Sayfa yolu
ANALİZ | AKP dış politikasında yeni faktör: Ukrayna, Kırım ve Donbass
Ceyda Karan
Yayın Tarihi: 25.03.2022 , 10:36 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Bu yazı yazıldığında Rusya-Ukrayna Savaş henüz başlamamıştı.
'Ukrayna; Kırım ve Donbass' meselesinde Türkiye'nin tutumu, AKP'nin dış politikasında göbekten bağımlı olduğu emperyalist sistem içerisindeki duruşunun bir yansıması. Son dönemde, Ankara'nın meseleyi 'Rusya-Ukrayna' sorunu olarak kodlayarak soyunduğu 'arabuluculuk' ile gündeme getirmiş olması, meselenin özünü değiştirmiyor. 'Ukrayna' başlığı, Türk dış politikasının 'açılım' alanı olarak yeni olmadığı gibi, Erdoğan yönetiminin 'emperyalizmin dikine gidiyormuş' gibi yaparken, 'sistemin bıraktığı manevra alanını' kullanarak, ABD politikalarına adapte olabilme kapasitesini sergilemesi bakımından önem taşıyor.
Öncelikle... ABD ve Batı Avrupa ile 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana belirli çıkar alanlarında yönetilmesi zor krizlerden geçen ve kendisini 'desteğin devamı' bağlamında kabul ettirme mücadelesi veren Erdoğan yönetiminin, dış politikasında emperyalist bloğun çıkarlarına uygun manevralarla kendisini kilit noktalarda vazgeçilmez kılmayı başardığını teslim etmeli.
Yakın dönemde 2021 yılındaki belirgin örnek Afganistan'dır. ABD ve NATO'nun 20 yıllık bir maceranın ardından geçtiğimiz ağustos ayında Afganistan'dan çekilme kararının akabinde, Erdoğan yönetimi hızla pozisyon alarak 'Kabil'de havaalanı işletmeciliği' ihalesine talip oldu. ABD Başkanı Joe Biden ile bir türlü arzu ettiği diyaloğu geliştiremeyen AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın geçen hazirandaki G7/NATO zirveleri vesilesiyle verdiği mesajlar resmi açıkça ortaya koyuyor: "Türkiye-ABD ilişkilerinde çözülemeyecek hiçbir mesele olmadığını, tam tersine zengin bir görünüm sergilediğini" belirten Erdoğan, Afganistan arzusunu "süreci devam ettirecek güvenilir tek ülke malum Türkiye" sözleriyle ifade etmişti. Erdoğan'ın "NATO'nun sağladığı güvenlik şemsiyesinde ittifak her yerde aktif rol üstlenmelidir. Dönem sorumluluktan kaçma değil elini taşın altına koyma dönemidir" sözleri de Ukrayna bağlamında Türkiye'nin payına işaret eder. Taşları son sekiz yılda döşenmiştir.
'Milat olarak 2015'
Türkiye'nin Ukrayna'yla ilişkileri, Sovyetler Birliği'nin çökertildiği 1990'lardan itibaren Karadeniz üzerinden komşuluk ilişkileri üzerinden ve ekonomik düzlemde 'mutedil' ilerledi. Ancak bu ilişkilerin 2014'te AB'nin 'Doğu Ortaklığı' aracılığıyla ABD'nin önayak olduğu Maydan Darbesi'nin hemen ardından kazandığı ivme, dikkat çekicidir. Bu ivmede bir yıl sonra 2015'te Türkiye'nin Suriye'de bir Rusya savaş uçağını düşürmesinin yarattığı kriz ortamının katkısı da vardır. Suriye'deki IŞİD olgusu ve Rusya Federasyonu'nun müdahilliğiyle ABD destekli İhvan projesinin başarısızlığının dayattığı uluslararası konjonktürde, Ankara açısından elbette Moskova ile 'barışmak zorunluluğu', pragmatik ilişkilerin önünü açtı. Esasında Erdoğan yönetiminin, ABD-Rusya dengesini S-400'lerin alımını Washington'a de facto kabul ettirerek 'başarıyla' yönettiği dahi söylenebilir.
Aynı dönemde Erdoğan yönetiminin Kiev'le ilişkileri 2015'ten başlayarak adım adım ilerletmesi ise uzun süre dikkatlerden kaçtı ve salt 'pragmatizme' bağlandı. Oysaki Erdoğan yönetimi, Rusya ile 'barışma' karşılığında Rusya doğalgazını Avrupa'ya Ukrayna'ya da alternatif teşkil eden bir hattan ulaşmasını sağlayacak Türk Akım projesine imza atarken, Amerikan politikalarına paralel bir seyirle, cephenin öteki ayağını hiç ihmal etmedi.
Donbass’a ilgisizlik, Kırım’da tavır
Kiev'de 2014'te Maydan Darbesi’nin tetiklediği ortamda Donbass meselesine daha ziyade 'ilgisiz kalan' Ankara, bir referandum sonucunda Rusya Federasyonu'na yeniden katılan Kırım'da çok açık tavır almıştı. Kırım 1954’te hediye edildiği Ukrayna'dan ayrılıp Rusya Federasyonu şemsiyesi altına dönerken, Ankara bu müdahaleyi 'işgal' olarak tanımlamıştı. Erdoğan o dönemde, "Türkiye, Kırım'ın gayrimeşru ilhakını tanımamıştır, bundan sonra da tanımayacaktır" vurgusu yapmıştı. 1783 Osmanlı-Rus savaşından bu yana oturmuş statükonun, Erdoğan tarafından Kırım Tatarlarına atıflar eşliğinde neo-Osmanlıcı bir retorikle anılması tesadüf değildir. Aynı şekilde Erdoğan yönetimi, Kırım bağlamında Rusya'nın güncel reel politik zeminden 'iletişim kurma' girişimlerini istikrarlı biçimde yanıtsız bırakırken, Kırım Tatarlarını temsil niteliği tartışmalı, İslamcı Mustafa Cemilov'a açık destek sundu.

İlişkilerin asıl stratejik ayağı savunma işbirliği
Bugün bir ucu Donbass'ı etkileyen Türkiye ile Ukrayna arasındaki askeri teknik işbirliğinin temelleri ise Ukraynalı askeri sanayi şirketlerinin temsilcilerinin Ankara'da ağırlandığı 2015'e denk düşer. Maydan Darbesi’nin ardından Kiev'de başa geçen Petro Poroşenko, 2016'da Ankara'yı ziyaret ettiğinde Ukrayna sanayisinin özelleştirme sürecine Türkiye’nin katılması önerisini dile getirdi. Ortak askeri-teknik işbirliği koordinasyon grubu oluşturularak 2017 başlarında stratejik işbirliği memorandumu imzalandı. Ankara'nın ilgisini özellikle Sovyetler Birliği'nden kalan savunma şirketleri çekiyordu. Bu dönemde Ukrayna’nın savunma sektörünün Türk uzmanlara ve sermayesine bağlanacak şekilde işbirliği mekanizmalarının temelleri atıldı.
Elbette Ukrayna-Türkiye ilişkilerinde Türk şirketlerinin emlak, altyapı, yol ve liman yapım ve onarımları ile turizm de rol oynuyor. Ancak stratejik işbirliğinin yolunun askeri ve teknolojik bağlamı, günümüze de yansıyan görünümüyle çok daha önemli. Ankara, Ukrayna'nın 2020 Ulusal Güvenlik Belgesi'nde 'stratejik ortak' olarak anıldı. Türkiye'nin ev sahipliğinde, NATO Daimi Deniz Görev Grubu-2'nin, ABD, Bulgaristan, İngiltere ve Romanya Deniz kuvvetlerinin de katılımıyla icra edilen tatbikatına Ukrayna da davet edildi. Poroşenko döneminde Ocak 2019'da Ukrayna'nın Türkiye'den Bayraktar TB2 İHA alımı için anlaşma imzalandı. Kiev'de iktidar değişikliği ve Vladimir Zelenskiy'nin iktidara gelişi işleri hızlandırdı. Ekim 2020'de Zelenskiy'nin Türkiye ziyaretinde askeri işbirliği ve savunma sanayi projeleri için çerçeve anlaşmaları imzalandı. Bunu İHA, SİHA, korvet üretimi ve teknoloji paylaşımı ile Ukraynalı şirketlerin Türkiye'ye motor tedariki sözleşmeleri izledi. Kasım 2021'de de Ukrayna parlamentosu Yüksek Rada, Türkiye ile askeri işbirliği anlaşmasını onaylayınca askeri eğitim, ortak tatbikatların yolu açıldı.
Son olarak Erdoğan'ın 3 Şubat ziyaretinde Zelenskiy yönetimiyle İHA'ların üretileceği fabrika için anlaşma da imzalandı. Anlaşmanın BAYKAR Makina İHA'larının Ukrayna'da üretimini genişletecekti. Ukrayna, Sovyetler Birliği'nin askeri sanayisi için kilit önemde bir ülkeydi ve büyük kısmı adeta 'yağmalanan' bu tesisler de Sovyet sistemine entegreydi. Ukrayna bunları nerede ve kime karşı kullanacak diye sormak kâfi.
Rusya büyük ölçüde sessizce izledi
Rusya Federasyonu'nun 2015'ten bu yana bu süreci daha ziyade sessizce izlediği iddia edilebilir. ABD ve NATO'ya rağmen Erdoğan'a S-400 satmayı başararak rakiplerinin kalesine 'bir gol' atmış olan Moskova, savunma alanındaki ikili işbirliklerini daha ziyade 'iş ortaklığı' olarak değerlendirerek bu süreçte tutarlı bir biçimde pek az yorum yaptı.
Biden yönetiminin iş başına gelmesi ve Ukrayna dosyasının yeniden ısıtılması ile 2021 Nisan'ında Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'un bir soru üzerine, Türkiye'yi de kattığı bir kısım ülke için “Kiev rejiminin militarist eğilimlerini teşvik etmemeleri için uyarıyoruz" demişliği var. Açıklama ve tepki, ancak geride bıraktığımız Ekim ayında, Ukrayna tarafı Türkiye’den alınan SİHA'ların Donbass'ta kullanıldığını açıklamasıyla daha doğrudan ifade edildi. Bu silah sistemlerin saldırı amaçlı kullanımında Türkiye’den uzmanların nasıl bir rol oynadığı meselesine girilmemesi ise dikkat çekicidir. Minsk anlaşmaları, AGİT ateşkes çerçevesi bu silahların Donbasss sınır hattında kullanımını menetmişken, Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, SİHA'larla ilgili "Bu sadece istikrarsızlaşmaya neden olur ve asla Ukrayna içindeki bu sorunun çözülmesini sağlamaz" yorumu yaptı. Lavrov'un ise "Ancak elbette tarih, Ukrayna'nın kaprisli taleplerini kabul eden herkesi düşünmeye sevk etmelidir" sözleri dikkat çekiciydi.

İlişkilerdeki Kırım denklemi
Benzer şekilde Moskova'nın, Kırım'ın Rusya Federasyonu'na katılımını Ankara'nın tanımama tavrını 'anlayışla' karşıladığı da söylenebilir. Rusya yönetimi daha ziyade Kırım dosyasını Ankara'ya 'izaha' ve Kırım Tatarları üzerinden kültürel zeminde bir yakınlaşma çabasına giriştiyse de karşılık bulmadı. Ve Ankara'dan bir ses yükselmedikçe bu konuda konuşmamayı tercih ettiler.
Son olarak geçtiğimiz Eylül ayında Ankara, Rusya Federasyonu'ndaki Devlet Duması seçimlerinin Kırım Federasyonu ayağını hukuken tanımadığını altını çizerek beyan edince, “Bu gibi açıklamaları kabul etmiyoruz" diyen Peskov, üzüntülerini dile getirip 'zamanla siyasi irade ile pozisyonun değişeceği umudunu' dile getirmekle yetindi. Moskova, Kırım ve KKTC'nin karşılıklı tanınmasına yönelik 'fikirler' ortaya atıldığında da bunları yalanladı.
Kırım bağlamında Moskova'dan nadir görülen sert tavır geçtiğimiz Mayıs ayında Stalin döneminde İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilerle işbirliği etmiş Kırım liderliğinin en baş müsebbibi olduğu Kırım Tatar Sürgünü vesilesiyle geldi. Putin yönetimi Kırım'ın federasyona geri döndüğü 2014'ten bu yana sürgünün anılması ve tarihsel yaraların sarılmasına özel önem atfediyor. Hal böyleyken, Ankara'da sahte afişli bir etkinlik Moskova'nın sinirlerini gerdi. Nazilerin Kırım Tatar liderliğinin işbirliğiyle Almanya'ya işgücü sıkıntısını gidermek için zorla kaçırdığı Ostarbeiter'leri (yabancı köle işçileri) bindirdiği vagonlar söz konusu etkinliğin afişinde sanki Sovyetlerin Kırım Tatar sürgünüymüş gibi sunulmuştu. Eşzamanlı olarak Türk Dışişleri Bakanlığı, Kırım sürgünü ile 2014 ilhakını bağlantılandıran bir açıklama yayınladığında, tepki zehir zemberek oldu.
Rusya Dışişleri sözcüsü Mariya Zaharova, 'yas tutulan tarihleri içeren ortak hafıza temelinin devletler ve halkları yakınlaştırmaya hizmet etmesi gerektiğini' söyledi. Zaharova, "Türk siyasetçilerin, etnik faktörü, en başta etnik grupların çıkarlarına darbe vuran jeopolitik oyun aracı olarak kullanmaktan vazgeçme zamanı çoktan geldi" diye devam etti. Ve Türkiye'nin endişe verici söylemlerinin değiştirmesi gerektiğini belirtip, "Biz de Türkiye’nin kendi etnik ve dini sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalırız. Bunu yapmak istemiyoruz" vurgusu yaptı.

Yine yeniden fırsat penceresi
Bugün gelinen noktada Erdoğan yönetimi,' Ukrayna; Kırım ve Donbass' başlığında adım adım ABD politikalarına uyarladığı 'siyasi, askeri ve ideolojik' pozisyonuna karşılık, 'pragmatik' görünümünü 'arabuluculuk' çerçevesinde sunuyor. Moskova'nın bunun bir karşılığı bulunmadığını bildiğini, Erdoğan'ın 'arabuluculuk' ısrarına, "Çok istiyorsanız Kiev ile Donbass'taki cumhuriyetler (Donetsk ve Lugansk) arasında arabuluculuk yapıp Ukrayna'ya imza koyduğu Minsk protokollerini uygulatınız" demesinden de anlıyoruz.
'Ukrayna; Kırım ve Donbass' faktörü Erdoğan Türkiye’si için ABD öncülüğündeki Batı ile ilişkilerinde alacağı desteği pekiştirecek fırsatı sunuyor. Bu fırsatlar ABD ve Batı medyası ile düşünce kuruluşlarının değerlendirmelerinde açıkça görülüyor. Yeni Türk ihraç ürünleri İHA ve SİHA'ların Ukrayna'da oynayacağı rollerden, 'Kırım ile akrabalık bağlarının' anılmasına ve 'Ankara Ukrayna'da nasıl yardım eder', 'Türkiye Boğazları Rus donanmasına kapatabilir mi' sorularının sorulmasına varan bu değerlendirmeler Erdoğan'ın 'kredisini artırdığına' işaret ediyor.
Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ned Price, Erdoğan'ın son olarak 3 Şubat'ta gerçekleştirdiği Kiev ziyaretini "Türkiye gibi bir NATO müttefiki ile Ukrayna arasındaki savunma işbirliğinin bölgesel istikrarı ve Ukrayna'nın kendini savunma kabiliyetini güçlendirdiğini düşünüyoruz’’ diye değerlendirirken, önde gelen uzmanların yorumları, Ankara'ya 'gaz verme' boyutlarına vardı.
ABD'nin eski büyükelçisi, emekli diplomat Matthew Bryza Ankara’nın Kiev’e SİHA satışlarının Rus ordusunun Ukrayna’da bir maceraya atılmasına karşı 'caydırıcılık' sağlayacağını dile getirdi. Küresel elitler için önemli bir zemin olan Münih Güvenlik Konferansı'nın Başkanı Wolfgang Ischinger'ın 'Ankara ile görüş ayrılıklarına rağmen Türkiye ile yakın ilişkilerin sürdürülmesi gerektiğini' söylerken, Türkiye'ye Ortadoğu, İran ve Balkanlar ve Karadeniz bölgesinde güvenlikle 'merkezi önemde' bir konum biçti.
Hemen bütün Türkiye analizlerinin odak noktası 'Ukrayna' dosyasında ABD'nin Ankara'ya duyduğu ihtiyaç. Son dört yılda Ankara'nın 'özerklik alanını zorlayacak şekilde' Rusya'dan S-400 ısrarı karşısında 'asabileşmiş' olan Batılı yorumcuların Türk savunma sanayisine yönelik övgüleri de yine dikkat çekici. Öyle ki bu ay The Economist dergisi SİHA programı dışında Türkiye'nin yerli muharebe tankı, denizaltılar, insansız saldırı helikopterleri ve savaş uçağı üretme planlarına atıfla, Türk savunma sanayinin 'kendi kendine yeterli' hale geldiğini vurgulayan bir analiz yayımladı. Ankara'nın 'savunma sanayi hırslarının' SİHA'ların ötesine geçtiği belirtilirken, TCG Anadolu hafif uçak gemisinin TB2'nin daha gelişmiş versiyonu Akıncı'yı taşıyacağı ve Ukrayna motorlarıyla donatılan bu araçların havadaki ve yerdeki hedefleri vurabileceği ballandırılarak anlatıldı. Yine Ankara'nın kendi donanmasında kullandığı bir modelden Ukrayna'ya iki korvet teslimini planladığı da öyle.
Yanı sıra Atlantik Konseyi'nin sitesinde Dania Koleilat Khatip tarafından yayınlanan 'Türkiye'nin yeni füze sistemi neden ABD-Rusya ikilemini çözebilir' başlıklı yazıda 'Siper' ismini taşıyan 'uzun menzilli' hava savunma sisteminin S-400'lere rakip çıkması beklentisinden söz edilmesinin de altını çizmek gerekir. Bu yazıda Türkiye'nin S-400'leri alarak siyaseten kendi kendisini sıkıştırdığı köşeden çıkartacak bir işe imza attığı vurgulanıyor.
ABD'de 'küreselleşmeci' kanadın başa gelmesiyle birlikte 2021'de Karadeniz bölgesinde artan tatbikatlar, 'ticari' vurgulu Kanal İstanbul projesi ve Montrö Sözleşmesi’nin Türkiye içerisinde uyarılar yapan 104 emekli amiralin yargılanmasına varacak şekilde tartışmaya açılabilmesi düşünüldüğünde, Erdoğan yönetiminin olası 'fırsatların' uzun süredir ayırdında olduğu açık.
15 Temmuz sonrası Obama ABD'siyle büyük sıkıntılar yaşayan Erdoğan yönetimi açısından, Trump ABD'si, Amerikan devlet sisteminde ve küresel hegemonyasında yarattığı sarsıntılarla, adeta bir 'mola' almıştı. Dış politikasında stratejik bir yönelimden yoksun olmakla birlikte Türkiye sermayesinin ihtiyaçlarını yönlendirecek adımları emperyalist sistemden pay alma pazarlığı eşliğinde yürüten Erdoğan Türkiye'sinin hamlelerinden birisi Ukrayna'ydı. Bugün bu faktör çok daha görünür oldu.
Pek çok uzman 'Ukrayna krizinde', Ankara'nın 'NATO gereklerine uyarak daha geride pozisyon alan, temkinli bir tutum sergileyeceği' görüşünde. Kanımca Erdoğan Türkiye’sinin tutumu, 'güç dengeleri' ve ABD'nin Rusya'yı çevreleme krizini götürmek istediği çerçeveye paralel olarak çok daha aktif alanlara yansıyabilir.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

