Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

Bir soru olarak değil, düzen eleştirisi olarak 'Öyle değil mi?'

Bu ülkede umudu soyut temennilerde değil, değiştirme iradesinde aramak gerekir. Yoksulluğun ve barınma krizinin kader olmadığı, aksine belirli politik ve ekonomik tercihlerle üretildiği artık görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçekliktir. Çocuklara aktarmamız gereken de tam olarak budur: Mevcut koşulların değiştirilebilir olduğu ve eşitsizliklerin zorunlu değil tarihsel olduğudur.

İnci Gül

Yayın Tarihi: 27.12.2025 , 11:29

Gündelik yaşantımızda ne kadar çok kullanırız “öyle değil mi?” kalıbını öyle değil mi?

Hafize Çınar Güner’in yazdığı Nesin Yayınları'ndan çıkan, Tansel Ünal’ın paletiyle renklenen "Öyle değil mi?" isimli kitapta bu kalıbın sıklıkla tekrarlandığını görüyoruz. Yazarımız bu kalıbı soru olmaktan çıkararak, okuyan ya da dinleyenin hem vicdanına hem aklına yönelik bilinç uyandırma okları fırlatıyor. 

Kitap, çocuk edebiyatının yalın diliyle evsizlere bakmaya çalışıyor. 

Gece vakti çöp konteynırlarının yanında, zemheri soğuğunda bankamatiklerin içinde, havalar güzelken parklarda, caddelerde banklarda gördüğümüz, yanlarından öylece geçtiğimiz, hatta geçerken belki biraz tırstığımız, şehir içi otobüslerde yan yana denk gelmişsek bir iki adım ötelerine ilerlediklerimiz. Hayatın görünmezleri: Evsizler. 

Konu zor. 

Hep orada olan ama görülmeyen, hor görülen, gözümüzü kaçırdıklarımızın dünyasına odaklanmak çocuk kitabı yazarları için cesaret ister. Görünmeyenleri görünür kılmayı, alışılmış bakışları sorgulatmayı hedefleyen yazarın yaklaşımı ise şaşırtıcı derecede saf ve dürüst. Bu çaba, kuşkusuz kıymetli. Çünkü Türkiye’de evsizler yalnızca sokakta görmezden gelinmiyor; istatistiklerin de dışında tutuluyor. Türkiye’de evsizlik, resmî olarak neredeyse yok sayılan bir olgu. Devletin net, şeffaf ve kapsayıcı bir evsiz istatistiği yok. Var olan rakamlar ise gerçeğin yalnızca küçük ve “kabul edilebilir” bir kısmını gösteriyor. Resmî kayıtlara giren birkaç bin kişi, gerçekte on binlerce insanın yaşadığı barınma krizini perdelemekten başka bir işe yaramıyor.

İşte tam burada durup şunu sormak gerekiyor: Bir çocuğa “görmeyi” öğretmek yeterli mi? Ona bu kadar çok insanın neden sokakta yaşadığını ve aç bırakıldığını anlatmak zorunda değil miyiz?

"Öyle değil mi?" Evsizliği bireyin hikâyesi üzerinden anlatıyor. Ancak Türkiye’de evsizlik, bireysel bir hikayeden çok daha fazlası. Bu ülkede yoksulluk, her geçen gün derinleşen, kuşaktan kuşağa aktarılan sınıfsal bir şiddet biçimi olmanın ötesinde, pedagojik olarak normalleştirilen ve çocuklara “hayatın doğal bir gerçeği” olarak sunulan politik bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

Oysa sokakta uyuyan insanlar yalnızca banklarda, alt geçitlerde, metruk binalarda değil;
– Arkadaşının evinde kalıp ertesi gün nereye gideceğini bilmeyenlerde,
– Kirasını ödeyemediği için eşyalarını depoya koyup günübirlik çözümlerle hayatta kalmaya çalışanlarda,
– Çocuklarını okula gönderirken “Bugün evden çıkarılır mıyız?” korkusuyla yaşayanlarda gizli.

Kira artışları, “piyasa koşulları” denilerek normalleştirildi. Ev, bir yaşam alanı olmaktan çıkarılıp yatırım aracına dönüştürüldü. Barınma hakkı, sermayenin kâr hırsına feda edildi. Devlet, sosyal konut üretmek yerine müteahhitleri korumayı seçti. 

Yani işin aslı bu insanlar sadece ekonomik kriz kurbanı değil; aynı zamanda mevcut konut politikalarının başarısızlığının göstergesi. Buradan bakıldığında yoksulluğun sadece “az para” olmadığını, aynı zamanda barınma güvencesinin sistematik olarak yok edilmesi olduğunu da söylememiz gerek.

"Öyle değil mi?" çocuklara empati kurdurarak, görmezden gelinenleri işaret edip, alışkanlıklarımızı sorgulatarak önemli bir kapıyı aralıyor. Ama empati tek başına yeterli değil. Yeterli değil çünkü empati politik bağlama oturtulmadığında, yalnızca duygusal bir rahatlama sağlar. Çocuk üzülür, acır, sonra da hayat devam eder. Tıpkı bizim yaptığımız gibi.

Bugün Türkiye’de bu soru artık daha sert, daha politik, daha kolektif bir yanıtı hak ediyor: ÖYLE DEĞİL! Görmek yetmez. Üzülmek yetmez. Anlamak yetmez. Bu düzeni değiştirmeden hiçbir çocuk kitabı, hiçbir iyi niyetli hikâye, sokakta üşüyen tek bir insanı kurtaramaz.

Biz yetişkinler çocuklara şunu söylemek zorundayız:
– İnsanlar sokakta yaşamayı seçmez.
– Yoksulluk tembellikten değil, eşitsizlikten doğar.
– Barınma bir lütuf değil, haktır.
– Bu düzen değiştirilebilir.

Pedagoji, yalnızca “iyi hissettirmek” değil; dünyayı dönüştürebilecek sorular sormayı öğretmek zorundadır. Çocuk edebiyatı da bundan asla muaf değildir.

Yeni yıla girmemize az kaldı. 

Bu ülkede umudu soyut temennilerde değil, değiştirme iradesinde aramak gerekir. Yoksulluğun ve barınma krizinin kader olmadığı, aksine belirli politik ve ekonomik tercihlerle üretildiği artık görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçekliktir. Bu nedenle umut, düzenin sınırları içinde teselli bulmak değil; o sınırların aşılabileceğini bilmekten doğar. Çocuklara aktarmamız gereken de tam olarak budur: Mevcut koşulların değiştirilebilir olduğu ve eşitsizliklerin zorunlu değil tarihsel olduğudur. Yeni yıl, barınmanın bir hak olarak savunulduğu, yoksulluğun normalleştirilmediği ve pedagojinin vicdanı yatıştıran değil bilinci keskinleştiren bir araç haline geldiği bir yıl olmak zorundadır. 

Yeni yıl bizler için ancak böyle kutlu olabilir öyle değil mi?

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.