Sayfa yolu
Aynı tema, üç film, iki farklı yönetmen: Yılmaz Güney'in canlı mirası
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 09.09.2026 , 00:27
Bugün Yılmaz Güney’imizin 42. ölüm yıl dönümü…
Her sene bu tarihte bir yazıyla onu ve bıraktığı mirası anıyoruz, hatırlatıyoruz. Bu sene de aynısını yapacağız ancak farklı bir şekilde. Aynı temayı işleyen seçtiğimiz üç film üzerinden ilgili yönetmenlerin yaklaşım farklılıklarını karşılaştırmalı olarak ortaya koyarak Yılmaz Güney’in farkını ve değerini somutlamaya çalışacağız.
Seçtiğimiz filmler şöyle:
Başka Yolu Yok (No Other Choice) – Park Chan-wook – 2025
Ölümcül Çözüm (Le Couperet) – Costa Gavras – 2005
Düşman – Yılmaz Güney – 1979
Bu filmlerin dert edindiği temel ortak mesele işçi sınıfının kendi arasındaki rekabettir. Her yönetmen kendi bilinç düzeyince ve anlatım diliyle özetle “biz birbirimizi yerken patronlar kendi ceplerini dolduruyor” demektedir aslında. Tek cümleye indirgeyince ne kadar farklı anlatılmış olabilir ki diye düşünüyor insan, bir anda filmler birbirlerine yakınlaşıyorlar. Halbuki, bu üç film arasında aşılması zor uçurumlar var… Film konuları ve anlatım tercihleri açısından “Başka Yolu Yok” ve “Ölümcül Çözüm” filmlerinin bir diğer ortak noktası da aynı kitaptan uyarlanmış olmalarıdır. Bu anlamda, yazar Donald E. Westlake’in “Balta” (The Ax) romanından beslenen bu iki film arasındaki anlayış farkı da çok daha çarpıcı hale geliyor.
Her bir filmin diğerinden farkını daha net ortaya koyabilmek adına ele aldıkları meseleyi kavrayış düzeyleri açısından kötüden iyiye doğru anlatacağım.
Başka Yolu Yok
En güncel olanın aynı zamanda en niteliksiz olması manidar olsa da bu başka bir yazının tartışması; biz filme geçelim. Ana karakterimiz Yoo Man-su kâğıt sektöründe çalışan deneyimli, nitelikli bir kimya mühendisidir. Çalıştığı şirket ABD’liler tarafından satın alındıktan sonra yapılan işten çıkarmalarda kendi üretim hattının müdürü olmasına rağmen kovulur. Bir süre aldığı tazminat ile ailesini geçindirir ancak yeni iş bulma süreci uzadıkça ekonomik sıkıntılar büyümeye başlar. Yoo Man-su eve para girsin, en azından çocukların masrafları çıksın diye bir yandan niteliksiz işlerde çalışır, eşi de destek olmak için bir dişçide yarı zamanlı asistan olarak çalışmaya başlar ancak durum kötüye gitmektedir, eve haciz gelir.
Kâğıt sektöründe işleri iyi giden tek bir şirket vardır. Bu şirkette Yoo Man-su’nun pozisyonunda çalışan kişi popüler biridir, şirketin reklam yüzüdür ve kendi sosyal medya içeriklerini üretir. Yoo Man-su bu adamın yağmur altında çekilmiş bir videosunu imrenerek izlerken eşi “yıldırım düşse ya kafasına; yerine sen geçersin” gibi bir şaka yapar. O an buna gülseler de işsiz mühendisin kafasında bir ışık yanar ve “başka yolu yok” diye düşünür.
Başta tüm rakiplerini sonra da videolarını izlediği adamı öldürecek böylece şirketteki boşa çıkan pozisyon için tek seçenek olacaktır. Bunu yapabilmek adına iş ilanı açar ve yapılan başvuruları değerlendirir, kendisinden iyi olduğunu düşündüğü adayları seçer ve plan yaparak tek tek öldürür.

İlk öldürdüğü adam iş bulamadığı için alkolik olmuş, eşi tarafından aldatılıyordur. Eşinin babası ona müzik kafe açmak istemiş ancak o “ben mühendisim benim yerim kâğıt fabrikasıdır” diyerek bu teklifi reddetmiştir. Bir diğeri ayakkabıcıda çalışıyordur, sattığı ayakkabı başına komisyon kovalamaktadır.
Sıra şirkette yerine geçmeyi planladığı Choi Seon-chul’a gelir. Yoo Man-su öldürmek için geldiği bu adamla içki masasında bulur kendini. Aslında o adamın da mutlu olmadığını öğreniriz, o kadar çok çalışıyordur ki aldığı lüks evin bahçesinde bir kere bile mangal yakmaya zamanı olmamıştır! Yaptığı işin tek kişilik olmadığını düşünür bunu söylediğinde Yoo Man-su kendisini önermesini söyler, ikinci müdür, olarak ancak adam “tamam konuşurum” diyerek geçiştirir. Ana karakter işini sağlama almak adına Choi Seon-chul’u da öldürerek planını tamamlar.
Bir süredir karşılıklı güven problemi yaşadığı ve aldatıldığını düşündüğü eşi, gömülen cesetlerden birini bulur ancak o da “başka yolu yok” düşüncesiyle bu plana göz yumar. En sonunda, plan başarılı olur ve Yoo Man-su, Choi Seon-chul’un yerine geçer. Ancak durumlar biraz değişmiştir, girdiği bu şirketteki üretim hattı yapay zekâ ile otomatize edilmiş dolayısıyla birçok insan işten çıkarılmıştır, kendisine de tek başına denetleyici görevi verilmiştir.
İktidarın sansür kararı sonrası açtığımız yeni X hesabımızı https://x.com/soLHaber2026 adresinden takip edebilirsiniz. Bu saldırılara boyun eğmeyeceğiz. Yanımızda olmak, desteğinizi sunmak için soL'a abone olun.
Filmin en büyük sorunu ana karakterin insandan çok bir canavara benzemesidir. Bu canavar duygusuz bir eşya gibidir. Sadece belirlenendir, film boyunca bir karakter gelişimi, bilinç değişimi göremeyiz. Yoo Man-su’nun sınıfsal öfkesi çok yüzeyseldir, örneğin, yerine geçmeye çalıştığı Choi Seon-chul çok çalıştığını ve yaptığı işin tek kişilik olmadığını söylediğinde, Yoo Man-su “aslında işsizliğin sebebi bu, boşuna insanları öldürdüm” diye düşünmez, onun yerine ağzı sulanır çünkü tek düşündüğü iş bulmaktır.
Aynı şekilde eşi de çok hızlı bir şekilde bu çürümenin itirazsız parçası olur; örneğin oğlunun basit bir hırsızlık suçundan dolayı 1 sene ceza almasını önlemek için Yoo Man-su’yu dükkân sahibiyle aldatmayı göze almıştır ya da evlendiği adamın seri katile dönüşmesi ilişkinin devam etmesi için bir problem değildir, yeter ki düzenleri bozulmasın.
Bu kadar dramatik bir öyküde ana karakterle duygusal bir bağ bile kuramıyoruz. Bunda filmin anlatım dilinin çok büyük payı var. Ana karakterin “rakiplerini” canice öldürmesi ve bunu yaparken ya da “25 yıldır çalıştığım şirketten 25 dakikada kovuldum” cümlesini kurarken hafif eğlenceli gerilimli bir müzik duyuyor olmamız, karakteri de filmi de insan dışı hale getiriyor.
Filmin diğer problemlerine üç filmi beraber kıyasladığım bölümde değineceğim.
Ölümcül Çözüm
Bir önceki filmle aynı romandan uyarlanan “Ölümcül Çözüm” Fransa’da geçiyor, bu sefer kahramanımız “Bruno”. Kendisi de üst düzey bir kimya mühendisi ve çalıştığı şirketten kovuluyor, 600 işçiyle beraber. Ancak bu sefer farklı bir şey görüyoruz: durumu kabullenmeyen ve eylem yapan emekçiler… Bruno aldığı 15 maaş tazminatın büyüsüyle ve sıradan emekçilere göre daha hızlı iş bulabileceği düşüncesiyle başta bu kovulma olayından çok etkilenmez, eylemlerin bir parçası olmaz.
Ancak aradan iki yıl geçmesine rağmen iş bulamaz. Kâğıt etiketleme gibi işlere başvurur ancak fazla yetkin bulunarak reddedilir. Artık iyi görünümlü ve genç olmamasının da işe alınmaması üzerinde etkili olduğunu düşünür, hem yaşlanıyor hem de sektörde işler iyi gitmiyordur. Bu sıkışmışlık onu “ölümcül çözüm”e götürür, gazeteye ilan verir, rakiplerinin özgeçmişlerini inceler ve başta rakibi olarak gördüklerini daha sonra da önemli bir şirkette çalışan, yerine göz koyduğu Machefer’i öldürmeyi planlar.
Bu filmin bir öncekinden en önemli farkı, Bruno’nun, izleyiciye karşısındakini düşündükleriyle, pişmanlıklarıyla, duygularıyla dönüşen, değişen bir insan gibi hissettirmesidir. İki yıl önce kovulmayı umursamayan Bruno artık yaptığı planı “bin kişi öldüren on genel müdürü öldürsem ne kazanırım, hiç! Onlar benim düşmanım ama sorunum bu değil” cümleleriyle gerekçelendirir hale gelir, burada “sınırlı” da olsa bir sınıf bilincinden bahsedebiliriz. Sürekli tereddüt eder halde ve yaptıklarını rasyonalize etme uğraşı içerisindedir.

Film bir otel odasında Bruno’nun inanılmaz bir pişmanlıkla bir ses kaydediciye yaptığı itiraf ile açılır. Öldürdüğü “rakiplerinden” biri onu tahmin edemeyeceği düzeyde sarsmıştır. Bruno bu adamı gizlice takip eder ve onun bir mekânda garsonluk yaptığı öğrenir. İçeri girer, adamı gözlemlemeye başlar. Kendisine servis yaptığı sırada adam Bruno’nun işsiz olduğunu anlar ve muhabbet başlar, dertleşirler. Mevcut sistemden rahatsızlıklarını paylaşırlar ve Bruno sorar: “Ne yapmak gerek? Adamın cevabını, Bruno’nun itirafından duyarız:
“Patronlar gülüp bizi fark etmezlerken bizim el ele vermemiz gerek. Ekmek kavgası için mutlaka kavga etmemiz gerek.” Aslında Park Chan-wook’un aksine Costa Gavras bize gerçekleşmeyen bir ihtimal olarak başka bir yolu -pek derinleştirmese de- işaret etmiştir. Bruno’yu da sarsan bu lafların doğruluğudur, kol kola girmesi gereken yoldaşını öldürmüştür.
“Sonuç aracı haklı çıkarır mı? Hayır, ancak savaş zamanı hariç! Anlam bolluğu denen şey aslında mutlu azınlığa ayrılmış bir lüks o kadar.” Bruno’nun çocukları arasında geçen bu diyalog bize onun ruh halini çok iyi yansıtır: O, herkesin yalnız olduğu bir savaşta yaşam mücadelesi verdiğini düşünmektedir. Ancak son tahlilde o da sınıfdaşlarını vurmuş ve canavarlaşmıştır…
Her şeye rağmen öteki filmin aksine bu filmdeki karakterlerin belirli bir düzeyde sınıf bilinçlerinin olması her fırsatta ortadaki bu rekabetin yanlışlığına ve sınıf dayanışmasına ilişkin vurguyu güçlendirir. Öyle ki, Bruno’nun yerine geçmek istediği Machefer, şirketlerin birleşerek tekelleşmesinden dert yanar hatta “bu kadar insan işsiz kalırsa üretilen malları kime satacaklar?” sorusunu sorabilecek düzeyde neler olup bittiğinin farkında biridir. Bu farklılık filmin finali de yansır. Bruno Machefer’in yerine geçmeyi başarır ancak bu başarı çok uzun sürmez çünkü onu da öldürmek için takip eden birileri vardır. Özetle, Costa Gavras buradaki çözümsüzlüğü çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.
Park Chan-wook neden yirmi sene sonra aynı kitaptan uyarlama bir film daha çekmek istemiş; herhalde yeni bir şey söyleyecek, konuyu derinleştirecek diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama görüleceği üzere bırakın ileriye götürmeyi çok daha kötü bir versiyonunu yapmış. O zaman sebep başka… Güney Kore’de artan yoksulluk son dönemde sinemada da daha sınıfsal konuları ön plana taşıdı. Bu tarz filmlerin yaygınlaşması sevindirici ancak belirli bir bilgi birikimi, özümsenmiş bir politik konumlanışa sahip olunmadan, “tutar bu” ile hareket edilince ortaya çıkan iş böyle oluyor.
Bu anlamda Costa Gavras’ın hakkını teslim etmek gerek. Peki “Ölümcül Çözüm” mükemmel bir film mi? Bunun için bir kıyasa, bu kıyası mümkün kılacak düzeyde bir filme ve büyük bir sanatçıya ihtiyaç var…
Düşman
İsmail işsiz genç bir adamdır. Günübirlik bir iş bulmak umuduyla amele pazarına gider. Bir işveren geldiğinde işçiler birbirlerinin üstlerine çıkarak seçilmek için yarışırlar. Seçilen o gün eve ekmek götürür, seçilemeyen açlığa mahkûmdur. Bu karmaşa içinde ne yapacağını bilemez halde eşini ve çocuğunu geçindirme derdindedir İsmail.
Film boyunca birçok işçi karakter görürüz: Yanında ölen başka bir işçiyi umursamazca olduğu yerde bırakan da vardır, işteyken kendi evinde eşinin başka erkeklerle para karşılığı birlikte olmasına yoksulluğu nedeniyle göz yummak zorunda kalan da, seçilmek için arkadaşıyla itişen de; dilekçe yazma kisvesinin ardında herkesi dolandırarak vurgun yapan ikinci bir Bahtiyar olma hayaliyle yaşayan Nuri gibileri... Ancak bundan ibaret değildir: kavga eden işçileri ayıran, pazar yerinde ölen emekçinin neden öldüğünü sorgulayan yaşlı Diyarbakırlı, bütün bunların parçası olmak istemeyen, çok sevdiği eşi ve çocuğuyla dürüst, namuslu bir hayat yaşamak isteyen İsmail de vardır. Bir tarafta umursamazlık ve teslimiyet diğer tarafta sorgulama ve mücadele...

“Bugün amele pazarına gittim, durumlar o kadar kötü ki, kimse kimsenin derdine ilgi duymuyor, herkes herkese kapalı, kayıtsız. Kutsiye’yi gördüm, eski komşumuz, onu gördüm bu sabah dövmüşlerdi, mosmordu gözleri, sarhoştu, bir otel balkonunda. Kimsenin umurunda değildi intiharı, kadın kendini attı atacak, milletin aklı kadının orasında burasında, çıplaktı çünkü Kutsiye, çırılçıplaktı.”
Eve döndüğünde, gece yatağa uzandığında tavana bakarak eşi Naciye’ye bu lafları söyler İsmail. Tüm gün bir sürü şey görmüş, kafasındaki sorulardan ve içinde dolup taşan sıkıntılardan biraz olsun uzaklaşarak hayattaki tek tutunabildiği kişiye, eşine sığınmak istemiştir.
Ancak o her taraftan kuşatılmıştır. İsmail son bir çare arayışıyla destek istediği babası tarafından terslenir. Üstelik kendisi bütün bu zorluklarla mücadele ederken eşi Naciye, güzel bir kadın olduğunun bilinciyle popüler kültür figürlerine imrenmeye başlamış, büyük şehre gitme ve şöhret olma hayalleri kurmaktadır. İsmail’in canla başla evini uzak tutmaya çalıştığı çürüme ailesine de bulaşmıştır. Yoksulluk ve geleceksizlik Naciye’yi de sahte hayaller uğruna önce fuhuşa, sonra İstanbul’a sürüklemiştir.
“Suçlu biziz, her şeye sinema seyircisi gibi baktık, her kötülüğe, ahlaksızlığa. Bizim dışımızda, bize bulaşmayacakmış gibi baktık, suçlu biziz. Oysa her şey bizimle o kadar ilgiliydi ki, bize o kadar yakındı ki… Bir yerde bulaşıcı bir hastalık varsa, o herkesi ilgilendirir. Biz ne yaptık, hep uzak durduk, “dur” diyemedik, ne oluyor diyemedik, her şeyi kendi haline bıraktık, karışmadık.”
Filmin sonunda bu acı laflar dökülür İsmail’in ağzından. Ancak yolu İsmail ile kesişen, grevdeki sosyalist işçi Selim’in de dediği gibi bu düzen var oldukça binlerce Naciye olacaktır, İsmail acılarını göğüslemeli ve önüne bakmalıdır.
“Düşman”a dair daha birçok şey söylenebilir, film bu yazıda değinemediğim ayrıntı zenginliğiyle doludur. Öte yandan, Yılmaz Güney’in diğerlerinden farkını ortaya koyabilmek adına bu kadarı fazlasıyla yeterli olacaktır. Filmin onun hapiste olduğu bir dönemde çok büyük zorluklar altında çekildiğini, normalde çok daha uzunken istenmeyen sebepler dolayısıyla kısaltılmak zorunda kaldığını da belirtmek gerek.
Bu değerlendirmelerin ardından iki ana başlıkta, bu filmlerdeki temel ayrımları ortaya koyabiliriz.
Sınıfın yüzleri
Hem değindiğimiz yönetmenlerin yaklaşımını yansıtan hem de ilgili filmlerin ufkunu belirleyen temel mesele kadraja alınan emekçi profilinin farklı olmasıdır. Bir tarafta müdürlük yaptığını bildiğimiz, iyi eve, arabaya sahip olan, orta sınıf diyebileceğimiz, şık görünümlü, kalifiye kimya mühendisleri vardır. Onlar, dans ederler, terapistlere giderler, çocukları çello çalar. Diğer tarafta ise, toplumun en yoksul kesiminin temsili olarak İsmail ve ailesi vardır.
Filmlerin bütün gelişimini ve atmosferini bu ayrım belirler. Örneğin, ilk iki filmdeki ana karakterlerin kendilerine rakip olabileceklerini düşündükleri başka emekçileri öldürme fikirleri buradan doğar. Çünkü, onlar niteliklilerdir, kendi alan ve pozisyonlarında açılacak yeni bir iş ilanına başvurabilecek insan sayısı sınırlıdır dolayısıyla “rakiplerini” ortadan kaldırarak işsizlik sorunlarını çözebilme ihtimali onlara mümkün görünür. Bu mümkünlükten ilgili yönetmenler de Hollywood tipi sürükleyici bir gerilim atmosferi yaratarak yararlanmışlardır.
Bu farklılık yalnızca yönetmenlerin kişisel tercihlerine indirgenemez, dünya-tarihsel bir mantığı vardır: Yılmaz Güney’in “Düşman”ı yaptığı yıl, Türkiye’de işçi hareketinin yüzbinlerle sokakta, grevde olduğu, toplumsal yaşamı eylemleriyle de biçilendirmeye çalıştığı bir dönemdir; oysa Costa-Gavras’ın filmini yaptığı dönem “artık işçi sınıfı filan kalmadı, SSCB bile yıkıldı” denilen bir dönemdir, keza Chan-wook’un dönemi de aynı şekilde bir işçi hareketinden, toplumsal ölçekte siyasal yaşama katılımın esamisinin okunmadığı bir dönemdir. Yine de meseleyi sadece tarihsel-politik konjonktürle açıklamak yeterli değildir; yönetmenlerin yaklaşımlarının ayrıldığı noktalara dair kafa yormak, yarına dair sonuçlar çıkarmak önemli.
“Ölümcül Çözüm” filminde tam da bu ayrımı işaret eden çok önemli bir sahne vardır. Bruno’nun arabası bozulur ve bir tamirciye götürür. Mavi yakalı tamircinin eşi işten atılmıştır; şakayla karışık “eğer ben de işten atılırsam, kendimi öldürürüm” der. Tamircide üç kişi olduklarını, en yüksek maaşı kendisinin aldığını dolayısıyla ilk gözden çıkarılabilecek kişi olduğunu ekler. Bunun üzerine Bruno adama “aynı yerde çalışan diğer iki işçinin beynini uçurmayı hiç düşündün mü?” diye sorar sonra da ekler “önlem olarak!” Bunun üzerine mavi yakalı işçi birkaç kere “önlem olarak” şeklinde tekrar ederek kahkaha atar.
Bruno bu gülüşü tam anlayamaz ama biz anlıyoruz. Onun sorduğu şey araba tamircisi için sadece absürtlüktür çünkü “rakiplerinin” milyonlarca olduğunu bilir. Aynı şey, İsmail için de geçerlidir, onun içinde bulunduğu koşullar nedeniyle böyle saçma bir planın onun aklına gelmesi mümkün değildir. Peki bu fark ne anlama geliyor? İşçiler arasındaki “birbirlerini öldürmeye” varan bu rekabet özellikle daha net ve çarpıcı bir şekilde gösterilmek istenmiş ve karakterler ve olaylar bu amaca uygun tercih edilmiş olamaz mı?
Olabilir ancak bu tercihin yanında getirdiği birçok problem var. İlk sorun temsiliyet. Dün ve bugün dünyadaki emekçilerin büyük çoğunluğu Bruno’ya değil İsmail’e yakın bir yaşam sürdürmektedirler. Alışkanlıklarıyla, mutluluklarıyla ve dertleriyle… “Başka Yolu Yok” filminde Yoo Man-su tarafından öldürülen bir karaktere değinmiştim. Eşinin babasının ona sunduğu kafe açma önerisini oraya ait olmadığını düşünerek reddetmişti. Başka bir sahnede ise problem yaşadığı eşi ona “sorun işini kaybetmen değil, bununla başa çıkma şeklin” der. Aynı filmde Yoo Man-su’nun kızına çello alamadığı için üzüldüğünü de görürüz. Burada bir çaresizlik ya da çıkışsızlıktan ziyade biraz daha “ayrıcalıklı” dertlerin daha ağır bastığını söylemek yanlış olmaz. Bu problemler de önemlidir ancak temsiliyeti olan Bruno’nun ikinci arabasını satmak zorunda kalması değil, İsmail’in çocuğunun karnını doyurma kaygısıdır.
Temsil sorunuyla bağlantılı diğer bir problem ise canavarlaşma. İlk iki filmdeki karakterlerin dertleri orta sınıflaştıkça kendileri de daha kötücül hale gelirler. Çünkü, izleyici için yapılan radikal eylemlerin gerçek gerekçe zemini çok dardır. Özetle “başka yolu yok” denmesi inandırıcı değildir. Bu anlamda Yoo Man-su ile Bruno arasında bir fark da görmek mümkün. Ancak ister canice olsun ister “sınırlı” sınıf bilincinin getirdiği büyük bir üzüntüyle olsun iki karakter de artık insanlıklarından büyük ödünler vermişler, teslim olmuşlardır ve bu nedenle seyircinin bu karakterlerle bir özdeşlik, duygudaşlık kurması çok zordur.
“Düşman”a gelirsek, örneğin, bir sahnede İsmail’in eve ekmek götürmek için belediyenin görevlendirmesiyle köpekleri zehirlediğini görürüz. Düzenin yarattığı yoksulluğun insanları nasıl canavarlaştırdığına çarpıcı bir şekilde tanık oluruz. İsmail kötü bir şey yapmıştır ancak bu tek başına o karakteri kötücülleştirmez çünkü onun çaresiz olduğunu gerçekten bilirsiniz; ayrıca diğer filmlerdeki karakterlerin aksine İsmail’in iyi, doğru davranmak için elinden geleni yaptığı birçok başka mesele görürsünüz. Dolayısıyla, İsmail’in zorunda kalarak yaptığı kötü şeyler seyirciyi uzaklaştırmaz tersine ona acır, daha çok sahiplenirsiniz. Aynı ayrım Yoo Man-su’nun eşi Mi-ri ile İsmail’in eşi Naciye’nin eylemleri üzerinden de yapılabilir.
Tespitten ötesi
Üç film de aslında kapitalizme ve işçi sınıfına dair bir tespit yapar. Ancak yönetmenlerin yukarıda değindiğimiz tercihleri ve bunların yarattığı sonuçlar filmlerini ve karakterlerini bambaşka yerlere götürür. Park Chan-wook’un karakteri hiçbir dönüşüm yaşamazken Costa Gavras’ın Bruno’su ise ancak sendikacılık düzeyine varabilecek kısıtlı bir sınıf bilincine ulaşır.
Karakterler için yaratılan hareket alanı ve onların eylemlerindeki radikallik bu filmleri ehlileştirmektedir aslında. Zaten bundan daha fazlası mümkün müdür? Müdürlükten kovulana kadar hayatındaki her şeyden memnun olan karakterler ile sistem eleştirisi nereye kadar götürülebilir. Öte yandan, Yılmaz Güney’in İsmail’i büyük bir dönüşüm içerisindedir çünkü o doğduğundan beri yoksuldur, mutsuzdur ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak da sorgulamaktadır. Yaşadıklarını anlamlandırmaya açtır. Yaşadığı dönüşüm Selim karakterinin de devreye girmesiyle İsmail’e ve filme eşik atlatır. “Namusunu temizlemek” değil başka bir ufuk sunar Selim İsmail’e: Naciye’yi öldürse, arkadan gelecek binlerce Naciye ne olacak? Ya kızı?
“Yeni hayata uğurlar olsun; artık ileriye bakmalısın” der Selim, işçi olmaya yola çıkan İsmail’e. Selim’in bahsettiği gelecek, bireysel değil toplumsal bir karakter taşımaktadır. Tam bu noktada tespitten ötesine geçilmiştir artık, “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” yeni bir dünya mücadelesine davet edilmektedir. Asıl çarpıcı ve radikal olan, yıllar geçse de Yılmaz Güney’i ve sinemasını güncel ve değerli kılan da budur.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.