Sayfa yolu
Billboard'dan kadraja, Mükellef’ten Konteyner’e: Kör göze kesik parmak
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Aslı Altunsu
Yayın Tarihi: 08.11.2026 , 00:53
Memleketin gündemi her gün yeni bir politik kırılmayla ağırlaşırken, bu yıl Altın Portakal'da sinemanın bu gerçeklikle kurduğu ilişki üzerine düşünmeden edemedim. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklandığı, ifade özgürlüğünün sınırlarının giderek daraldığı, üstelik festivalin düzenlendiği Antalya'nın belediye başkanının da tutuklu yargılandığı koşullarda, Türkiye sinemasının en köklü festivallerinden daha güçlü bir söz beklemek çok mu?
Bir yanda törenler, ödüller ve festivalin görünürlüğü diğer yanda Antalya Film Forum'un değerlendirme süreçlerine yönelik itirazlar... Sinemacıların başvuru dosyalarının hangi ölçütlerle değerlendirildiğini sorguladığı bir süreçte festival yönetimi de zamanın kısıtlı olduğunu ve eksiklikler yaşandığını kabul etti. İnsan sormadan edemiyor: Aylarca, belki yıllarca emek verilmiş projeler değerlendirilirken neyin acelesi var? Festivalin kendisini görünür kılmakla sinemaya alan açmak aynı şey mi?
Altın Portakal'ın Türkiye sinemasındaki yeri düşünüldüğünde bu sorular daha da önem kazanıyor. 2014'te “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek”, 2023'te “Kanun Hükmü” etrafında yaşanan sansür tartışmaları hâlâ hafızamızda. Böylesine köklü bir festivalin yalnızca filmleri ödüllendiren değil, sinemacıların özgürce üretmesini ve sözünü duyurmasını sağlayan bir alan olması gerekmiyor mu?
Elbette bütün bunların sorumluluğunu yalnızca festivale ya da yönetmenlere yükleyemeyiz. Sinema da içinde üretildiği ekonomik ve politik koşullardan bağımsız değil. Destek bulma, film çekme, dağıtım ve gösterim olanaklarının giderek zorlaştığı bir ortamda, politik bir söz söylemenin sınırları da daralabiliyor. Üstelik sansür her zaman bir filmin yasaklanmasıyla başlamıyor. Bazen daha senaryo yazılırken neyin ne kadar söylenebileceği hesaplanıyor. Böylece otosansür, fark edilmeden üretimin bir parçasına dönüşebiliyor.
Tam da bu nedenle dolaylı anlatımları, sembolleri ya da kara mizahı politik bir eksiklik olarak görmüyorum. Bir filmin tarafını belli etmesi için slogan atması gerekmiyor ki. Sovyet sinemasında Eisenstein, “Grev” filminde işçilerin katledilmesiyle mezbahadaki hayvanların kesilmesini art arda kurgulayarak sömürünün şiddetini birkaç görüntüyle anlatabiliyor. Küba'da Tomás Gutiérrez Alea, “Bir Bürokratın Ölümü” filminde devrim sonrası bürokrasinin çelişkilerini absürt bir hikayeyle eleştiriyor. Biri montajla, diğeri mizahla politik bir söz kuruyor. Üstelik kendi içinde bulundukları toplumsal düzenin çelişkilerini de tartışmaya açarak.
Demek ki mesele politik bir sözü doğrudan söylemek ya da gizlemek değil. Sözü dolaylı kurmakla meselenin etrafından dolaşmak aynı şey mi? Mizah, gerçeğin üzerindeki örtüyü mü kaldırıyor, yoksa bazen o örtünün kendisine mi dönüşüyor?
Bu yılki filmler arasından kimi sorular sormaya zemin sunan bir seçki oluşturdum ve bu sayede sadece öznel bulunmayacağına inandığım bu soruların peşine düştüm.
Bekle bizi, düzende bir sorun var!
“Bekle Bizi Brüksel” ve “Adreste Bir Sorun Var”, seçim atmosferinin gündelik hayatta yarattığı gerilimi absürt olaylar üzerinden anlatıyor. Birinde seçim günü yaşanan uçak kaçırma olayı, diğerinde bir siyasetçiyle çekilen görüntünün sosyal medyada yayılmasıyla altüst olan bir hayat var. Medyanın manipülasyonu, siyasi kutuplaşma, korkular ve önyargılar... Hepsi oldukça tanıdık. Ama siyaseti yalnızca birbirine tahammül edemeyen insanların hikayesine dönüştürdüğümüzde ne kadarını anlatmış oluyoruz? Bu kutuplaşmayı yaratan toplumsal ve ekonomik ilişkiler nereye gidiyor? Hepimiz birbirimize kızdığımız için mi bu durumdayız, yoksa bizi sürekli karşı karşıya getiren koşullara da bakmak gerekmiyor mu?

Elbette bu filmlerin mizahının politik bir karşılığı var. Ancak bir durumu absürt bulmakla onu ortaya çıkaran ilişkileri sorgulamak arasında da fark var. Hele ki böylesine yoğun bir politik dönemde, sinemanın yalnızca içinde bulunduğumuz tuhaflığı göstermesi yeterli mi?
Ah Selmaaa… Her şey içerik, vicdan da dahil
“Selma” ise bu tartışmayı başka bir yerden açıyor. Sosyal medyada görünür olmak ve para kazanmak isteyen genç kadınların Alzheimer hastası Selma'yı habersizce canlı yayınlamasıyla başlayan hikâye, giderek karanlık bir gerilime dönüşüyor. Burada mesele yalnızca birkaç kişinin vicdansızlığı değil; bir insanın mahremiyetinin, çaresizliğinin, hatta acısının bile izlenme ve kazanç aracına dönüşmesi.
Bugün birinin başına gelen korkunç bir olayı izleyip birkaç saniye sonra başka bir videoya geçebiliyoruz. Birinin aşağılanmasını eğlence olarak tüketiyor, başkasının acısına yorum yapıyor, sonra hayatımıza devam ediyoruz. Peki bir kötülüğü yalnızca izlediğimiz için onun dışında mı kalıyoruz?

Yönetmen belki de toplumsal çürümenin yalnızca sinemanın konusu olmadığını, sinemanın da bu çürümeden bağımsız kalamayacağını hatırlatmak istiyor. Çünkü artık yalnızca yaşadığımız hayat değil, o hayatı izleme ve tüketme biçimimiz de dönüşüyor. Ekranın karşısındaki seyircinin vicdanı bile sorgulanması gereken bir yere geliyor. Üstelik hikâyede görünür olma arzusunun ekonomik karşılığı da var. İnsanlar kendilerini, ilişkilerini, hatta başkalarının hayatlarını bile pazarlanabilir bir içeriğe dönüştürüyor. Böyle bir düzende vicdanın piyasa ilişkilerinden bağımsız kalmasını bekleyebilir miyiz?
Ancak dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz. Toplumsal çürümeyi göstermek önemli, peki onu yaratan koşulları ne yapacağız? İnsanların birbirini tüketilecek bir görüntüye dönüştürdüğü bu düzeni yalnızca ahlaki bir sorun olarak mı göreceğiz?
Bunca yaratıcı fikrin, güçlü sinemasal imkânın içinde, mevcut çelişkileri göstermekten öteye geçip seyirciyi bunların nasıl aşılabileceği üzerine düşündürmek bu kadar mı zor? Elbette sinemacıdan hazır bir çözüm beklemiyorum. Ama seyirciyi yalnızca rahatsız edip kendi hâline bırakmakla, onu sorunun nedenleri ve değişme ihtimaliyle yüzleştirmek arasında bir fark var.
Üstelik bu sınırın her zaman dışarıdan çizildiğini de düşünmüyorum. Sansürün gündelik hayatın bir parçası hâline geldiği koşullarda, sinemacının kendi sözünü nerede durdurduğu da tartışmaya değer. Yönetmenler anlatacak yaratıcı hikâyeler bulabiliyor da, o hikâyelerin işaret ettiği düzeni sorgulamaya gelince neden daha temkinli bir anlatı ortaya çıkabiliyor? Acaba kimi zaman sinemanın aşması gereken sınır, kendisine dayatılan sansür kadar kendi içinde kurduğu otosansür de değil mi?
Riverstone: Taşın altında kalanlar
Sri Lanka yapımı “Riverstone”, devlet şiddetinin en karanlık yüzlerinden birine bakıyor. Lalith Rathnayake'nin filminde üç polis, gözaltındaki bir suç şüphelisini önceden kararlaştırılmış bir infaza götürüyor. Görünürde sıradan bir görev, gerçekte ise devlet eliyle işlenecek ve gerektiğinde intihar süsü verilecek bir cinayet.
Filmin en çarpıcı tarafı, suç ile devlet arasındaki sınırın nasıl silikleştiği. Bir yanda para karşılığı cinayet işleyen bir tetikçi, diğer yanda maaşı ve terfiileri karşılığında öldürme emrini yerine getiren polisler. Biri suçlu, diğeri kanunun temsilcisi. Peki yaptıkları işin niteliği bu kadar benzerken aralarındaki farkı yalnızca üniforma mı belirliyor?

Üstelik burada daha karanlık bir ihtimal beliriyor: Devlet, kendi kirli işlerinde yararlandığı şiddet mekanizmasını, günü geldiğinde “suçla mücadele” adı altında ortadan kaldırabilir mi? Bir dönem işe yarayan tetikçiler, başka bir gün gizlice yok edilmesi gereken suçlulara dönüşebilir. Böylece hem infaz gerçekleşir hem de onu mümkün kılan ilişkiler görünmez kılınır. Devlet yalnızca öldürme yetkisini üstlenmez; kimin suçlu, kimin görevli, kimin harcanabilir olduğuna da karar verir.
Böylesine sert bir politik meseleye rağmen “Riverstone”, uzun yolculuk sahneleri ve polislerin vicdani hesaplaşmalarıyla oldukça durağan ilerliyor. Bu yavaşlık yaklaşan ölümün ağırlığını hissettirse de devletin örgütlü şiddeti zaman zaman kişisel tereddütlerin gölgesinde kalıyor. Oysa asıl korkunç olan, üç polisin cinayet işlemeden önce ne hissettiğinden çok, bir insanın öldürülmesinin nasıl sıradan bir mesaiye dönüştürülebildiği.
İlginç olan, filmin Antalya'daki tanıtımında yolculuğun daha çok insanın ölümlülüğü ve varoluşsal sorgulamaları üzerinden sunulması. Oysa uluslararası festival özetlerinde devletin yönlendirdiği yargısız infaz meselesi çok daha açık anlatılıyor. Aynı filmin politik içeriği tanıtımında bile geri planda kalabiliyor. Bu da ister istemez başka bir soruyu düşündürüyor: Sinemanın politik sözünü yalnızca yönetmenler mi sınırlıyor, yoksa filmlerin sunuluş ve dolaşıma girme biçimleri de bu sözün sınırlarını belirliyor mu?
'Konteyner': Çöpü kim attı, mahallemizi kim kirletti?
Söz “Konteyner”e gelince, iktidar meselesi bu kez gündelik hayatın küçük bir çatışmasında karşımıza çıkıyor. Sultan'ın sokaktaki çöpler üzerinden kendisine bir otorite alanı yaratması ve bu gücü kaybetmemek için konteyneri ortadan kaldırması, absürt bir hikâye bu kısa filmde işlenen. Mizahını anlıyorum, küçük iktidarların nasıl kurulduğunu anlatma çabasını da. Ama filmi izlediğimde aklımı Tarlabaşı'na, Beyoğlu'nun ve İstanbul'un emekçi mahallelerindeki gerçeklerden alamıyorum, alamayız da. Bunca şey yaşanırken dönüp dolaşıp mahallenin çöpüne, kirliliğine, düzensizliğine bakmaktan sıkılmadık mı?

Tarlabaşı benim için uzaktan bakıp üzerine yoksulluk hikayeleri kurulacak bir mahalle değil. İnsanların gece gündüz iki, bazen üç işte çalışarak ayakta kalmaya uğraştığı; kadınların çocuklarının karnını doyurabilmek için merdiven altlarında midye temizlediği, okuma yazma bilmeyen annelerin bütün bir evin geçimini sırtlandığı bir yer. Ortaokula, liseye giden çocukların okul çıkışında kaportacılarda çalıştığı, bazılarının eve ekmek götürebilmek için okulunu bırakmak zorunda kaldığı bir gerçeklikten söz ediyoruz.
Uyuşturucu çetelerinin sokaklarda cirit attığına, bütün bunların güvenlik güçlerinin gözü önünde yaşandığına dair mahallelinin öfkesi büyürken; emekçiler barınma mücadelesi verirken hâlâ çöpü mü konuşacağız? Üstelik yıllardır kirlilik ve güvensizlik gerekçeleriyle hedef gösterilen bu mahalleler, dönüşüm adı altında emekçilerden alınıp sermayeye açılıyor. Önce insanları yoksulluğa ve güvencesizliğe mahkûm edip sonra yaşadıkları mahalleyi kirli ilan etmek... Asıl temizlenmek istenen sokaklar mı, yoksa o sokaklarda yaşayan yoksul emekçi halk mı?
Mahallede kimin çöp attığını sorguluyoruz da kimin insanları kendi mahallesinden gönderdiğini neden sorgulamıyoruz?
Elbette bir kısa film her şeyi anlatamaz. Ama neyi anlatmayı seçtiği de politik bir tercihtir. İktidar eleştirisini bir çöp konteynerine sıkıştırıp asıl güç ilişkilerini kadraj dışında bırakınca, ortaya ne kadar sembolik olursa olsun neredeyse bir çevre düzenlemesi hikâyesi çıkıyor.
Benim itirazım tam da buna: Mahallenin kirini gösterip o kiri, yoksulluğu ve çaresizliği üreten düzeni görünmez kılmaya. Yoksulların yaşadığı koşulları değil, davranışlarını sorun eden bu bakıştan artık sıkılmadık mı?
Yer altında ezilenler yeryüzüne seslenirler: 'Mükellef'
“Mükellef” belgeselinde ise bugünün koşullarını belirleyen tarihsel ilişkilere bakıyoruz. Zonguldak'ın madencilik geçmişinden zorunlu çalıştırma uygulamalarına, 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü'nden bugün yeraltında çalışan işçilere uzanan bir emek hafızası var karşımızda.
Belgeselin kıymetli bulduğum tarafı, madencileri yalnızca çalışırken, yaralanırken ya da ölürken göstermeye çalışmaması. Şakaları, yorgunlukları, korkuları, hayalleri, dayanışmaları ve mücadeleleriyle birlikte ele alması. Çünkü işçilerin hikâyesini anlatmak için illa bir facianın yaşanmasını mı bekleyeceğiz? Emekçinin hayatı yalnızca acısıyla mı anlatılmaya değer? Onun neşesi, örgütlenmesi, itirazı ve başka bir yaşam kurma isteği de yok mu?

“Mükellef”in açtığı tartışmayı önemli bulmamın nedeni, emeği yalnızca mağduriyet üzerinden değil, tarihsel ilişkileri ve kolektif hafızasıyla birlikte düşünmeye imkân tanıması. Zorunlu çalıştırmadan bugünün emek ilişkilerine uzanan süreç, sömürünün yalnızca birkaç kişinin kötü niyetinden kaynaklanmadığını da hatırlatıyor. İşçinin hayatını belirleyen koşullar, üretimin ve mülkiyetin nasıl örgütlendiğinden bağımsız değil.
Yine de burada başka bir kolaycılığa düşmemek gerekiyor. İşçileri anlatan her film kendiliğinden sınıfsal bir bakışa sahip olmuyor. Çünkü sınıfsal bir sinema, yalnızca işçileri konu edinmekle kurulmaz. Yoksulluğu estetize etmek, sömürüyü kişisel acılara indirgeye de bilirdi. Emekçileri kendi tarihinin öznesi olarak mı görüyoruz, yoksa yalnızca başkalarının vicdanına seslenen mağdurlar olarak mı?
Gördük, üzüldük, dağılıyor muyuz? Peki ya mücadele?
Aslında bütün bu filmler farklı biçimlerde benzer bir soruya getiriyor bizi: İnsanların yaşadığı sorunları mı anlatıyoruz, yoksa o sorunları yaratan koşulları da görebiliyor muyuz? Bir mahalledeki küçük iktidar ilişkilerini, dijital dünyadaki vicdansızlığı, devlet şiddetini, bir annenin mücadelesini ya da işçilerin hayatını anlatırken, bütün bunları birbirine bağlayan toplumsal ilişkiler ne kadar görünür oluyor?
Üstelik sorunun nedenlerini göstermek de tek başına yeterli olmayabilir. Yoksulluğu, adaletsizliği, şiddeti ve toplumsal çürümeyi artık hepimiz bir şekilde tanıyoruz. Peki sinema bize yalnızca zaten bildiğimiz bir dünyanın ne kadar kötü olduğunu mu hatırlatacak? O dünyanın başka türlü kurulabileceğini düşünmeye de alan açamaz mı?
Burada sinemacıdan hazır reçeteler sunmasını beklemiyorum. Hatta nasıl bir toplumda yaşamamız gerektiğini seyirciye baştan anlatan filmlerin çoğu zaman kendi eleştirel gücünü daralttığını düşünüyorum. Ama çözüm önermemekle değişim ihtimalini tamamen anlatının dışında bırakmak da aynı şey değil. İnsanları yalnızca çaresizlikleriyle anlatmak yerine, o çaresizliği yaratan koşullarla mücadele edebilecek özneler olarak göstermek de mümkün.
Bunca yaratıcı fikrin arasında neden bu ihtimale daha az rastlıyoruz? Yoksa içinde yaşadığımız düzeni eleştirmek kadar onun değişebilir olduğunu hayal etmek de mi giderek zorlaşıyor?
Emek ve görünürlük: Ve perde açılır…
Bir de bu hengamenin ardında bütün bunların üretim tarafı var. Perdede emekçilerin hikâyelerini izliyoruz ama o filmleri çeken set işçilerinin, teknik ekiplerin, güvencesiz çalışanların koşullarını ne kadar konuşuyoruz? Bağımsız bir yönetmenin film çekebilmek için kaynak bulmakta zorlandığı, üretimin giderek daha pahalı hâle geldiği bir ortamda hangi hikâyelerin görünür olabildiği de sınıfsal bir mesele değil mi?

Üstelik bütün bu filmler festivaller dışında kaç seyirciye ulaşabilecek? İşçilerin hikâyelerini anlatan filmleri işçiler ne kadar izleyebilecek? Sinemanın yalnızca belirli çevrelerin üretip tartışabildiği bir alan hâline gelmesi, anlattığı toplumsal gerçeklikle arasındaki mesafeyi de büyütmüyor mu?
Bu nedenle Altın Portakal'ın Türkiye sinemasındaki önemini yalnızca ödüllerle değerlendirmek istemiyorum. Kısa filmlerin, belgesellerin, bağımsız yapımların ve farklı ülkelerden yönetmenlerin seyirciyle buluşabilmesi çok kıymetli. Ama böylesine güçlü bir geçmişe sahip festivalin kendi üretim ve değerlendirme koşullarını da sorgulamamız gerekiyor. Sinemacılardan cesur hikâyeler beklerken onlara ne kadar özgür, adil ve sürdürülebilir bir üretim alanı bırakıyoruz?
Bütün bu eleştirilerin sonunda sinemanın dünyayı tek başına değiştirmesini beklediğim sanılmasın. Her yönetmenin aynı politik düşünceyi benimsemesini, aynı estetik dili kullanmasını ya da filmlerini birer politik bildiriye dönüştürmesini de istemiyorum. Ama kameranın tarafsız bir yerde durduğunu söylemek de kolay değil. Neyi gösterdiğimiz, neyi göstermediğimiz, kimin sözünü duyurduğumuz, kimin hikâyesini anlatmaya değer bulduğumuz zaten başlı başına bir tercih.
Bence sinemacının sorumluluğu da biraz burada başlıyor. İnsanların yaşadığı sorunları göstermek kadar, o sorunların nedenlerini sorgulamaya ve başka bir yaşamın imkânını düşünmeye alan açabilmekte. Seyirciye hazır cevaplar vermek değil belki, ama salondan çıktığında sorduğu soruları değiştirebilmekte.
Bir film bittiğinde yalnızca karakterlere üzülüp, yaşananlara gülüp ya da gördüklerimizden rahatsız olup hayatımıza devam mı edeceğiz? Yoksa bütün bunların neden yaşandığını ve nasıl değişebileceğini de düşünecek miyiz?
Sonuçta sınıfsal bir yerden sinema üretmek, yalnızca işçileri, yoksulları ya da ezilenleri konu edinmekten ibaret değil. Onlara dışarıdan bakan, acılarını seyirlik hâle getiren bir anlatıyla; hayatlarını, çelişkilerini, mücadelelerini ve değiştirme iradelerini görünür kılan bir anlatı arasında fark var. Bu fark bazen bir diyalogda, bazen bir görüntüde, bazen de bütün bir filmin bakış açısında ortaya çıkıyor.
O yüzden sınıfı için üretenlere selam olsun. Kamerasını emeğe, dayanışmaya, mücadeleye çeviren; insanların yalnızca bugünkü çaresizliğini değil, o çaresizliği aşabilme gücünü de görenlere. Bunu yaparken sinemanın dilinden, mizahından, yaratıcılığından ve eleştirel gücünden vazgeçmeyenlere.
Çünkü anlatılacak çok hikâye var. Mesele yalnızca kamerayı nereye çevirdiğimiz değil, kadrajın dışında bıraktığımız dünyayı da görebilmek.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.