Breadcrumb
Biz buraya nasıl geldik -3 | Derin sessizlik: Borçluluk
Dilara İlbuğa Yıldırım
Yayın Tarihi: 27.02.2022 , 09:06 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
İşçi sınıfının yükselen sesinin esasında nasıl yükseldiğini ve bu sürece gelene kadar yaşanan çöküşlerden, tıkanmalardan bahsetmeye devam ediyorum. İlk yazı güvencesizliğin tüm emek sürecini nasıl etki altına aldığından bahsediyordu ve işçi sınıfının iletişim hattında bunu “tereddütlü sesler” olarak tanımlamıştım. İkinci yazı büyük bir sesle başlayan kurye eylemlerinin arkasındaki “çığlığa” odaklanıyordu: İş cinayetleri. Bu yazıda ise emekçinin derin sessizliğinin arka planında yatan en önemli unsurlardan birine değinmeye çalışacağım: Borçluluk. Borçluluk da işçi sınıfının sesini kısan, iletişim damarlarını tıkayan en önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.
Güvencesizliğin rızası
1980’lerin başından itibaren yaşanan neoliberal dönüşüm özelleştirme, esneklik, kuralsızlık, güvencesizlik gibi çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasının yanı sıra borçlanmanın işçi sınıfı üzerinde temel bir sorun olarak var olması ile kendini göstermeye başladı. Nasıl ki işçi sınıfının örgütlü yapısının parçalanıp sendikalaşma oranları yıllar içerisinde hızla düşmüşse ve yine iş cinayetleri her geçen gün güvencesiz çalışma ile beslenip artmışsa, borçluluk da bugün işçi sınıfının yaşadığı en büyük sorunlardan biri olarak sürmektedir. Keynesyen ekonomi politikalarına dayanan Fordist birikim rejiminin 1980’lerin başı itibariyle terk edilip yerine neoliberal ekonomi politikalarına dayanan post-Fordist birikim rejiminin gelmesiyle, sermaye işçi sınıfının karşısında elini daha da güçlendirecek faaliyetlere başvurmuş, bunlardan en önemlisi de güvencesizlik olmuştur. Yaşanan dönüşümle birlikte işçi sınıfı, esnek, kuralsız ve güvencesiz piyasa içerisinde yeni bir sorunla daha karşı karşıya kalmıştır: Borçlanma.
Peki ne yapıyor bu borçluluk, sadece ekonomik bir sorun mu? Üretim alanında ve sosyal alanda hayatımızı nasıl bir kıskaca alıyor? 2000’li yıllarda güvencesiz çalışma koşullarıyla mücadele eden işçi sınıfı çok ağır bir borçluluk yükünün altındadır. Borçlanma işçi sınıfının ses çıkaracağı, tepki göstereceği durumlarda adeta sesini kısmakta, tepkisiz ve zayıf bir işçi sınıfı oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Borçlanan emekçiler daha kötü koşullarda çalışmaya razı hale gelmektedir. Yani borçluluk güvencesizliğe rıza üretmektedir. Borçlandırma ile işçi sınıfı fazla mesaiye, düşük ücretlere, kötü ve baskı altındaki çalışma koşullarına razı edilmiştir.
Borçluluk yüzünden, çalışanlar için borçlarını ödeme kaygısı, işin güvencesiz koşullarının önüne geçmiştir. Bankaya, komşuya, bakkala olan borçlar her türlü çalışma koşulunu kabul edilebilir bir forma sokmaktadır. Nasıl çalıştığımızın, ne kadar süre çalıştığımızın artık pek de bir önemi yoktur. Esas önemli olan borcumuzu ödeyebilir halde olmamızdır. Bu da hem sermeye hem de iktidar açısından mevcut sömürüyü arttırmaktadır. Artık çalışana her türlü baskı yapılabilir çünkü nasılsa işi bırakamayacaktır, direnemeyecektir. Artık sömürünün merkezinde “borç” vardır ve sömürünün temeli mübadeleye değil borca dayanmaktadır. Hardt ve Negri’nin ifadelerine göre, “Yeni bir yoksul figürü doğuyor ve bu yalnızca işsizler ve düzensiz, güvencesiz ve yarım gün çalışanlardan oluşmuyor aynı zamanda düzenli çalışan ücretlileri ve orta sınıfın yoksullaşan kesimini de kapsıyor. Onların yoksullukları asıl olarak borç zincirlerine dayanıyor.”1
Borçlan(dır)ma, işçi sınıfının örgütlü yapısını da parçalamakta ve grev hakkının da önüne geçmektedir. Borçları nedeniyle zor durumda olan işçi, sendikalı olursa işten atılacağı korkusu ya da greve çıkılırsa maaşını alamayacağı endişesiyle temel ve hayati haklarından ödün vermektedir. Borçlanma ile birleşen güvencesizlik, işsizliği en büyük korku haline getirmekte, bu da işçi tipini dönüştürerek işçi olmanın koşulunu işverene sadık olmak, greve gitmemek ve böylece işsiz kalıp borçları ödeyememe sorunuyla karşı karşıya kalmamakla özdeş hale getirmiştir. Dolayısıyla borçlanma, sermayenin işçi sınıfının mücadelesine ket vurmak için kullandığı en önemli araçlardan biri haline gelmiştir.
Neoliberalizmin pansumanı
Borçluluk sadece üretim anına sirayet eden bir olgu değildir. Borçluluğun etkisi çalışma hayatı ile kısıtlı değildir. Borçlanmanın çalışma hayatı üzerindeki etkilerine ek olarak, siyaseten de belli sonuçları vardır. Bunların en önemlisi, borçlanan işçinin piyasaya ve dolayısıyla ekonomik ve siyasi “istikrar”a daha sıkı bağlarla bağlanmasıdır. Borç batağındaki işçi için mevcut durumun muhafazası, siyasi belirsizliklerin olmaması gibi düşünceler borçlanmanın yansımasıdır. Çünkü borçlanmanın artması, işçilerin geleceklerini piyasaya bağlaması anlamına gelmektedir. Borç yükü altındaki emekçinin artık değişikliğe ne tahammülü ne de cesareti vardır. 20 yıllık AKP iktidarına bu açıdan bakmak faydalı olacaktır. Borçlandır, daha fazla sömür, direnme kanallarını tıka ve istikrara bağımlı hale getir.
Borçlanma, artık Türkiye’de herkes için geçerli bir sorundur. Bugün üniversiteden yeni mezun olan öğrenciler de emekliler de borç yükü altındadır. İşte bu süreç, bütün yaş gruplarındaki emekçileri piyasaya ve işverene bağımlı hale getirmektedir. Borçlanma ile işçi sınıfının sadece bugünü değil, geleceği de sermaye tarafından denetlenir hale getirilmiştir. Borçluluk hali hemen hemen her yaştaki emekçiyi ve hanesini sermayenin denetimine açmakta, borcun geri ödenmesi sürecinde emekçilerin bütün hayatını karşılığı olmayan bir çalışmaya dönüştürmekte ve emekçileri tüm hayatları boyunca borçlu ve alacaklı ilişkisi arasındaki iktidar ilişkisine bağımlı kılmaktadır. Bu durumda emekçilerin sadece bugününü değil, geleceği de ipotek altındadır.
Borçluluk bir nevi neoliberalizmin pansumanı görevini yerine getirmektedir. Sosyolog Lazzarato “Borçlandırılmış İnsanın İmali” kitabında, neoliberalizm doğduğu andan itibaren borç mantığı üzerine kurulduğunu ve bu nedenle neoliberalizmi anlamak ve ona karşı mücadele etmek için önce borç mantığını anlamak gerektiğini söylemektedir. Alacaklı-borçlu ilişkisinin toplumsal ilişkileri doğrudan etkilediğini söyleyen Lazzarato, bu ilişkinin sadece toplumsal ilişkileri etkilemekle kalmadığını, bu ilişkinin kendisinin çağdaş kapitalizmin en önemli iktidar ilişkisi olduğunu vurgulamaktadır.
“‘Borçlandırılmış insan’, doğumundan ölümüne kadar ona tüm hayatı boyunca eşlik eden bir alacaklı-borçlu iktidar ilişkisine tabidir. Eskiden cemiyete, tanrılara, atalara karşı boçluysak da artık sermaye ‘tanrısına’ borçluyuz.”2
Borçlandırma, emekçileri sadece ekonomik zor altına sokmakla kalmamakta, aynı zamanda sermaye ile olan ilişkilerinin yeniden biçimlenmesine sebep olmaktadır. İşçiler, sermayedara bağımlı hale gelirken, işçi ve sermayedar arasındaki ilişkiyi kişiselleştirmektedir. Aynı zamanda da borçlu olarak toplumsal, ekonomik ve politik süreçlere etki güçleri azalmaktadır. Tüm bunlar daha denetlenir ve kontrol altında tutulan bir işçi sınıfı yaratırken, sınıf çatışmaları ise gizlenmektedir.
Tüm bu baskı ve sömürü süreci bugün işçilerin direnişleri sayesinde parçalanmıştır. Hem sermaye hem de siyasal iktidarın en önemli araçlarından biri olan boçlandırmanın yarattığı derin sessizlik artık bozulmuştur. Çocuklarına süt alamadığı için direnen ve kelepçelerle gözaltına alınan Gülabi Abi’nin akıttığı gözyaşları bardağa düşmüş ve bardak taşmıştır. İşçi sınıfının direnişi yoksulluğa, borçluluğa karşı ses olmuş; derin sessizlik yerini direnişin coşkulu sesine bırakmıştır.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.

