayanlar ve enkaz kaldırma çalışmalarını yürüten işçiler için ciddi bir asbest maruziyeti tehlikesi vardır. Asbest liflerinin çevreye saçılması ve bu liflerin solunması ise uzun vadede pek çok ölümcül akciğer hastalığına yol açabilir.
Unutulmayacak insanlık acılarıyla dolu geçen ülkemizin son ayları bir kez daha devletçiliğin ve planlı ekonominin önemini, örgütlü dayanışmanın toplumsal işlevini ve kapitalizmin tüm çürümüşlüğüne karşın Türkiye insanın bitmeyen iyiliğini ve gelişkin ahlakını göstermiştir. Çeşitli uzmanlık alanlarında eğitimli ya da eğitimsiz pek gönüllü, bireysel ya da örgütlü oldukları kurumlar, partiler ve toplulukların organizasyonu ile yardım ve dayanışma amacıyla deprem bölgesine gitmiştir. Ne yazık ki devletin merkez teşkilatları, merkezi bir planlama ile gönüllüleri kapsamak ve işbirliği içinde çalışmak için hiçbir şey yapmamış, yapamamıştır. Bölgeye gitmek üzere daha ilk günden gönüllü olan binlerce hekimin deprem sahasında ve bölge hastanelerinde uygun alanlarda çalıştırılması organize edilememiştir.
6 Şubat Kahramanmaraş depremleri sağlık hizmetlerinin toplumcu yaklaşımla, kamusal bütünlük içinde, bilimsel ve planlı hazırlık çalışmalarıyla, sektörler arası işbirliği ve toplum katılımıyla verilmesi zorunluluğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Oysaki Türkiye kapitalizmi emperyalizmle işbirliği içinde toplum sağlığı için elzem kamusal hizmetleri neredeyse tümüyle tasfiye etmiş, sağlık alanında özelleştirmelerin ve kâr amaçlı sektörel yapılanmaların önünü açmıştır. Sağlık hizmetini özelleştirenlerin, halk sağlığını piyasa koşullarına terk edenlerin, depremin bir felakete dönüşmesine yol açanların işlediği bu insanlık suçları bağışlanamaz. Bu suçlar memleketin emekçileri, yurtsever ve aydınları tarafından tarihe kaydedilmiştir.
“Unutmak yok, affetmek yok, helalleşmek yok!”
16) Depremin çevre sağlığına etkisi ne oldu?
Dr. Ahmet Soysal - Halk Sağlığı Uzmanı
Depremlerin en önemli yıkıcı etkilerinden biri de çevre üzerine yaptıkları etkilerdir. Depremlerin büyüklüklerine göre çevresel etkilerinin büyüklüleri de değişebilmektedir.
Çevresel etkileri şu başlıklar altında inceleyebiliriz:
• Altyapının zarar görmesi
- İçme suyu sistemleri
- Atık su toplama ve arıtma sistemleri
- Katı atık bertaraf sistemleri
- Moloz döküm sahaları oluşturma gerekliliği ve asbest maruziyeti
- Gıda depolama ve dağıtım sistemleri
• İkincil afetler sonucu ortaya çıkan çevre sorunları
- Yangınlar nedeniyle hava kirliliği
- Endüstriyel tesislerden sızıntılar
Alt yapının zarar görmesi:
Depremin en önemli etkisi alt yapılar üzerinedir. Özellikle iyi yer seçimi yapılmamış, fay hatlarının yakınında ve sıvılaşma potansiyeli yüksek zeminlerde yapılan içme suyu ve atık su sistemleri zarar görmeye mahkûmdur. Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremlerinden sonra bölgedeki tüm yerleşimlerde içme suyu ve kanalizasyon sistemleri zarar görmüştür. Bu nedenle depremden sonra ilk kontrol edilmesi gereken sistemler içme suyu ve atık su sistemleri olmalıdır.
Ülkemizde genelde deprem öncesi fay hatları ve sıvılaşma potansiyeli olan zeminler dikkate alınmadan içme suyu arıtım ve dağıtma sistemleri ile atık su arıtım ve toplama sistemleri yapıldığı için bu sistemlerin gördüğü zarar depreme hazırlıklı olan Japonya gibi ülkelerle karşılaştırıldığında çok daha büyük olmaktadır. Genelde depremin büyüklüğüne göre içme ve kullanma suyu arıtım tesisleri ve su dağıtım sistemi zarar görmektedir. Ülkemizdeki su arıtım tesisleri kaliteli ham suyun arıtılması prensibi üzerine kurulu konvansiyonel tesisler olup yeraltı ve yer üstü su kaynaklarından elde edilen suları çöktürme, süzme ve klorlama yöntemi ile arıtmaktadır. Ancak bu tesislerin yer seçiminin iyi yapılmaması nedeniyle depremlerde kolayca zarar görmekte ve afet bölgesine güvenli su verilememektedir. Bir örnek vermek gerekirse 6 Şubat depreminin üzerinden iki aydan fazla geçmesine rağmen hatalı yer seçimi nedeniyle zarar gören çok sayıda içme suyu arıtma ve dağıtım sistemleri onarılamamıştır.
Atık su toplama ve arıtım sistemleri de tıpkı içme suyu sistemleri gibi depremlerde en çok zarar gören stratejik alt yapı tesislerindendir. Kanalizasyon bütünlüğünün bozulması, atık su arıtım tesislerinin çalışmaması evsel ve endüstriyel atık suların toprağa, tarım alanlarına, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarına karışmasına neden olur. Bu durum özellikle yeraltı ve yer üstü su kaynaklarını kirlenmesine ve su geçişli salgın hastalıklara neden olabilir. Şu anda Hatay’da bu tehlike mevcuttur. Kentin ileri biyolojik arıtma tesisi ve kanalizasyon sistemi büyük oranda zarar gördüğü için kanalizasyona verilen atık sular doğaya sızmakta ve yeraltı, yerüstü su kaynaklarını kirletmektedir. Üstelik Antakya ve Defne başta olmak üzere Hatay’ın temel içme suyu kaynağı yeraltı su kaynaklarından oluşmaktadır. O nedenle bölgede güvenli içme suyu da sağlanamamaktadır.
Depremlerin yol açtığı diğer bir alt yapı sorunu ise katı atık toplama ve bertaraf zincirinin kopmasıdır. Genelde deprem sonucu belediye hizmetlerinin de durması sonucu evsel atıklar düzenli toplanamaz. Ayrıca deprem bölgelerine yapılan plansız yardımlar da atık sorununu büyütebilir. Diğer bir neden ise düzenli katı atık depolama sahalarının depremden zarar görmesidir. 6 Şubat depreminden bu yana deprem bölgesinde hemen hemen tüm yerleşim merkezlerinde atık toplama ve düzenli depolama çalışmaları başlatılamamıştır. Ortaya çıkan yerleşim yerlerinin içindeki atık yığınları sinekler için üreme alanı olduğu gibi, başta fareler olmak üzere kemirgenler ve başıboş sokak hayvanları içinde bir beslenme alanıdır. Bu durum vektöryel hastalıklara davetiye çıkardığı gibi, şüpheli ısırıklar ve kuduz içinde risk oluşturur.
Diğer bir depremler sonucu oluşan atık sorununu ise deprem enkazları oluşturmaktadır. Türkiye’de 2010 yılında kullanımı yasaklanan ve çok iyi yalıtkan olan asbest bu yıldan önce yapılan tüm binalarda çok yaygın olarak kullanılmıştır. Binaların genelde çatı izolasyonunda, kalorifer sistemlerinde, yer kaplamalarında, hatta sıvalarının içinde bulunan asbestin lifleri kolayca hava karışmakta ve solunum yolu ile insanlar tarafından alınmaktadır. 10 ile 30 yıl içinde insanlarda asbestosis, akciğer kanseri ve mesotelioma olma olasılığını 5 kat artırmaktadır. Bu nedenle enkazlar kaldırılmadan önce asbestten arındırılmalı, enkaz kaldırma işinde çalışanlar filtreli maske, koruyucu elbise ve gözlük kullanmalıdır. Kaldırılan enkaz ise önceden belirlenmiş, tarım alanları, yerleşim merkezleri, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının uzağına ve geçirgen olmayan toprağa sahip alanlara, jeomembranla geçirgen olmaması iyice garantiye alınarak depolanmalıdır. Ancak deprem bölgesinde bu yapılmamakta enkazlar acele ile kaldırılarak gelişigüzel olarak, tarım alanlarının ortasına ve sulak alanlara bile depolanabilmektedir. Şu anda deprem bölgesinde Hatay’da Milleyha sulak alanına veya tarım alanlarının ortasına milyon tonlarca asbestten arındırılmamış moloz yığılmaktadır.
Depremlerden sonra önemli ölçüde enerji kesintilerinden kaynaklanan gıda güvenliği sorunları yaşanabilir. Depremlerin neden olduğu enerji kesintileri özellikle soğuk zincirde kesintilere neden olarak donmuş gıdaların bozulmasına neden olabilir. Bu nedenle afet bölgesinde enerji sorunları giderilinceye ve gıda depolama sistemlerinde gerekli onarımlar yapılıncaya kadar soğuk zincir korunmasına gereksinim duyulmayan gıdaların tüketimi önerilir.
İkincil afetler sonucu ortaya çıkan çevre sorunları
Başta depremler olmak üzere doğal afetler sonucu ikincil afetler ortaya çıkabilir. İkincil afetlerin başında yangınlar, endüstriyel tesislerden sızıntılar ve barajların zarar görmesi gibi nedenlerle seller gelir. İkincil afetlerin ortaya çıkışının en önemli nedenlerinden biri başta depremler olmak üzere doğal afetlerin yıkıcı etkilerini azaltmak için gerekli hazırlığın yapılmamasıdır.
Yangınlar deprem nedeniyle müdahale edilememesi sonucu büyüyebilir, uzun süre; hatta günlerce sürebilir. Özellikle endüstriyel tesislerde, kimyasal madde depolayan depolar başta olmak üzere depolarda, enerji üretim tesislerinde çıkabilir. Yangınlar yakın çevresine zarar verebildiği gibi özellikle hava kirliliğine yol açarak uzak çevresini de etkileyebilir. Ayrıca yanan maddenin özelliğine bağlı olarak yakın ve uzak çevresinde kimyasal kirliliğe de yol açabilir. Son 6 Şubat Kahramanmaraş depreminden sonra İskenderun Limanı’nda çıkan ve dört gün süre ile söndürülemeyen yangın Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı hava kalitesi izleme istasyonlarına göre de İskenderun ve çevresinde etkisini üç gün sürdüren pm 2,5 µ’dan zengin hava kirliliğine neden olmuştur.
Depremlerde endüstriyel tesisler zarar görebilir ve bu tesislerden çevre ve insan sağlığı açısından son derece tehlikeli kimyasallar sızabilir. Sızan bu kimyasallar yeraltı, yer üstü su kaynaklarını, toprağı, tarım alanlarını ve havayı kirletebilir, etkisi kirletici maddenin özelliğine bağlı olarak bazen yıllarca sürebilir. 1999’da yaşadığımız Gölcük depremi sonucu Yalova’daki bir tesisten sızan akrilonitril bölgede tarım alanlarını, denizi, yeraltı ve yer üstü su kaynaklarını etkilemiştir. Yaşadığımız 6 Şubat Kahramanmaraş depreminden sonra ise bölgedeki organize sanayi bölgelerinden sızıntılar olup olmadığı kamuoyu ile paylaşılmadı. Ancak bölgedeki bazı kömürlü termik santrallerin depremden bu yana çalışmadığı gözlemleniyor.
17) Deprem bölgesinde bir yıl içerisinde 200 bin konut inşa etme planı gerçekçi değerlendirmelere mi dayanıyor? Nicel büyüklüğü henüz tespit edilememiş bu boyutta bir barınma sorunu nasıl çözülür?
Doç. Dr. Melih Yeşilbağ - Ankara Üniversitesi, DTCF Sosyoloji Bölümü
Bu soruyu cevaplamak için AKP’li yıllarda TOKİ eliyle inşa edilmiş sosyal konut sayısını dikkate almak gerekiyor. Bir süre önceye kadar TOKİ’nin internet sitesinde bir faaliyet özeti bulunur ve burada kategori ayrıntısında (alt gelir grubu konutları, dar ve orta gelir grubu konutları, kentsel dönüşüm, kaynak geliştirme projeleri yani lüks konutlar) inşa edilen toplam konut sayısı paylaşılırdı. Bugün bu bilgiye erişilemiyor. Bunun yerine, herhangi bir kategori ayrıntısı verilmeden 20 yılda 1 milyon 170 bin konut üretildiği bilgisi yer alıyor. Geçtiğimiz dönemlerde çeşitli resmi raporlarda ve Bakanlık açıklamalarında zikredilen sayılarla karşılaştırdığımızda azımsanamayacak bir uyuşmazlıkla karşı karşıya kalıyoruz. TOKİ’nin iddiası TÜİK verileriyle de çelişiyor. TÜİK’e göre 2002 yılından 2021 sonuna kadar devlet sektörünün tamamladığı konut sayısı yalnızca 790 bin. TOKİ’nin 2019 yılı sonunda da “her yıl 100 bin yeni sosyal konut” adlı bir kampanya duyurduğu da hatırlatılmalı. Ancak, TÜİK’e göre devlet tarafından üretilen konut sayısı 2020 yılında 47 binde, 2021 yılında 35 binde kaldı. Birkaç yıl öncesi kurası yapılan projeler arasında daha ihalesi yapılmamış olanlar var. Bir an için bu şüpheleri bir yana bırakalım ve 1 milyon 170 bin konut üretildiği iddiasını doğru kabul edelim. Bu konutların hepsi sosyal konut değil, içerisinde gelir paylaşımı kategorisine giren lüks konutlar da var. TOKİ’nin Eylül 2019 tarihli tanıtım dokümanına göre TOKİ konutlarının %86’sı sosyal konut statüsünde. TOKİ’nin verdiği sayıları doğru kabul ederek bu değeri referans alırsak, TOKİ’nin 20 yılda yaklaşık 1 milyon sosyal konut üretmiş olduğu sonucuna varılabilir.
Geçtiğimiz 20 yılın önemlice bir bölümünde uluslararası piyasalarda olağanüstü bir likidite bolluğunun görüldüğünü, Türkiye’ye yoğun sıcak para akışının yaşandığını, makroekonomik göstergelerin görece stabil olduğunu ve döviz kurunun görece düşük seyrettiğini de dikkate almak gerekiyor. Son dört yıldır ise bu faktörlerin hepsinde belirgin bir bozulma söz konusu. Bu durum, inşaat arzını olumsuz etkiledi ve bir barınma krizi ortaya çıkardı. Deprem, barınma krizini daha da derinleştirdi.
Depremden önce ilan edilen sosyal konut projesinde beş yılda 500 bin konut üretileceği taahhüdü bulunuyordu. Sadece bunun için bile TOKİ’nin 20 yıllık ortalamasının iki katına çıkması gerekiyordu. Deprem bölgesinde sözü verilen 200 bin konutu da eklediğimizde, bir yıl içerisinde üretilmesi gereken konut sayısı 300 bine çıkıyor. Bunun için TOKİ’nin 20 yıllık ortalamasının tam altı katına çıkması gerekiyor. İnşaat girdilerindeki yükseliş de dikkate alındığında, bunun dayanaktan yoksun bir vaat olduğu çok açık.
Türkiye deprem öncesinde de bir barınma krizi içerisindeydi. Deprem, barınma krizini çok daha çetrefilli hale getirdi. Konut stokunun elbette yetersizlikleri var. Fakat deprem bölgesindeki özel durum dışarıda tutulursa, barınma krizinin temel nedeni aslında konut arzının yetersizliği değil, konutların nasıl bir dağılım gösterdiği. AKP’li yıllarda 10 milyondan fazla konut inşa edildi. Buna karşın, konut sahipliği oranı 2007’de %60’tan 2021’de %57,7’e düştü. Büyük şehirlerde bu düşüş daha da belirgin. Bu durum, barınma krizinin konut sayısının azlığından değil, konutun bir yatırım aracı haline gelmesinden kaynaklandığını ortaya koyuyor. Konut fiyatlarında son yıllarda yaşanan dramatik artışın bir sebebi de bu. Yabancılara konut satışını teşvik eden düzenlemeler, bu durumu daha da belirgin hale getiriyor.
Bu tablo barınma krizinin çözümü için izlenilmesi gereken yola dair de ipuçları sunuyor. En temel mesele, konutun bir yatırım aracı olmaktan çıkarılması. Barınma ihtiyacı için kullanılmayan konutların kamulaştırılması, bu problemi ivedilikle çözüme kavuşturabilir. Deprem bölgesinde yeniden inşa faaliyetlerinin de rant aranışından arındırılmış şekilde, planlı kentleşme ve güvenli konut üretimi ekseninde sürdürülmesi bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Bu da inşaat sektörünün kamuculuk ekseninde yeniden düzenlenmesi gereğinin altını çiziyor.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.