Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Bizimdir demeye korkmadan: Yılmaz Güney

Bugün ölümünün 39'uncu yıldönümü olan Yılmaz Güney’in sinemasında ve mücadelesinde dert edindiği problemler katlanarak artıyorsa, mirasını hatırlamaya ihtiyaç var demektir.

Cemali Coşkunırmak

Yayın Tarihi: 09.09.2023 , 00:24 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12

Yılmaz Güney 39 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı...

En son ne zaman bir parçası olduğunuzu hissettiğiniz, heyecanla gösterime girmesini beklediğiniz, bir “Arkadaş”ınızınmış gibi sahiplenerek izlediğiniz bir filme gittiniz?

Bugün kendimize bu soruyu sormak hem Yılmaz Güney’i anlayabilmek hem de bir eksikliğin tespitini yapabilmek için önemli.

“Yılmaz Güney’in filmlerinde değişik bir şey var. Yalnız sanatsal etki değil, sanatın da ötesine giden toplumsal bir etki oluyor diye düşünüyorum. Çünkü onun filmlerini izleyen insanlar kendilerini onun yerine koymuyor, Yılmaz Güney’i kendi yerlerine koyuyor.” [Mahmut Tali Öngören]

Çukurovalı bir ırgat çocuğunun halka mal olmuş bir işçi sınıfı aydınına dönüşmesinde önemli rol oynamış birçok faktör var, bu konu üzerine sayfalarca yazılabilir ancak bunlardan iki tanesi belirleyici rol üstlenmiştir: sınıfın öyküsünü kendine dert edinme ve sanat - toplum ilişkisinin doğru kurulması.

Yılmaz Güney ergenliğinden ölümüne kadar kendisinin de bir taraf olduğu sınıflı toplumu kendisine dert edinmiş, edinidği bu dert tarafından eğitilmiş ve bütün hayatını baştan sona önüne koyduğu bu problemin aşılmasında önemli bir rol oynayabilmek için planlamıştır. Edindiği bu dert ve çabasındaki sürekliliği ölçüsünde emekçiler tarafından sahiplenilmiş, üretimleri büyük bir ilgiyle takip edilmiştir. Nasıl filmlerinde seyirci onunla birlikte aşağılanıyor, eziliyor ve başkaldırmaya karar verdiğinde ise alkışlar koparıyorsa, Yılmaz Güney de yoksulluğa ve ölüme terk edilmiş emekçilerle acı çekiyor, greve çıkan, mücadele eden işçilerle heyecan ve umut doluyordu.

“Benim için film üç günlük sarsıntı taşısın yeter. Fazla taşıyamaz çünkü. Seyirci filmden çıksın, üç gün onun etkisini taşısın, belli birikimler, belli temellenmeler kazansın. Dördüncü gün ben yokum, film yok çünkü. Bilinçaltına bir şeyler yerleşsin yeter. Biz de kendimizi fazla abartmayalım. Biz de nihayet sanatçıyız. Yani sanatçı dünyayı değiştiren adam değildir. Sadece dünyayı değiştirme mücadelesinin bir unsurudur, o kadar.” [Yılmaz Güney]

Güney, bugün iyice bireyselleşen ve kişisel dışavurumculuğa indirgenen sanatı, edebiyatla başlayıp sinema ile biten serüveninde, edindiği dert ile ilişkilendirmiş, sınıfa ulaşmak için önemli bir araç olarak kullanmıştır. Ne kendini kahraman olarak görmüştür ne de sanatını sınıf mücadelesinin merkezine koymuştur. Üretimlerinin tek amacı gerçek kurtarıcı olan işçi sınıfına toplumsal kurtuluş yolunda bir ışık tutabilmek olmuştur.

“Şu yapıldı: Halk yığınlarının beğenisi ve özlemleri, herhangi bir erek gözetilmeksizin, olduğu gibi dile getirildi. Diğer bir deyişle halkın beğenisi ve özlemleri, filmlerin izlenmesini sağlamak amacıyla kullanıldı. Bunun sonunda yığınların beğenisi arındırılarak değil de olduğu gibi yansıtılmış: özlemleri ise, gerçekleşmelerini önleyen koşullar sergilenerek veya gerçekleşmesinin yolları gösterilerek ya da sezdirilerek değil de olduğu gibi sunulmuştur. Ancak ortada şöyle bir sorun vardı: Halkın beğenisi ve özlemleri ne ölçüde kendi öz çıkarlarını yansıtıyordu” diyerek çürümüş Yeşilçam kültürüne meydan okuyan Güney, sanat anlayışı ve filmlerine konu edindiği meselelerin ayırt ediciliği sayesinde mevcut bataklıktan çok hızlı sıyrılmış ve izleyici tarafından hemen fark edilmiştir.

Bununla birlikte “Umut” filmiyle bir süredir Yeni Sinema dergisi çevresinde teorik düzeyde başlayan “devrimci sinema” tartışmasına, yerli ve somut bir tartışma zemini sağlamış, birçok sanatçıyı etkilemiş ve Türkiye’de sınıf için sinemanın yolunu açmıştır.

Peki bütün bunların bugün için ne önemi var?

Yılmaz Güney’in ortaya çıkışı, gelişimi ve ölümü, Türkiye’de sınıf siyaseti açısından hareketli bir dönemin başına ve sonuna denk gelir. 50’lilerin sonunda birikmeye başlayan toplumsal öfkenin bir taşıyıcısı olan Güney, 60’ların sonunda hız kazanan ve 70’lerin sonunda tepe noktasına ulaşan sınıf mücalesinin organik bir parçası olmuş ve burayla diyalektik bir ilişki kurmuştur. Hem bu mücadeleden etkilenerek düşüncelerini ve üretimlerini olgunlaştırmış hem de filmleriyle etkilendiği toplumsal hareketi etkilemiştir. Sonrası malum: zaferle taçlandırılamayan bir mücadele, darbe, karşı devrim ve ‘84’te kaybediyoruz “Arkadaş”ımızı…

Güney’in ne kişisel yaşamı, ne de sineması tartışılmaz değildir. Ancak, tarihsel değeri ve bugün sınıf mücadelesi için ifade ettiği anlam tartışılmazdır, ölümünden yaklaşık kırk yıl sonra onun dert edindiği problemlerle hâlâ boğuşuyorsak bugün için önemli olan da kendisinin bu tartışılmaz tarafıdır.

Bugün, Yılmaz Güney’in ortaya çıktığı koşullara çok benzer bir dönemin içerisindeyiz. Sanat tamamen piyasalaşmış ve emekçi sınıflara yabancılaşmış durumda; dönemin Yeşilçam’ı aynı ideolojik işlevini yerine getiren bugünün popüler dijital platformlarıdır, bizden holding sahiplerinin dertlerine üzülmemizi bekleyen televizyon dizileridir. Diğer yandan, ülkemizde radikal bir şekilde artan eşitsizlik ve biriken bir toplumsal öfke var. Bu öfke Yılmazlarını, Nâzımlarını arıyor. Tarih, yaklaşık kırk sene önce kapanan “Yol”u tekrardan açacakları dert edinmeye çağırıyor.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.