Sayfa yolu
Dayanışma Forumu | AKP'nin ABD ve AB ile ilişkileri
Engin Solakoğlu
Yayın Tarihi: 27.03.2022 , 12:14 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Dayanışma Forumu'nun Mart 2022'de yayınlanan 4. sayısında Engin Solakoğlu'nun kaleme aldığı "AKP'nin ABD ve AB ile ilişkileri" başlıklı yazıda AKP’nin yirmi yılı bulan iktidar dönemi boyunca ABD ve AB ile ilişkileri tartışılıyor. Yazıda, Türkiye işçi sınıfının bu süreçte neler yitirdikleri ve bu yitirdiklerini nasıl geri alabilecekleri ele alınıyor.
Dayanışma Meclisi'nin internet sitesinden de erişilebilen yazıyı soL okurlarıyla paylaşıyoruz.
Bundan uzun bir zaman sonra siyaset bilimcileri 2000’li yılların emperyalizminin Türkiye bağlamındaki manevralarını incelediklerinde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 20 yılı aşan iktidarına geniş bir yer ayırmak durumunda kalacaklar. AKP nedir? Siyasal İslam’ın Türkiye’de böylesine bir egemenlik kurması nasıl mümkün oldu? AKP’nin toplum projesi ne kadar başarılı oldu? Bu geniş ve zaman geçtikçe daha fazla ayrıntısı ortaya çıkacak hikâyede dış politikanın rolü nedir? Soruyu biraz daha netleştirirsek AKP’nin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımları AKP’nin iktidara gelişinde ve bu iktidarı 20 yıldan fazla sürdürmesine nasıl bir etki yaptı? Bu soruların tümüne şimdiden kapsamlı ve herkesi tatmin edecek yanıt vermek kolay değil.
Aşağıda okuyacağınız satırları bu soruların dış politika boyutuna ilişkin kimi olgu ve verileri ortaya koymak ve soruların hiç değilse bir bölümüne yanıt arama iddiasıyla kaleme aldım. Bunu yaparken akademik anlamda yetersizliğimin bilincinde olarak, sahadaki gözlemlerime dayanmaya çalıştım. Okuyanlar açısından yararlı ve bilgilendirici olmasını diliyorum.
21. Yüzyılda Türkiye’nin başına gelen bir şey: AKP
1991 yılının Aralık ayında Dışişleri Bakanlığı’na girdiğimde 1984’den beri devam eden ANAP hükümeti seçimleri kaybetmiş, Süleyman Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi (DYP) ve Erdal İnönü’nün genel başkan olduğu Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) koalisyonu iktidara gelmişti. Birçok çevre açısından bu ANAP’ın bozduğu ayarlara geri dönüleceği bir dönemin başlangıcıydı. Dış politika özelinde bakarsak ANAP’ın son yılları Dışişleri Bakanlığı açısından zor geçmişti. Bu yüzden Bakanlıkta da Demirel-İnönü ortaklığı sayesinde Türk diplomasinin klasik çizgisine geri dönüleceği, Bakanlığa “kulak” verileceği umudu vardı.
Bu klasik çizginin anlamı dış politika seçeneklerinin Genelkurmay ve Dışişleri ortaklığıyla oluşturulması Hükümet’in de bu seçenekler dahilinde hareket etmesiydi.
Sonra 20. yüzyıl sona erdi. Gregoryen takvime göre değil uluslararası politikanın takvimine göre 2001 yılının 11 Eylül’ünde 20. yüzyıl bitti. ABD’nin SSCB’yi çökertmek için beslediği Radikal İslami yapı sonunda ABD’nin göbeğinde can aldı. Saldırıyı kimin düzenlediği ya da kimin göz yumduğu hâlâ tartışılıyor. Sonuçta Emperyalizm açısından 21. yüzyıl başlamış oldu. Medeniyetler çatışması gibi kavramlar havada uçuşmaya başladı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bizi daha çok ilgilendiren bölüme odaklanırsak, Radikal İslamcılığın da yeniden tasarlanması, şekillendirilmesi gündeme geldi. İslamcılık emperyalizm bakımından faydasını kanıtlamıştı ama mutlaka denetlenmesi, hizada tutulması gerekiyordu.
AKP böyle bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri var olan gerici siyasi geleneğin yenilenmiş, reforme edilmiş bir versiyonu olarak doğdu. Kuruluşunun iç politikaya dair unsurları bir yana, partinin oluşum aşamasında şimdi kimi muhalif kimi lâl olmuş bazı önde gelenlerinin ABD’nde bir dizi temasta bulundukları ve bu temasların sadece siyasi çevrelerle sınırlı kalmadığı, daha açık şekilde söylersek ABD mali sermayesinin temsilcileriyle de görüşüldüğü bir sır değil. Bütün bu görüşmeler ABD’nde eli-kolu uzun şahsiyetlere erişimi olan önemli bir işadamı sayesinde organize edilmişti. Zaten gerek Körfez bölgesinde gerek Avrupa’da “sağlam” bağlantıları bulunan bu “fındıkçı” işadamı yıllar sonra “Erdoğan’ı lavaboya süpürmeyin” mealindeki sözleriyle de gündeme gelecekti.
Bu bilgiler bize AKP’nin doğrudan ABD tarafından kurulduğunu söyleyebilme konusunda yeterli kanıtı sağlamasa da partinin ABD’nin tüm etkili kurum ve kuruluşlarının Türkiye ve Orta-Doğu hakkındaki tahayyüllerine uygun bir çizgi benimseme taahhüdüyle kurulduğunu ve desteklendiğini gösteriyor.
ABD’nin yeni dönemdeki küresel oyun planında Türkiye’nin önemli bir rolü olacaktı ve bu rolü oynayacak en uygun aktör AKP’ydi. Yalnız AKP’nin bu rolü oynayabilmesi için siyasi ve mali destekten öte, Türkiye’deki “kanaat önderleri”ni ve burjuvazinin geniş kesimlerini partinin hizasına çekecek bir teşvik unsuruna ihtiyaç vardı. Türkiye’nin uzun yıllardır çeşitli sebeplerle sürüncemede kalmış AB’ye üyelik süreci bu işlevi yerine getirebilirdi.
AB ile ilişkiler
AKP iktidarın ilk zamanlarında Dışişleri Bakanlığı’nda en sık duyduğumuz sloganlardan biri “ezber bozmak”tı. Bu ezber bozmanın en net olarak deneneceği yer AB’ne üyelik konusu ve buna bağlı olarak da Kıbrıs politikasıydı. AKP öncesi hükümetler AB konusunda kimi somut adımlar atmışlardı ama süreç yeterince “hızlı” ilerlemiyordu. AKP gerçekten de coşkulu bir reform süreci başlattığı görüntüsü verdi. AKP’nin AB aşkı karşılıksız değildi. Brüksel ve daha çok da Washington Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yakınlaştırmak için ciddi çaba sarf ediyorlardı.
Türkiye’nin AB sularına demirlemesi için asıl önkoşul Kıbrıs filan değil iç yapısını değiştirmesiydi. Türkiye’de bir “vesayet rejimi” vardı ve öncelikle o yapının çözülmesi gerekiyordu. AKP’nin o dönemde en iyi yardımcısı ve müttefiki olan Fethullahçı hareket hem içeride hem dışarıda önemli bir görev üstlenmişti. İslam kendi başına radikal olması gereken bir şey değildi. Kapitalizme uyumlu “Müslüman Demokrasi” mümkündü. AKP tam da bu görevin partisiydi. Üstelik bu görev Türkiye’yle de sınırlı değildi. Cihatçı çetelerin veya Filistinliler’in yaptığı gibi sistemle kavgalı değil, sistemi besleyecek, güçlendirecek bir Müslüman yönetim modeli bütün İslam dünyasına örnek olacaktı. Müslüman bir ülkenin AB yoluyla “Batı’ya Entegrasyonu”nun mümkün olduğu gösterilecekti.
AKP o dönemde rolünü iyi oynadı. “Müslüman Demokrat” etiketiyle ağırlıkla Avrupa Hıristiyan Demokrat Partilerini bünyesinde toplayan, bir anlamda Sosyalist Enternasyonal’in sağcı karşılığı olan EPP’ye (European People’s Party- Avrupa Halklar Partisi) üye dahi oldu.
Bu siyasetin içerideki yansımalarına göz atacak olursak öncelikle şunu görürüz. Türkiye’de burjuvazi ve dış politika bürokrasisi AB’ye üyelikten yanaydılar. O dönemde Dışişleri kadrolarının tamamına yakını AB sürecini destekliyorlardı. Bu nedenle TSK’nın bütün ayak sürümelerine rağmen AKP’nin hızlandırdığı sürece bilerek ve isteyerek ayak uydurdular. AB’ye üyelik o sırada yaygın deyişle bir “medeniyet”, bir “Cumhuriyet” projesiydi. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin nihai olarak erişmesi gereken hedefti.
Bu kadar gönül bir olunca samanlığın da seyran olmaması için de bir sebep yoktu. Ne var ki, sürecin varacağı yerin üyelik olmayacağını Brüksel de Ankara da biliyordu.
AB’nin zirvelerde ve muhtelif toplantılarda aldıkları kararlar ile AB yetkililerinin yaptıkları açıklamalarda sürekli olarak kullandıkları bir ifade vardı. Bunu mealen şöyle söyleyebiliriz: “Turkey must stay anchored to the European Institutions”. Bu cümlenin Türkçesi şuydu:
Türkiye AB kurumlarına demirli kalmalıdır.
Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasına karşı Birliğin iki üyesi Fransa ve Almanya’da ciddi bir direnç vardı. Üstelik bu direnç kamuoyu tarafından da benimsenmiş ve kimilerinin pek sevdiği deyimle “satın alınmıştı”. Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olamayacak kadar “kalabalık, Müslüman ve yoksuldu”.
AKP açısından bakıldığında ise, üyelik hedefine varmak için Kıbrıs’ta taviz vermek filan değil, sadece Kamu İhale mevzuatında yapılması gereken değişiklikler bile bu partinin iktidarda kalabilmesi hatta bekası bakımından imkânsızdı.
Üyelik süreci her iki tarafın da zımni onayıyla tıkandıktan sonra yeni bir dengenin tesis edilmesi gerekiyordu. Bir yandan Arap ülkelerindeki ayaklanmalarla da bağlantılı olarak şiddetlenen göçmen sorunu, bir yandan da AKP’nin sermaye dostu politikaları bu yeni dengenin iki temel parametrelerini oluşturdular.
Bu noktada şunu hatırlatalım. Türkiye ile AB arasında bir Gümrük Birliği var. Tarım ürünlerini ve Hizmetleri kapsamayan böyle bir birliğin dünyada örneği yok. Çok basitleştirerek söylersek, Türkiye AB’ye üye olmadan pazarını ve sınai üretim imkânlarını ve dış ticaret politikasını karar alma mekanizmalarına dâhil olmadığı bir iradeye teslim etmiş bulunuyor. Göçmen konusu dışında Türkiye-AB ilişkileri dediğimizde son dönemde en çok iki başlık gündeme geliyor. Bunlardan birincisi Gümrük Birliği’nin modernizasyonu. Bunu anlaşmanın günümüz koşullarına uyarlanması şeklinde de anlayabilirsiniz. Bu meselenin gündemde kalacağını ve önünde sonunda bir gün gerçekleşebileceği tahmine müsaittir. Zira Avrupa sermayesi bakımından Türkiye’deki sabit sermaye yatırımları ve Türkiye’de yapılan sınai üretim rakipsizdir diyemesek de ikamesi güç bir ağırlık taşımaktadır. AKP’nin otoriterleşmesi, temel hak ve özgürlükleri ihlal etmesi, çok sayıda kişiyi hukuksuzca rehin alması, ülkesindeki müzeleri kılıçla fetih gösterilerine girişmesi bu gerçeğin karşısında önemsizdir.
Aksine dinselleştirilmiş, cıvataları sıkıştırılmış bir toplum, diğer birçok sosyal hak gibi grev hakkının da ortadan kaldırıldığı bir çalışma rejimi Avrupa sermayesi bakımından AKP Türkiyesi’nin bir yeryüzü cenneti olduğu anlamına gelmektedir.
İkinci konu ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize serbestisi. Türkiye’nin AB’nin önüne koyduğu yüze yakın ölçütün tamamını karşılaması durumunda vizenin kaldırılacağı masalının değişik versiyonlarını yıllardır dinliyoruz. Vize muafiyeti gündeme geldiğinden beri sürekli ileri sürdüğüm bir tezi burada bir kez daha yineleme ihtiyacı duyuyorum. Haklı çıkmanın acı verdiği bir konudur bu.
Dış politikada falcılık olmaz, iddialı olmamak gerekir, her şey değişebilir, diplomasi ihtiyat mesleğidir. Bunların hepsi doğrudur. Bununla birlikte, Türkiye’ye vize serbestisi tanınması yakın ve orta vadede mümkün olabilecek bir şey değildir. Diğer ülkeleri bir yana bırakalım, Fransa ve Almanya’da böyle bir kararın altına imza atacak siyasetçinin politik kariyeri sona erer. Bu konuyu burada kapatabiliriz.
Türkiye-AB ilişkilerinin ayrılmaz parçası göç konusu da iki taraf açısından halledilmiş görünmektedir. Brüksel parayı göndermekte, AKP kapıyı tutmaktadır. Üstelik bu meselenin yukarıda betimlediğim ucuz üretim üssü olgusuyla kuvvetli bir bağı da bulunmaktadır. AKP göçmenleri kapıda tutarak sadece AB’nin politik dengelerini korumaya hizmet etmemekte, aynı zamanda emek piyasasını da AB sermayesinin çıkarları doğrultusunda düzenlemiş olmaktadır.
AKP’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri yukarıda özetlemeye çalıştığım çerçevede bir dengeye oturmuş gözükse de AKP’nin Türkiye’yi sürüklediği mali uçurum AB bakımından sürdürülebilirlik kaygısı yaratmış olmalıdır. Önümüzdeki dönemde Berlin, Paris ve genel olarak Brüksel’in beklediği Türkiye’de meydana gelmesi kaçınılmaz nöbet değişikliğinin kendi çıkarlarına halel getirmeyecek şekil ve içerikte olmasıdır. Başka bir deyişle, Recep Tayyip Erdoğan’sız, hatta AKP etiketi taşımayan, tıpkı Gümrük Birliği gibi güncellenmiş bir AKP 2.0 Avrupa Birliği’nin ihtiyacını fazlasıyla karşılayacaktır.
ABD ile ilişkiler
ABD ile AKP’nin ilişkilerine yazının önceki bölümlerinde değinmiş, AKP’nin 11 Eylül 2001 sonrasında başlayan yeni yüzyılda ABD’nin hedeflediği yeni dünya düzeninin bir ürünü olarak şekillendiğine dair kimi tezler ortaya koymuştum.
ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla pazarladığı yeni dünya düzeninin Eş başkanı unvanını en azından bir süre “gururla” taşıyan AKP’nin bu ülkeyle ilişkilerinin ilk olarak ikinci Irak Savaşı’nda gerildiğini biliyoruz. Kamuoyunda “Tezkere krizi” olarak bilinen gerilimde Türkiye üzerinden ikinci bir cephe açma fikrinin, AKP yönetiminin bütün çabasına rağmen TBMM tarafından engellenmesinin Washington’da bir soğuma yarattığı kesindir.
Bu soğukluğun Obama döneminde hafiflediğini, Arap ayaklanmaları sürecinde AKP Türkiyesi’nin model ülke olarak pazarlanmaya çalışıldığını da biliyoruz. ABD’nin “Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslümin)” ideolojisinin en başarılı temsilcisi saydığı AKP’ye ciddi ve görünür destek verdiği muhakkak. Bu balayı dönemini gerçek anlamda kapatan gelişme ise bana göre, Türkiye-İsrail ilişkilerinde “Davos olayı” ile simgeleşen bunalımın “Mavi Marmara” vakasıyla birlikte neredeyse sıcak bir sürtüşme aşamasına gelmesi ve siyasi anlamda bir kopuşa yol açmasıdır.
Türkiye-ABD ilişkilerini yeterince uzun süre izleyen herkesin üzerinde mutabık kaldığı husus, Tel Aviv ile Ankara arasındaki mesafenin Washington’la ilişkiler bakımından belirleyici olduğudur. Washington’daki İsrail ya da -herkesin bildiği şekilde söyleyelim-, Yahudi lobisinin desteğini yitiren Ankara’nın diplomatik ve siyasi temsilcileri deyim yerindeyse boşa kürek çekerler. Bunun pratik sonucu ABD’ndeki diğer Türkiye karşıtı lobilerin, yani Rum-Yunan ve Ermeni lobilerinin ellerinin güçlenmesidir. Sonuç olarak, Mavi Marmara katliamının yaşandığı 2010 ortalarından sonra AKP ve ABD arasındaki ilişkilerde derin bir soğuma yaşandığını görebiliyoruz.
ABD-AKP ilişkilerindeki bozulmanın tepe noktasının 15 Temmuz 2016’da yaşanan ve en azından aksi yönde somut bir kanıt ortaya çıkana kadar Fethullahçıların başını çektiğini söyleyebileceğimiz darbe girişimi olduğu ileri sürülebilir. Fethullahçı hareketin Washington’da belirli iktidar odaklarının desteğine sahip olduğu ve AKP ile Fethullahçıların arasının açılmasından sonra bu odakların iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileşmemesi için kayda değer çaba harcadıklarına kuşku yok. Her ne kadar “enişte söyledi, kayınbirader fısıldadı” filan dense de darbe girişimini ABD’nin değil büyük bir olasılıkla Rusya’nın haber vermiş olması da Beyaz Saray ve Beştepe arasındaki güven bunalımını artırmış olması olağan karşılanmalıdır.
15 Temmuz 2016 gecesi yaşananlar, özellikle de darbecilerin denetimindeki F-16’ların o gece kır gezintisi yapar gibi Ankara’daki kimi hedefleri bombalayabilmeleri AKP ile ABD arasındaki ilişkilerde yeni bir gerilim noktası teşkil eden S-400 alımına getiriyor bizleri.
Türkiye’nin, bölgesinde güçlü sayılabilecek bir hava kuvvetine sahip olmasına karşın özellikle balistik tip füzelere karşı etkin bir hava savunma sisteminin bulunmadığı bütün uzmanların mutabık oldukları bir gerçek. AKP’nin, uzun yıllar muhtemelen TSK’nın da talebiyle hava savunma sistemleri alımı için gerek ABD gerek AB ile pazarlık yaptığı ancak bunların tatmin edici bir sonuca ulaşmadığı da biliniyor.
15 Temmuz’un AKP liderliği bakımından yarattığı kaygı ve yalnızlık duygusunun AKP’yi NATO’ya mensup uçakları düşürebilecek bir hava savunma sistemi teminine ittiği akla yakın bir iddia sayılabilir. Washington’un şiddetli ve hala devam eden itirazlarına rağmen bir adet S-400 bataryası satın alan AKP’nin bu tek bataryanın bütün bir ülkenin hava savunması bakımından hiçbir anlam ifade etmediğini bilmediğini varsaymak gerçekçi değildir. Bu durumda akla gelen olasılıklardan biri, bataryanın Beştepe’yi korumak amacıyla alındığı. İkinci ve en az birinci kadar kabul edilebilir olasılık ise AKP’nin Washington’a rest çekmek amacıyla böyle bir yola gitmiş olduğudur.
Bütün savunma altyapısını NATO’ya endekslemiş bir ülke bakımından böyle bir restin sonuçlarının ağır olabileceği muhtemelen güvenlik bürokrasisi tarafından dile getirilmiş ama dikkate alınmamıştır. Sonuç olarak 2,4 milyar dolara mal olduğunu bildiğimiz S-400 bataryası iki ülke arasındaki ilişkilerde koyu bir gölge olarak varlığını sürdürmektedir.
15 Temmuz’un AKP-ABD ilişkileri bağlamında bir diğer önemli yansıması ise hiç kuşkusuz kamuoyunda “Rahip Brunson” krizi olarak bilinen gelişmedir. Ayrıntıları kısaca anımsatalım:
Darbe girişiminden yaklaşık iki ay sonra Eylül 2016’da İzmir Diriliş Kilisesi Rahibi ABD vatandaşı Andrew Craig Brunson’un ‘milli güvenliği tehdit eden faaliyetlerde bulunduğu’ iddiasıyla, eşi Norine Lyn Brunson’la birlikte sınır dışı edilmesine karar verildi Brunson çifti, Göç İdaresi’ne teslim edildi. 9 Aralık 2016’da Brunson 15 Temmuz davasındaki bir gizli tanığın ifadesi üzerine tutuklandı ve 35 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmaya başladı.
ABD’ndeki gericiliğin en güçlü dayanaklarından birini teşkil eden ve Brunson’un da mensup olduğu Evanjelist Kilise’nin açık desteğiyle seçilen Trump 16 Mayıs 2017’de görüştüğü Erdoğan’dan rahibin serbest bırakılmasını istedi. Erdoğan görüşmede ne yanıt verdi bilinmez ama sonradan 18 Eylül 2017’da “Fethullahı verin, papazı alın” teklifini yaptı.
16 Nisan 2018’de Brunson’un ilk duruşması görülürken ABD’nde de Halkbank Davası kapsamında Hakan Atilla yargılanıyordu. Duruşmadan tutukluluğa devam kararı çıkınca Trump ilk kez kamuoyu önünde “Brunson zulüm görüyor” dedi ve ABD’li yetkililerden yaptırım sinyalleri gelmeye başladı. Trump bu süreçte Erdoğan’a çok ağır ifadelerle dolu bir mektup yazarak “ekonominizi çökertirim” dedi. Erdoğan bu mektuba bir yanıt verdi ama bu mektup kamuoyuna açıklanmadı.
Çok uzatmayalım. ABD’nden gelen yaptırım tehditleri arttıkça manzara değişmeye başladı, müebbet hapisle yargılanan, “FETÖ Yöneticiliği” ile suçlanan Brunson ev hapsine terfi etti. Bu arada Erdoğan “ölürüm de vermem” yollu demeçler vermekteydi. Sonuçta, Brunson bir ABD uçağına binerek Türkiye’den ayrıldı.
2021 yılının başında Biden’ın iktidara gelmesi ikili ilişkilerin yakın vadede düzelebileceği ihtimalini de ortadan kaldırdı. Biden’ın Türkiye’ye dair ilk icraatı F-35 savaş uçaklarıyla ilgiliydi. 1995 yılından beri F-35 program ortağı olan Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın aldığı gerekçesiyle Amerika Savunma Bakanlığı tarafından 21 Nisan 2021’de F-35 Programı ortak mutabakat zaptından çıkartıldı.
Biden’ın ikinci adımı 24 Nisan’da yaptığı “Ermeni Soykırımı” açıklaması oldu. AKP bu tokadı da “gelecek güzel günler umuduyla” sineye çekmeyi tercih etti.
AKP’nin son dönemde ABD ile ilişkileri düzeltme yönünde telaşlı bir çaba içinde olduğunu görüyoruz. Bu çabanın kapsamında sadece ikili ilişkiler değil, ikili ilişkileri doğrudan etkileyecek diğer konular da yer almakta. Ermenistan açılımı diye sunulan özel temsilci görüşmeleri bunlardan bir tanesi ise daha kapsamlı olanı BAE başta olmak üzere Arap monarşilerine yanaşmak ve buradan da hareketle artık Tel Aviv’e değil Kudüs’e koşmak denilebilir. Burada kastedilen Kudüs ise Mescid-i Aksa’nın bulunduğu kent değil İsrail Devleti’nin başkentidir. AKP’nin Washington yolu Kudüs’ten geçmektedir. Kudüs’ten geçen o yolun etrafında yüksek duvarlar bulunmakta, duvarların ardında ise İbrahim Anlaşmaları ile Arap monarşileri başta olmak üzere neredeyse bütün dünyanın ve bu arada da AKP’nin “ne haliniz varsa görün!” dedikleri Filistin halkı yaşamaktadır.
Bu yılın ilk çeyreği içinde gerçekleşeceği söylenen İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Türkiye’yi ziyaretinin, Türkiye-İsrail ilişkilerinin ötesinde, AKP açısından Washington’a kendini affettirmenin en uygun yollarından biri olarak göründüğünü vurgulamak gerekir. Washington’a ulaşabilmek İsrail’e verilecek tavizler ölçüsünde kolaylaşabilecektir.
Sonuç
AKP’nin yirmi yılı bulan iktidar dönemi boyunca ABD ve AB ile ilişkilerinin inişli çıkışlı bir seyir izlediğini söylemek doğal olarak yoğun bir çaba veya uzmanlık gerektirmemektedir. Bu sürecin bizi ilgilendirmesi gereken kısmı, 20 yıl boyunca Türkiye’nin emekçi halklarının bu gel-gitler sırasında ve bunların sonucunda neler yitirdikleri ve bu yitirdiklerini nasıl geri alabilecekleridir.
Türkiye işçi sınıfının zorunlu ve müstakbel iktidarının öncelikli hedefi ABD ve AB gibi uluslararası aktörlerle mevcut asimetrik ilişki modelinin ortadan kaldırılmasına ve dengelenmesine odaklanmak olacaktır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

