Sayfa yolu
Berlin'de ‘tarihi zafer’: Eski hikâye tekrar mı yazılacak?
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Dış Haberler
Yayın Tarihi: 25.09.2026 , 11:18 Güncelleme Tarihi: 25.09.2026 , 11:27
20 Eylül 2026 Pazar günü Berlin'de 20. Eyalet Meclisi (Abgeordnetenhaus) ve eşzamanlı olarak şehrin 12 ilçesinde ilçe meclisleri için yapılan seçimler sona erdi ve ilk resmi sonuçlar açıklandı.
Seçime katılma hakkı olan yaklaşık 2,5 milyon kişi arasında, bu yıl ilk kez 16 ve 17 yaşındaki gençler de yer aldı. 2023'teki seçimlerde yüzde 63 olan katılım oranı bu seçimde yüzde 75'e yükseldi ve katılım oranının en yüksek olduğu seçimlerden biri olarak tarihe geçti.
Seçmenlere yönelik bildirimlerin gönderilmesi ve posta oyu (Briefwahl) davetiyelerinin dağıtımı, seçimden 41 gün önce, 10 Ağustos 2026'da başladı; bu sayede seçmenler sandık başına gitmeden haftalar öncesinden oy kullanabildi. Bu erken ve geniş kapsamlı posta oyu süreci, yüzde 75'lik yüksek katılım oranına katkıda bulunan etkenlerden biri olarak değerlendirilebilir.
Seçmenler sandık başında iki oy kullandı: Birinci oyla (Erststimme) 78 seçim bölgesinden birinde doğrudan bir aday, ikinci oyla (Zweitstimme) ise bir partinin eyalet ya da ilçe listesi seçildi. Meclisteki sandalye dağılımını asıl belirleyen ikinci oylar oldu.
Berlin Eyalet Seçim Dairesi tarafından açıklanan resmi sonuçlara göre oy dağılımı şöyle gerçekleşti:
- Die Linke (Sol Parti): Yüzde 25,7
- CDU: Yüzde 18,8
- AfD: Yüzde 16,3
- Bündnis 90/Die Grünen (Yeşiller): Yüzde 14,3
- SPD: Yüzde 12,1
- Bündnis Sahra Wagenknecht (BSW): Yüzde 4,7
- FDP: Yüzde 2,5
Bu sonuca göre 2023'ten beri bu eyalette iktidarda olan CDU-SPD koalisyonu meclis çoğunluğunu kaybetti ve Die Linke, CDU, AfD, Bündnis 90/Die Grünen ile SPD, Eyalet Meclisi'ne girmeye hak kazanan beş parti oldu. Yüzde 5'lik barajın altında kalan BSW ve FDP ise Meclis dışında kaldılar. Barajı aşamayan partilerin topladığı oyların toplamı geçerli ikinci oyların yaklaşık yüzde 12,7'sine denk geldi. Alman Komünist Partisi (DKP) ise Junge Welt'in eski başyazarı Arnold Schölzel'in liste başı adayı olduğu liste oylamasında yüzde 0,11 oy aldı.
Seçimin en çok ses getiren sonucu ise Die Linke'nin performansı oldu. Parti yüzde 25,7 oy oranıyla Berlin'in en güçlü partisi konumuna yükseldi ve 2023'teki yüzde 12,2'lik sonucuna kıyasla oy oranını iki katından fazla artırdı. Bu sonuç, partinin Berlin'deki bugüne kadarki en yüksek oy oranı oldu; önceki rekor 1999'da, parti henüz Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) adını taşırken elde ettiği yüzde 17,7'lik sonuçtu. Seçim kampanyası sloganı olarak "Berlin bezahlbar machen" (Berlin'i uygun fiyatlı hale getirmek) ifadesini belirleyen Die Linke, 2021'de referandum sonucunda kabul edilen "Deutsche Wohnen & Co. Enteignen", yani büyük konut şirketlerinin kamulaştırılmasını hedefleyen politikanın hayata geçirilmesini merkeze aldı.
Die Linke adına Spitzenkandidat (başbakan adayı) olan Elif Eralp, bu sonuçla birlikte Kırmızı Belediye Binası (Rotes Rathaus) için Regierende Bürgermeisterin (Yönetici Belediye Başkanı) olma yolunda güçlü bir konum elde etti. Özellikle yeni vatandaşlık kazanan göçmen kökenli vatandaşlar ve ilk defa oy kullanan genç seçmenler, tercihlerini Elif Eralp'in partisinden yana kullandı. Bu gerçekleşirse Eralp, Berlin tarihinde bu makama gelecek ilk Sol Partili (Die Linke) ve ilk göçmen kökenli isim olacak.
Diğer partilerin durumu
Seçimden önce iktidarda olan CDU, yüzde 18,8 oy oranıyla ikinci sırada yer aldı; 2023'teki yüzde 28,2'lik sonucuna kıyasla 9 puandan fazla kaybetti. Bu, CDU'nun Berlin'deki tarihindeki ikinci en kötü sonucu oldu. CDU'nun yaklaşık 60 bin oyunun AfD'ye, 16 bin oyunun ise Die Linke'ye kaydığı öngörülüyor. CDU kampanya boyunca kendini hem sağ hem sol aşırılıkları engelleyecek bir parti olarak sunmuştu, ama bu mesajın seçmende karşılık bulmadığı görülüyor.
AfD yüzde 16,3 oy oranıyla üçüncü sırada yer aldı; 2023'teki yüzde 9,1'lik sonucuna göre oyunu neredeyse ikiye katladı ve bu, partinin Berlin'deki bugüne kadarki en iyi sonucu oldu. Özellikle ilk defa oy kullanan seçmenlerin ve CDU'dan kopan sağ muhafazakâr seçmenlerin AfD'nin oyunu artırdığı gözlemleniyor. Parti lideri Alice Weidel ise sonuçları, CDU'nun AfD'ye karşı uyguladığı "Brandmauer" (ateş duvarı/işbirliği reddi) politikasının sona ermesi için bir işaret olarak yorumlayarak, Berlin'deki olası koalisyonu "aşırı solcu bir ittifak" diye niteledi ve bunu "muhafazakâr-özgürlükçü her seçmene bir uyarı" olarak sundu. Brandmauer (ateş duvarı), siyasi partilerin AfD ile hiçbir düzeyde (ulusal, eyalet ya da yerel) işbirliği yapmama, koalisyon kurmama ve oy desteği almama konusunda benimsediği ortak siyasi tutumu ifade ediyor.
Bündnis 90/Die Grünen yüzde 14,3 oy alarak dördüncü sırada yer aldı; 2023'e göre 4,1 puan kaybetti ve özellikle şehir merkezinde kale olarak gördüğü bölgelerdeki oyların Die Linke'ye kaydığı gözlemleniyor. Yeşiller'in, Die Linke'nin güçlenmesinin antisemitizme hizmet edeceği, AfD'nin güçlenmesinin ise ırkçılığı artıracağı yönündeki uzlaşmacı ve ortayolcu politikası ile başbakan adayı Werner Graf'ın kendisini "Bürgergaymeisterkandidat" (kelime oyunuyla "vatandaş-gey-başkan adayı") olarak tanıtma stratejisi, Die Linke karşısında tutunamadı.
SPD ise yüzde 12,1 ile beşinci sırada kaldı ve böylece partinin Berlin'deki bir Eyalet Meclisi seçiminde aldığı bugüne kadarki en düşük oy oranına ulaştı. SPD'nin adayı Steffen Krach, sonuçları "Berlin SPD'si için felaket bir gece" sözleriyle yorumladı ve şöyle dedi: "Çünkü yıllardır, on yıllardır Berlin Partisi bizdik, ama bugün artık kesinlikle öyle olduğumuzu söyleyemeyiz."
İktidarın sansür kararı sonrası açtığımız yeni X hesabımızı https://x.com/soLPortal2026 adresinden takip edebilirsiniz. Bu saldırılara boyun eğmeyeceğiz. Yanımızda olmak, desteğinizi sunmak için soL'a abone olun.
Koalisyon arayışları başladı
Die Linke sandıktan birinci parti çıksa da koalisyon kurmaksızın iktidarın oluşması mümkün değil; oy oranları dikkate alındığında da üç partili bir koalisyon kaçınılmaz görünüyor. 159 sandalyeli olacağı öngörülen mecliste Die Linke 47, CDU 34, AfD 29, Bündnis 90/Die Grünen 26 ve SPD 22 sandalyeye sahip. Diğer tüm partiler AfD ile koalisyon kurmayı Brandmauer politikası nedeniyle baştan reddettiğinden, matematiksel olarak yalnızca AfD'siz üçlü ittifaklar mümkün.
En olası senaryo, Die Linke liderliğinde bir Kırmızı-Yeşil-Kırmızı (Rot-Grün-Rot) koalisyonu — yani Die Linke, Bündnis 90/Die Grünen ve SPD'nin bir araya gelmesi. Die Linke grup başkanı Tobias Schulze, yeni koalisyonun hızlıca, Noel'e kadar kurulmasını hedeflediklerini açıkladı. Yeşiller eyalet liderliği de resmen bu ittifakı tercih ettiklerini duyurdu; SPD ise daha temkinli bir tutum sergiliyor: Liste başı adayı Steffen Krach, seçim sonrası koalisyon seçenekleri hakkında konuşmak için henüz erken olduğunu söylerken, İçişleri Senatörü Iris Spranger bir Linke-Yeşiller-SPD koalisyonu beklediğini açıkladı.
Bu ittifakın önündeki en büyük engel, Die Linke'nin ısrarla savunduğu ve "Deutsche Wohnen & Co. Enteignen" kampanyasının bir devamı niteliğindeki büyük konut şirketlerinin kamulaştırılması talebi. Başbakan adayı Elif Eralp, bunu kırmızı çizgi olarak, açık bir koalisyon şartı biçiminde ortaya koymuştu ve zafer gecesi verdiği bir röportajda bu talepten vazgeçmeyeceğini söyledi. Buna karşılık SPD adayı Krach, kamulaştırmanın gerçekleşeceğine inanmadığını, Berlinlilerin çoğunluğunun anketlerde bu adıma hâlâ karşı çıktığını belirtti. Yeşiller ise konuya SPD'ye kıyasla daha açık yaklaşıyor; parti, 2021'deki halk oylamasının sonucuna bağlı kaldıklarını vurguluyor.
İkinci bir olasılık olarak CDU liderliğinde bir "Kenya koalisyonu" (CDU-Yeşiller-SPD) gündemde. CDU'nun adayı Stefan Evers, seçim gecesi bu seçeneğin hâlâ mümkün olabileceğine ve Berlin'in istikrarlı, hareket kabiliyeti olan bir hükümete ihtiyacı olduğuna vurgu yaptı. Ancak bu senaryonun önünde ciddi engeller bulunuyor; Yeşiller Eyalet yönetimi, CDU ile herhangi bir işbirliğini kesinlikle düşünmediklerini açıklamıştı.
Die Linke'nin eyalet yönetimi, seçimin ardından ilk toplantısını 21 Eylül’de gerçekleştirdi. Partinin diğer partilerle koalisyon görüşmelerine başlayıp başlamayacağına, Cuma günü düzenlenecek eyalet kongresinde karar verilecek.
Koalisyon görüşmelerindeki en önemli faktörlerden biri, erken seçim tartışmaları olarak görülebilir. Aynı gün gerçekleşen Mecklenburg-Vorpommern seçimlerinde CDU'nun baraj altında kalarak hüsran yaşaması ve Berlin'deki gerileme, Merz'in iktidarını oldukça sarsacak gelişmeler oldu. Dolayısıyla partiler, koalisyonla iktidara girmeden önce stratejik olarak erken seçim ihtimalini de göz önünde bulundurarak bekleme eğilimi gösterebiliyor.
Yeşiller'in, seçim kampanyası süreci devam ederken CDU ile olası bir koalisyonu dışarıda bırakması ve AfD'nin sürekli olarak CDU'yu ittifaka çağırması bu şekilde yorumlanabilir. Die Linke de benzer bir şekilde son federal seçimlerden olumlu sonuçlarla sandıktan ayrılmıştı ve gücünü artırma rüzgârında hareket ediyor. Dolayısıyla Die Linke'nin yapacağı tercih ve kuracağı koalisyon, partinin genel seçimlerdeki kaderinin doğrudan belirleyicisi olacak nitelikte. Çünkü Die Linke, oy potansiyalini ve gücünü başta Berlin olmak üzere eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) eyaletlerinden alan bir parti. Partinin Berlin'deki koalisyon döneminde yaşayacağı hezimet, partinin yeniden yüzde 5 sınırlarına gerilemesine sebep olabilir. Ayrıca kira sorunu gibi sistemsel sorunlara alternatif üretemeyen bu tür ittifakların, önceden Die Linke'nin kalesi olan ancak artık kaderi AfD'ye terk edilen Thüringen örneğinde olduğu gibi AfD'nin güçlenmesine de zemin hazırladığını belirtmekte fayda var.
Berlin sermayesi nasıl tepki verdi?
Berlin ekonomisi, diğer eyaletlerden farklı olarak sanayi ve ihracat değil, daha çok hizmet sektörü odaklı çalışmakta. Almanya genelindeki ekonomik yavaşlama, büyüme oranlarındaki düşüşten Berlin eyaleti daha az etkilendi; yavaş da olsa Berlin ekonomisi 2013'ten beri büyüme trendini sürdürüyor. Berlin'in hem Almanya içinden hem de yurt dışından aldığı göç, kentin genel Almanya trendinden farklı bir seyir izlemesine neden oluyor. Yoğun göç, kentin turizm potansiyeli ve konut sektöründeki açgözlülükle birleşince, Berlin'in en temel sorunlarından birini kira-konut sorunu oluşturuyor.
Sandıktan Die Linke'nin birinci parti çıkması, şimdiden birçok çevrede tedirginliğe neden olmuş durumda. Berlin ve Brandenburg İşveren Birlikleri Derneği (VBKI) Başkanı Prof. Harald Christ, seçim sonuçlarının değerlendirmesinde iki noktaya dikkat çekti: Antisemitizmden açık ve net biçimde uzaklaşmayan hiç kimse Almanya'da hükümet sorumluluğu üstlenmemelidir; bu şehirde özel mülkiyete el koymak isteyenler de geleceğimizi riske atıyor. Açıklamada AfD ile Die Linke'yi benzer uç kutuplarda ve Rus yanlısı olarak nitelendiren Christ, bu partileri Alman ekonomisinin ve toplumsal gücün engelleyicisi olarak eş değer gördüklerini belirtmiş oldu.
IHK Berlin (Sanayi ve Ticaret Odası) Genel Müdürü Manja Schreiner ise Berlin ekonomisinin tutumunun açık olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: "Berlin özgürlük şehri olarak kalmalı. Özel mülkiyeti koruyan ve böylece yatırımları ve istihdamı güvence altına alan bir şehir olmalı."
Ek olarak belirtmek gerekir ki, Başbakan Friedrich Merz Pazartesi günü, konut şirketlerinin kamulaştırılmasını engelleyecek bir federal yasayı yürürlüğe sokmak için hazırlık içinde olduklarını ve ilk taslakların Adalet ve İçişleri Bakanlıkları arasında görüşülmekte olduğunu belirtmişti.
Eralp ve Berlin'deki Sol Parti'nin (Die Linke) önemli bir sınavı ise kamulaştırma konusunda ne kadar emin adımlarla hareket edeceği olacak. Hem iktidar hem de sermaye çevreleri, henüz seçim kampanyasında dile getirilen bu talebe karşı şimdiden önlemler almış ve almaya hazır durumda görünüyor.
Antisemitizm tartışmaları
Die Linke'nin seçilmesinin Yahudi karşıtlığını güçlendireceği ve AfD ile birlikte "aşırılık" tehlikesine neden olacağı, merkez ve liberal partiler tarafından temel argümanlardan biri olarak öne sürülmüştü. Seçim sürecinde Die Linke'ye yönelik antisemitizm tartışmaları da önemli bir başlık haline geldi. Parti içindeki bazı açıklamalar ve özellikle Neukölln'deki tartışmalı seçim etkinliği üzerinden, Die Linke'nin hükümet sorumluluğu almaya uygun olup olmadığı sorgulandı. Antisemitizmle mücadele gerekçesi, aynı zamanda partinin İsrail’in Filistin'e yönelik tavrıyla ilgili eleştirel tutumunu hedef almak için de kullanıldı.
Bu tartışmalar, Alman siyasetinde İsrail'e verilen desteğin sorgulanmasını ve Filistinlilerin haklarını savunan seslerin marjinalleştirilmesini sağlayan bir siyasi araç olarak da işlev gördü. Berlin seçimleri bu açıdan önemli bir gösterge niteliği taşıyor: Tüm bu tartışmalara rağmen Die Linke'nin birinci parti olması, en azından bu söylemin seçmenlerin önemli bir bölümünü ikna etmediğini ortaya koyuyor.
Ancak burada Die Linke ve Elif Eralp açısından bir çelişkiye de dikkat çekmek gerekiyor. Eralp ve partinin Berlin'deki çizgisi, İsrail konusunda Die Linke'nin merkez siyasetinden bütünüyle ayrışmıyor. Nitekim Eralp, podyum tartışmasında pozisyonunu açıkça belli etmişti: "İsrail'in var olma hakkını savunuyorum, partim de bunun arkasında duruyor." İsrail'in var olma hakkının savunulması ve antisemitizmle mücadele konusunda ortaya koydukları tutum, Almanya'daki ana akım siyasi çerçeveden tamamen farklı değil. Dolayısıyla seçim sonucu, Filistin meselesinde Die Linke'nin radikal bir kopuş gerçekleştirdiği şeklinde okunmamalı.
BSW ise bu konuda diğer partilerden ayrışarak "İsrail'i eleştirmek antisemitizm değildir" pankartlarını tüm şehirde kullanmıştı. Ayrıca BSW 7 Ekim sonrasında İsrail'e silah sevkiyatına karşı çıkan ilk partilerden biri olmuştu ve bu tutumunu Berlin kampanyasında da sürdürdü.
Yeniden başa mı dönülecek?
Die Linke'nin Berlin'de uzun süredir belirli bir döngü içinde hareket ettiği ve bu döngünün 2026 seçimlerinin ardından da tekrarlanabileceğine dair güçlü işaretlerden bahsetmek gerekiyor. Partinin (ve öncülü PDS'nin) son yirmi beş yıllık Berlin deneyimine bakıldığında şu örüntü dikkat çekiyor: güçlenme — hükümete katılma — koalisyon içinde kendi siyasi sınırlarıyla karşılaşma — seçmen desteğinde gerileme — muhalefette bir süre bekleme — yeniden güçlenme.
2002-2011 arasındaki SPD-PDS hükümeti, bu döngünün en açık örneğidir. 2002'de koalisyon ortağı olan PDS, Berlin'in ağır mali krizini "yönetme" sürecinde kemer sıkma politikalarına ortak oldu ve bu dönemde, bugün yeniden kamulaştırılması talep edilen konut stokunun özelleştirilmesinin bir parçası oldu. Bu özelleştirme, 2026 seçimleri için kırmızı çizgi haline gelen Berlin'in kira krizinin ve Deutsche Wohnen & Co. Enteignen hareketinin ortaya çıkışında önemli bir tarihsel arka plan oluşturdu. PDS, 2006'daki seçimlerde de hükümette kalmayı sürdürürken oy oranı gerilemeye devam etti; 2011'de parti yüzde 12'nin altına düştü. İlk büyük hükümet deneyimi, yalnızca seçmen nezdinde değil, parti içindeki ayrışma ve kopmalara da neden olacak siyasi sonuçlar doğurdu. Bu sonuçlar parti kadrolarının Almanya siyasetine ve Alman emperyalizmine uyumlu, uzlaşmacı profillere dönüşmesine kadar yol açtı.
2016-2023 döneminde parti, bu kez siyasi hafıza tarafından cezalandırılmadı ve 2016'da başarılı bir oy oranının ardından SPD ve Yeşiller'le üçlü bir koalisyonda yeniden hükümete girdi. Önceki döneme kıyasla sosyal politika ve kira konusunda bazı adımlar atıldı, ancak parti yine küçük ortak konumundaydı ve hükümetin genel yönünü belirleyemedi. En çarpıcı örnek, 2021'deki Deutsche Wohnen & Co. Enteignen halk oylaması oldu: Berlinlilerin yüzde 57,6'sı büyük gayrimenkul şirketlerinin kamulaştırılması yönünde oy kullandı, ama bu sonuç 2021-2023 hükümet döneminde hayata geçirilmek bir yana, öne sürülen bürokratik engeller yüzünden tartışılamadı bile. 2023'e gelindiğinde, önceki seçimlerdeki usulsüzlükler nedeniyle yenilenen Berlin seçiminde parti hedeflerinden uzak kaldı, yeniden zayıfladı; SPD ve CDU'nun, çoğunluğa ulaşabilmek için onu kullanışlı bir koalisyon aracı olarak kullanmasına gerek kalmadı. Neticede 2023'te hükümetten tamamen çıktı.
Bugün itibarıyla Die Linke, Berlin'e birinci parti olarak yine ve yeniden güçlü bir dönüş yaptı. Ancak bu, sadece bir seçim başarısı olarak değil, aynı zamanda eski döngünün yeniden başlayabileceği bir eşik olarak da okunabilir. Eğer parti kendisini SPD ve Yeşiller'in siyasetinden gerçek anlamda ayrıştıramaz ve koalisyon içinde yalnızca hükümet politikalarına öncekilere nazaran biraz daha "kırmızı renk" katmakla yetinirse, bu durumun yeni bir hayal kırıklığına ve uzun vadede yeni bir gerilemeye yol açabileceği düşünülebilir. Bu bir kehanet değil, ama geçmiş deneyimler böyle bir riskin ciddiye alınması gerektiğini gösteriyor.
Buradaki temel soru, Die Linke'nin kapitalist sistem içinde sosyal reformlar yapıp yapamayacağı değil; hükümet sorumluluğu üstlendiğinde mevcut ekonomik ve siyasi güç ilişkilerini değiştirecek bağımsız bir güç oluşturup oluşturamayacağı. Almanya'nın yeniden silahlanma ve savaşa hazırlanma politikalarına eklemlenmiş bir hükümet mekanizmasının parçası haline gelmek, partinin kendini alternatif bir siyasi güç olarak sunma kapasitesini ciddi biçimde sınırlayabilir.
İlk kez ‘en büyük parti’
Seçimin kaderini, Elif Eralp'in başarılı kabul edilebilecek seçim çalışmaları kadar Die Linke'nin tarihsel konumunun da belirlediği söylenebilir. Programında hâlâ silik de kalsa sosyalizm yazan bir parti, ne kadar reformist ve orta yolcu olsa da ırkçılık, faşizm ve kapitalizm karşıtlığı taşıyan, kira fiyatlarından muzdarip seçmenler için, mevcut partiler arasında alternatif olma iddiasını koruyor.
2026 seçim sonucunun önemli bir farkı ise şu: Die Linke ilk kez Berlin'de bir koalisyonun küçük ortağı değil, en büyük parti olarak sandıktan çıktı. Bu, partiye önceki dönemlerden çok daha büyük olanaklar sunuyor. Ama artık "küçük ortağız, elimizden bu kadarı geldi" savunmasının siyasi karşılığı da çok daha sınırlı olacak.
Bu bağlamda, özellikle Die Linke Neukölln örgütü gibi kendini parti çizgisinden ayrı tutup sosyalist/devrimci olarak tanımlayan kesimleri için de samimiyet testi olacak: Uzun zamandır savundukları politikaları somut biçimde hayata geçirilebileceğini gösterebilirlerse, parti içindeki "sosyalist ve devrimci bir Die Linke" arayışının tezleri gerçek bir zeminde sınanmış olacak.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin asıl sorusu, Die Linke’nin hükümete girip girmeyeceği değil; girdiğinde kapitalist siyasi düzenin sınırlarını gerçekten zorlayacak mı? Berlin halkının taleplerinin, Die Linke'nin oportünizmine sığması pek olası gözükmüyor.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.