Sayfa yolu
Çözülüşün eşiğindeki Sovyetler'de bir Bolşevik: Stalin'in kurmayı Lazar Kaganoviç anlatıyor
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Ragim Mamedov
Yayın Tarihi: 13.09.2026 , 00:40
Toplumsal ve insani ilerlemeyle ilgilenen yegâne sınıf proletaryadır. Çünkü kaybedecek hiçbir şeye sahip değildir, işçi ellerinin o on parmağından başka hiçbir şeyi yoktur. İşte bu yüzden onun kavgası, yani bir sınıfın kavgası, aynı zamanda tüm insanlığın kavgası olmuştur. Sınıf mücadelesi, demokrasi için verilen asıl ve gerçek mücadeledir.
Lazar Moiseyeviç Kaganoviç, Stalin'in kurmaylarının en göze çarpan figürüydü. SSCB Politbürosu'nda ve hükümetinde ilk sıralarda yer alan isimlerden biriydi. Çeyrek asırdan fazla bir süre boyunca Sovyet sanayisinin ve ulaştırmasının yönetim dizginlerini ellerinde tuttu. Ülkenin o devasa yükü —fabrikalar ve demiryolu hatları— doğrudan onun kontrolü altında şekilleniyordu.
Pek çok okurumuzun —ve elbette dünyadaki milyonlarca insanın da— Moskova metrosunun güzelliği ve anıtsallığı defalarca dikkatini çekmiştir. Bu yüzden, sadece ona bugün hayranlıkla baktığımız o görünümü kazandıran mimarların ve mühendislerin isimlerini değil, bu devasa projenin bizzat hayata geçirilmesinde kilit rollerden birini üstlenen o kişiyi de hatırlamak gerekir.
Sarsılmaz bir Bolşevik. Payına uzun bir ömür düştü. Etrafında zaman değişiyor, kuralları yeniden kesip biçiyor ve isimleri siliyordu ama o, bir adım bile geri atmadı. İnancını, ellerinden bir an olsun bırakmadan ta sonuna dek taşıdı. Sadık kaldı.
Okura sunulan bu metin, Lazar Kaganoviç ile yapılan ve 5 Ekim 1990 tarihinde İtalyan La Repubblica gazetesinde «Parla Kaganovich. “Non siamo dei mostri”» («Kaganoviç konuşuyor: “Bizler canavar değiliz”») başlığıyla yayımlanan söyleşinin çevirisidir. Yazı, gazeteci Enrico Franceschini'nin imzasını taşımaktadır.
soL okurlarına küçük bir zihin jimnastiği öneriyoruz. Kaganoviç’in devrim, sosyalizm, Marx, Lenin, Stalin ve Sovyet projesinin muhalifleri üzerine sözlerini okurken, zaman zaman meselenin Sovyetler Birliği olduğunu unutmaya ve kendi ülkeniz hakkında düşünmeye çalışın. Kendinize şu soruyu sorun: Tarihte ve günümüz “sol” düşüncesinde benzer çelişkilerle hiç karşılaşmadık mı? Kurtuluş söyleminin tarihsel kazanımların karşısına dikildiği, “Marx’ı aştığını” ilan eden birinin, bizzat ilerleme fikrine karşı çıkanlara şaşırtıcı derecede yakın düştüğü o çelişkiler size de tanıdık gelmiyor mu? Bazen iş neredeyse fıkralık vakalara kadar varır. Bir de bakarsınız, birileri bir anda kendini “devrimci önderler” arasında buluvermiş ancak kamuoyunun tepkisi üzerine oradan aynı hızla kaybolmak zorunda kalmıştır…
Lazar Moiseyeviç, bugün herkes hatırat ya da otobiyografi yazıyor. Hayatınızı bir kitapta anlatmayı hiç düşünmediniz mi? Bu, hem şahsınıza hem de Stalinizme yöneltilen suçlamalara cevap vermek için iyi bir yol olurdu.
Hayır, henüz böyle bir şeye karar vermiş değilim. Ayrıca, sırf kendimi savunmak maksadıyla kalem oynatacak kadar alçalmak da istemem. Yazacak olsam, sadece kendimi değil, koca bir devri anlatırdım. Ancak buna gücüm yok. Kendimi kötü hissediyorum, sürekli baş ağrılarım var. Görme yetimi neredeyse tamamen kaybettim ve bu durum elimi kolumu bağlıyor. Bir kağıda üç beş şey karalayabiliyorum belki ama sonra kendi yazdığımı okuyamıyorum. Gazeteleri bile bir başkasına okutmak zorunda kalıyorum. Geriye kalan o azıcık görme kırıntısını da kaybetmekten ve artık tek başıma hareket edemez, aciz bir hale gelmekten çok korkuyorum.
Ancak suçlamalara pekâlâ cevap verebilirdiniz. Burada, kendi ülkenizde pek çok kişi, Roy Medvedev ve Volkogonov gibi saygın tarihçiler size saldırıyor...
Ama ben bu tür beyhudelikler içinde kaybolmak, yürütülmekte olan bu sefil kampanyaya dâhil olmak istemem. Elbette, neler söylendiğini biliyorum. Bana gazeteleri okuyorlar. Ve kulağıma inanılmaz şeyler geliyor. Peki ama Sovyetler Birliğimizde neler oluyor böyle? Önce Stalin inkâr edildi; şimdi yavaş yavaş sıra sosyalizmi, Ekim Devrimi'ni yargılamaya geliyor ve göreceksiniz, kaşla göz arasında Lenin'i ve Marx'ı da yargılamaya kalkacaklar. Oysa her şey sil baştan tartışmaya açılacaksa, tarihimizi bütüncül bir yaklaşımla; insan düşünce tarihi, sınıf mücadelesi tarihi ve devrimler tarihi çerçevesinde ele almak gerekirdi. Bugün ise her şey birbirine karışmış, ayağa düşmüş durumda; burjuva argümanlarıyla komünist gerekçelerin iç içe geçtiği, sadece boş lafların edildiği şizofrenik tartışmalar yaşanıyor.
İktidarın sansür kararı sonrası açtığımız yeni X hesabımızı https://x.com/soLHaber2026 adresinden takip edebilirsiniz. Bu saldırılara boyun eğmeyeceğiz. Yanımızda olmak, desteğinizi sunmak için soL'a abone olun.
Siz büyük bir propagandacı ve kitleleri peşinden sürükleyen bir liderdiniz. Eğer Sovyet yurttaşlarına seslenebilseydiniz, bugün ne derdiniz?
Onlara komünizm için, Marx ve Lenin'in fikirleri için kavgayı sürdürmelerini söylerdim. Milliyetçiliğin ve şovenizmin yeniden yükselişiyle karşı karşıya olduğumuzu anlatırdım. Ah, tabii, keşke eski günlerden beri alışkın olduğum o dinleyici kitleleri olsaydı şimdi... On altı yaşındayken, bir seferinde, genç işçilerle okuma-yazma ve okul eğitimi sorunu üzerine bir toplantı tertip etmiştim. Onlardan daha kültürlüydüm, bilgili bir delikanlıydım. Ama beni anlıyorlardı. Gençlerle konuşmasını bilmek lazım. Oysa bugünün gençliği, benim ta 1913’te hitap ettiğim o işçilerden çok daha düşük bir seviyede görünüyor gözüme. Önüne gelenin peşinden sürüklenmeye hazır bir gençlik bu. Onlarla her şeye en baştan, işin alfabesinden başlamak gerekirdi...
Oysa toplumda büyük bir tartışma var; gençler her türlü hareketin içinde aktif, her şeyi konuşuyorlar...
Evet, tartışıyorlar ama neyi? Bazı eski Politbüro üyelerinin o bayağı röportajlarını ya da birtakım hatıratları okuduğumda... Tarihi şöyle anlatıyorlar: Ben gittim, o geldi; o dedi, ben dedim... Peki ama bu ne demek? Ne manası var? Fikirlerden konuşmak lazım. Fikirlerden! Özden! İçerikten! Oysa bugün bizim o sözde toplumsal hareketlerimiz neden bahsediyor? En az elli tane var bunlardan; çeşitli seçimlere de on beşten az parti girmiyor. Hepsi de gençlerin kafasında sadece karışıklık yaratıyor.
Ben konuşacak olsam, her şeyden önce bir ayrım yapardım. Eski kadrolara bir dilden, orta kadrolara başka bir dilden, küçük burjuvalara ve o dar kafalılara ise bambaşka bir dilden hitap etmek gerekir... ve nihayet düşmana; ona çok daha farklı seslenmek şarttır, düşmanla hak ettiği dilden konuşulur. Ve işe tam da buradan başlardım. Şöyle derdim: Dikkat edin yoldaşlar, saldırı altındayız! Burjuva ideolojisi taarruza geçmiş durumda ve kabul etmek gerekir ki şu anda pek çok muharebeyi kazandı. Polonya'da neler oluyor? Ya Macaristan'da? Geri çekiliyoruz! Polonya ve Macaristan'da yaşananlar, bizde de yaşanabileceklerin bir habercisidir.
Bu beni hasta eden bir şey. Beni ağlatıyor. Sağlığım neden mi kötüleşti? Doğu Avrupa'da, Almanya'da olup bitenleri görüp endişelendiğim için. Neyse ki Çin'de demir yumrukla sert bir karşılık verildi, böylece orada işin sonunun nereye varacağını bekleyip göreceğiz. Ama genel olarak durum vahim.
Peki siz yine de iyimserliğinizi koruyor musunuz?
Ben tabiatım gereği iyimserimdir, ancak bugün öyle kalmak zor. Partimizin gücüne inanıyorum. Teorimizin gücüne, Leninizmin gücüne inanıyorum. Neticede biz çok daha kötü günlerden de geçtik. Ama bugün beni asıl şu ideolojik tartışma endişelendiriyor. Geleneklerin, eski Rusya’nın, o uzak geçmişin ruhunun yeniden canlandırılmasına dair bu söylemlerle nereye varılmak isteniyor? Geçenlerde televizyonda ihtiyar bir adamı dinledim. Ne zırvalar yumurtluyordu öyle! Neymiş, “otantik Rus kültürünün yeniden doğuşuna tanıklık ediyormuşuz...” Ve onun böyle boş laflar etmesine müsaade mi ediliyor? Ne yeniden doğuşuymuş bu? Biz komünistlerin yetmiş yılda Rus kültürü için yaptıklarından sonra ha! Okuma yazma dahi bilmeyen bir halk vardı ortada. Tamamen cahil, ümmi, geri kalmış; köylülerin tarlayı karasabanla sürdüğü bir Rusya vardı. Fakir fukara sürünüyor, sinek gibi ölüyordu. Şimdi kalkmış, o Rusya’nın yeniden doğuşunu mu kutlayacağız? Biliyorum, kimileri otomobillerimizin, makinelerimizin pek iyi çalışmadığından yakınıyor: ama eskiden bunlar hiç yoktu ki, esamisi bile okunmuyordu! Bugün kusurları, eksikleri olsa da en azından bu makinelere sahibiz!
Peki her şeyin kötüye gittiğini nasıl iddia edebilirsiniz? Lazar Moiseyeviç, az önce istavroz çıkardınız. Tanrı'ya inanıyor musunuz demek bu?
Hayır. Ateistim. O hareketi şakasına yaptım. Çocukken bir köyde yaşadım. Yakınlarımızda bir Yahudi yerleşimi vardı ve günün birinde çocuğun teki anneme gelip, “Lazar istavroz çıkardı!” diye yetiştirdi. Ama alt tarafı bir oyundu bu. Oyun şöyle oynanırdı: Biri sana sorar, “Alnın nerede?” “Burada,” der, dokunursun. “Peki göbeğin nerede?” “Burada.” “Ya sol omzun?” “Burada.” “Sağ omzun?” “Burada.” O zaman soruyu soran atılır: “Tuzağa düştün, istavroz çıkardın işte!” (Keyifle güler) Ne yani, biz de böyle eğlenirdik işte.
Peki ama şimdi SSCB’de kiliseler yeniden açılıyor. Bir zamanlar dinin ateşli bir düşmanı olan siz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Doğru, uzun süre din karşıtı kampanyayı bizzat ben yürüttüm. Bugün din yeniden mi doğuyor? Pekâlâ, ben buna taraftarım. Ancak bir hadiseyi hatırlatmak isterim. İç Savaş’ın en civcivli zamanında, Beyaz Muhafız generallerini tekmeleyip atarak Voronej şehrini ele geçirmiştik. Şehri almamızın ertesi günü, ben, Voronej Askeri Devrim Komitesi Başkanı olarak bir kararname yayınladım: Bolşeviklerin tüm kiliseleri kapatacağı kuyruklu yalandır, dedim; bilakis, rahiplere karşı her türlü müdahaleyi yasaklıyorum, tüm kiliselerin açık kalmasına ve çanlarını diledikleri gibi çalmalarına izin veriyorum.
Bunu dedikten sonra, bugün her tartışmanın fiilen tek sesli yürütüldüğünü görmek içimi kan ağlatıyor. Glasnost daha fazla ifade özgürlüğü getirmiş olabilir ama bu, tek yönlü, tek taraflı bir özgürlük. Halkın diğer yarısı susuyor. Örneğin, papazların Beyaz ordu birliklerini dualarla ve sancaklarla karşıladığından hiç söz edilmiyor. Onları takdis ettiklerinden bahsedilmiyor. 1905’te papazların ve keşişlerin, köylü isyanlarına karşı toprak ağalarının safında savaşmak için özel birlikler halinde silahlandığı gerçeği geçiştiriliyor. Peki ama neden söylenmesin? Gençlerin köylerde, rahiplerin bu tutumundan intikam almak için kiliseleri tahrip edip haçları neden kırdıkları neden anlatılmasın? Papazların, birliklerimize ateş açılması için çan kulelerine makineli tüfek kurulmasına izin verdikleri neden saklansın! Rus Kilisesi’nin bin yıldır kutsal olduğu söylenip duruyor. Oysa bu bin yıl içinde yapmadıkları kalmadı. Sadece komünizme karşı değil, Çar Büyük Petro’ya karşı da.
Bununla birlikte, kiliseye ve halk düşmanlarına karşı yürütülen büyük terör kampanyalarıyla da suçlandınız...
Biliyorum. Bugün mesela, Kaganoviç'in Sovyet ulaştırma sistemini, demiryollarını terörle ayağa kaldırdığı yazılıp çiziliyor. İyi de, Stahanovizm terör müdür? İnsan böyle bir şeyi nasıl söyler? Tarihi olayların üzerine o korkunç yaftaları öylece, sanki bir bardak su içer gibi rahatça yapıştıran insanlar var. Ben bunu yapamam. Elimden gelmez. Ben böyle biri değilim. Ben celalli bir adamım; kendimi kaptırırsam öfkelenebilirim, tepem atabilir ya da yüreğim kabarabilir. Ve kabarıyor da. Evet, içim içime sığmıyor. Etrafta neler söylendiğini duyduğumda işçileri, demiryolcuları, yoldaşları çağırmak geçiyor içimden. Konuşmak istiyorum. Ama bunu kendime yasaklamak zorundayım. Korkarım ki bir başlarsam kendimi kaybederim, sağlığım iyice bozulur... Geçenlerde, televizyonda bir milletvekilinin savurduğu zırvaları dinledikten sonra bütün gece gözüme uyku girmedi...
Peki madenci grevlerine siz nasıl tepki verirdiniz?
Bu da beni kahrediyor. Benim için her grev bir yaradır. Bir maden ocağı nedir, çok iyi bilirim. Kömür nedir, onu oradan, yerin dibinden söküp çıkarmak ne demektir... O madenlere bizzat girerdim, işçilerle birlikte yerin altına inerdim; o garibanların ne şartlarda çalıştığını çok iyi bilirim. Ama her şeye rağmen grevleri tasvip edemiyorum. İçimde adeta ikiye bölünüyorum. Ne yapmalı? Onaylamalı mı, onaylamamalı mı? Elbette bu iyidir diyemem. Ama aynı zamanda, çok zor bir duruma düştüler. Mesele şu ki, kömür bu ülke için hayati öneme sahip. Madenciler greve giderse, halimiz nice olur? Ya demiryolları greve giderse? Grevlerin etrafında fır dönen o zibidi takımı —Roy Medvedev dâhil—, ne grev ne demiryolu trafiğinin durması ne de başka bir şey, hiçbiri umurlarında değil. Ama halk için durum farklı.
Rıjkov’un mevcut hükümeti hakkında ne düşünüyorsunuz?
Geçenlerde televizyonda Bakanlar Kurulu’nun bir toplantısını izledim. Öylece televizyonun karşısında oturmuş, acıma ve öfke karışımı bir his duyuyordum. Zavallı Rıjkov! Şöyle diyordu: “Yoldaşlar, böyle gitmek imkansız; eğer böyle devam ederse ülke harap olacak, yok olacak. Düzen lazım, hukuk lazım...” İyi de halkı ne diye böyle velveleye veriyorsun? Neden korkutuyorsun? Başbakanın yapması gereken; sorumluların isimlerini tek tek ifşa etmek, o rüşvet yiyen, erzak veya malzeme sevkiyatını yapmayan alçaklara bedel ödetmek, o düzenbazları yargılayıp on yıl hapse tıkmaktır...
Bunun yerine ortada sadece genel bir sızlanma, bir ağlaşma var. Bir başka bakanı dinliyorum, diyor ki: “1988’den beri bilmem ne limanında mallar kayboluyor.” Be adam, sen bunca zamandır neredeydin? Bakan değil misin, böyle bir şeye nasıl izin verdin? Ve bu tartışmaların sonunda her seferinde fatura kime kesiliyor? Stalin’e. Her nutkun ana fikri bu: Suçlu Stalin, yapan Stalin, Stalin, Stalin; hepsi birden onun üzerine çullanıyor. Yahu Stalin öleli otuz beş yıl oldu! Otuz beş yıl! Bugünün dertleriyle onun ne alakası var?
Pek çok kişi Stalinizmi dehşetle hatırlıyor... Halk geçmişte olup bitene karşı hep önyargılıdır. Hal böyle olunca, vaktinde hükmeden herkesin birer canavar olduğu söylenip duruyor. Stalin canavar. Molotov canavar. Kalinin canavar. Kaganoviç canavar. Bütün mazi, evet her şey çamura bulanıyor; iş Ekim Devrimi’ni eleştirmeye kadar vardırılıyor.
Elbette halkın protesto etmek için, hoşnutsuz olmak için haklı sebepleri var. Ama halkın elinden tutup yol göstermek, eskiden dendiği gibi demir sopayla değil, onları ideolojiyle sevk ve idare etmek gerekir. Fikirlerle. Partinin sarsılmaz birliğiyle. Düşünebiliyor musunuz? İllegaliteden çıktığımızda kırk bin üyeli küçük bir partiydik; bu koca ülkede Ekim Devrimi sırasında sadece üç yüz-dört yüz bin üyemiz vardı. Oysa Menşevikler milyonlardı, Sosyalist Devrimciler milyonlardı... Ve biz onları yendik. Peki ama neden? Ve nasıl? Burjuvazinin Ekim Devrimi’ne dair anlamadığı şey nedir? Anlamadıkları şu: Ortada sadece bir örgüt gücü yoktu; asıl fikirlerin gücü, siyasi hattın gücü vardı. Biz halkın ruhuna ve arzularına ulaşan o doğru yolu bulduk: Barış! Savaştan çıkış! Halkı boğan o savaştan, o ilk büyük emperyalist savaştan çıkış. İşte halka verdiğimiz şey buydu: Barış! Toprak! Ekmek! Hürriyet! Ve biz kazandık.

Stalin’i çok yakından tanıdınız. Nasıl biriydi?
Yosif Vissariyonoviç son derece temkinli bir adamdı. Hem de nasıl. İleri görüşlü bir adamdı. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Eğer sanayileşmemiş, kolektivize olmamış bir ülke olarak kalsaydık, faşizmle gerçekten savaşabilir miydik? O arkaik tarım toplumumuz, orduyu ve şehirleri besleyebilir miydi? Bu soruya “evet” demeye kimin cesareti var? Kendimize şunu sormalıyız: Çarlık neden öldü? Çünkü orduyu besleyecek hiçbir şeyi yoktu. Onu giydirecek tek bir elbisesi yoktu. Çarın ordusu çıplak, yalınayak ve aç bir orduydu; atacak barutu bile yoktu.
Biz ise, Nazizmle mücadelede, o geri çekilmelerin ardından askeri gücümüzü artırdık, artırdık, durmaksızın artırdık ve cepheye on binlerce top sürdük. Berlin’e yüklendiğimizde, bu, yoğunluğu ve gücü bakımından o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir taarruzdu. Bütün o tankları ve uçakları nereden bulduk? Stalin’in o politikası olmasaydı hiçbir yere varamazdık, hepimiz ölür giderdik. Normalde elli-altmış yıl gerektiren o ilerlemeleri on yılda tamamlamasaydık, SSCB’nin hali nice olurdu? Faşizm beklemez; beklemezdi de. Ülkemiz yerle bir edilirdi.
Fakat şimdiki komünistlerin pek çoğu gibi, bugünün o kıçıkırık vatanseverleri de bunu anlamak istemiyor. Buharin’in yolunu, Kondratyev’in yolunu tutmak gerekirdi, diyorlar... Pekâlâ, onların o yolunu izleseydik ne olacaktı? Ezilip geçilirdik, buna inancım tam. Beş yüz yıl boyunca ezilirdik, inanın Tatar boyunduruğundan çok daha beter olurdu. İşte Rusya’nın akıbeti bu olurdu. Biz Ribbentrop-Molotov Paktı ile sadece iki yıl kazandık; 39’dan 41’e kadar, sanayinin gelişimi ve ulaştırmanın güçlendirilmesi için hayati önemde iki yıl. Ama şimdi her şey için Stalin’i ve onun o devrini suçlamak çok daha kolay tabii.
O dönemin tutuklamaları, kırların kolektivizasyonu sırasında yaşanan şiddet olayları ve kurbanlar hakkında hiç pişmanlık duymadınız mı?
Hatırlanması gereken ilk nokta şudur: Kolektivizasyon, Leninist bir hattın devamıydı. Aşırılıklar oldu mu? Evet. Ama nerede ve ne zaman olmaz ki? Her zaman olur. Bir savaş verirken, kaç mermi harcayacağınızı önceden kestirmek zordur. Düşman bir şehrimizi işgal etmiştir, onu geri almamız gerekir. Ama şehrin içinde bizim insanlarımız, saldırı sırasında ölebilecek masumlar vardır. Ordu buna rağmen haykıracaktır: “Hücum!”; çünkü her tür savaşta olması gereken budur. Evet, neticede masumlar da acı çeker. Toprakların kolektivizasyonunda da masum kurbanlar oldu. Ama düzeni bozan, engel çıkaran; kiliseye bağlı, nüfuzlu zengin köylüler de vardı. Ne yapılması gerekiyordu?
Sanayide de sabotajlar vardı. Bugün pek çok tarihçi bunu inkâr ediyor ama bu bir gerçekti. Sabotaj vardı ve hatta şunu da söyleyeyim, şimdi de var. Belki benimkisi aşırı şüpheci, ihtiyar bir savaşçı zihniyetidir: Ama o sevk edilmeyen mallar, haraç kesmeler, şu dillerden düşmeyen mafyanın ve karaborsanın palazlanması; bütün bunlar sosyalizme karşı muazzam bir sabotaj değilse nedir? Sert bir şekilde müdahale etmek ve halka neler olduğunu, bu bedelin onlara neden ödetildiğini anlatmak gerekir. Büyük bir tartışma başlatmak gerekir.
Diyorlar ki bu, Perestroyka'ya aykırı olurmuş. O nedenmiş? Alakası yok! Ben bizzat Perestroyka'dan, yenilikten yanayım. SBKP'nin XIII. Kongresi'nde, partinin örgütsel sorunlarına dair sunduğum rapor tam da “perestroyka” kelimesiyle başlıyordu...
Yani bu işi Gorbaçov’dan çok önce sizin başlattığınızı mı söylüyorsunuz?
Her dönemin kendi Perestroyka’sı vardır. Yalnız şu “perestroyka”, yani yeniden yapılanma kelimesi, halihazırda var olanın üzerine yeni bir şey inşa etmek demektir. Mevcut bir binanın üzerine. Belki eksik gedik inşa edilmiştir, belli yetersizlikleri vardır, yapılacak daha çok işi veya pek çok yanlışı bulunabilir. Ama bina oradadır, ayaktadır. İşte bu yüzden ben bu kavramı, sıfırdan icat edilecek bir sosyalizme değil, halihazırda inşa edilmiş sosyalizmin yetkinleştirilmesine söylenen bir “evet” olarak anlıyorum.
Diyorlar ki, bu deforme olmuş bir sosyalizmdi. İyi de, deformasyon var, deformasyon var. Bir Pisa Kulesi’nin deformasyonu vardır, her an yıkıldı yıkılacak gibidir; bir de dimdik ayakta duran, sağlam, sadece biraz çeki düzen verilmesi gereken bir evin deformasyonu vardır. İşte benim anladığım perestroyka budur.
Gorbaçov o binada çok şeyi değiştirdi. Gorbaçov, insanlığın menfaatlerinin sınıf menfaatlerinden önce geldiğini söylüyor. Efendiler, Marx ve Lenin sınıf kavramını gayet iyi tahlil etmiştir! Toplumsal ve insani ilerlemeyle ilgilenen yegâne sınıf proletaryadır. Çünkü kaybedecek hiçbir şeye sahip değildir; işçi ellerinin o on parmağından başka hiçbir şeyi yoktur. İşte bu yüzden onun kavgası, yani bir sınıfın kavgası, aynı zamanda tüm insanlığın kavgası olmuştur. Sınıf mücadelesi, demokrasi için verilen asıl ve gerçek mücadeledir.
Lazar Moiseyeviç, bu yıl pek çok kişinin artık kutlamak istemediği Ekim Devrimi’nin yıldönümü arifesindeyiz...
İşte asıl mesele bu. Her şey o kadar güdük, o kadar bayağı bir hal aldı ki. Kızıl Ekim... İyi de hangi Ekim'den bahsediyoruz? Bunların çeşitleri var. 1905 Ekimi var. Ekim Sosyalist Devrimi var. “Ekim Devrimi” tabiri tek başına yetersiz kalıyor. “Sosyalist” kelimesini oradan asla silmemek gerekir. Oysa bugün bakıyoruz, herkes pervasızca kendine sosyalist diyor; istisnasız herkes! Hıristiyan sosyalistlerimiz var, Sosyalistlerin Demokratik Birliği var, sosyal demokratlar var, var oğlu var. Ama “sosyal” ne demek, “sosyalist” ne demek; işte onun manasını gerçekte bir tek biz biliyoruz.
Peki, sosyalizmin eninde sonunda kazanacağına dair inancınızı koruyor musunuz?
Kuşkusuz kazanacak. Geri çekilmeler mümkündür, tarihin zikzaklar çizerek ilerlemesi gayet tabiidir; ama sonunda sosyalizm galebe çalacaktır. Hâlâ muazzam kaynaklarımız var. Yeter ki toplumumuzun o temel gücünden, yani fabrikaların ve toprağın devlet mülkiyetinden taviz verilmesin. Lenin'in dediği gibi; işçi iktidarı, fabrikalar ve toprak elimizde oldukça, biz kazanacağız. Ben partimizin gücüne inanıyorum. İnanıyorum buna! Yeter ki o işçi iktidarı hovardaca harcanıp Afanasyevlere ve Popovlara teslim edilmesin... (Yeltsin'in müttefiki olan en önemli radikal temsilcilerden ikisi). Ama bugünün SSCB'si, o koca sosyalizm ülkesi... Mağazalar bomboş. Size kısa bir hikâye anlatayım. Köylü Sovyetleri'nin bir il kongresinde, hatibin teki dinleyicileri coşturmak için kürsüde kendini paralıyor; uluslararası durumdan, partinin hedeflerinden, 17 Devrimi'nden dem vuruyor. Bir noktada köylülerden biri yanındakini dirseğiyle dürtüp diyor ki: “İyi de, kahvaltıda bize az salam verdiler!” İşte aynı şey bugün için de söylenebilir. Eğer ortada bol bol ekmek ve salam olsaydı; o yalpalayanların, belirsizlik ve şüphe içinde kıvrananların, yeni yollar peşinde koşanların pek çoğu şöyle derdi: “Pekâlâ, madem herkese yetecek ekmek ve salam var, öyleyse bu yolda devam edelim, yaşasın komünizm!”
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
İLGİLİ HABER
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.