Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Anlatacak hikayesi olanlar kazanır: Kırmızı Buğday'ın öyküsü

Ankara Sokullu Semt Evi'nde düzenlenen "Sokullu'da Rönesans" isimli söyleşilerin bugünkü ayağında, yazar Ahmet Büke okurlarla buluştu. Kırmızı Buğday romanının ele alındığı etkinlikte Büke, edebiyat ve sınıf mücadelesi arasındaki kopmaz bağı tarihi süreçlerle anlattı.

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 17.05.2026 , 19:37 Güncelleme Tarihi: 17.05.2026 , 19:38

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.


2022 yılının Aralık ayından beri Ankara Sokullu Semt Evi’nde gerçekleştirilen "Sokullu’da Rönesans" başlıklı söyleşi dizisi devam ediyor. Bilim insanı, sanatçı, edebiyatçı ve mimarların eserlerini tanıtıp konferanslar verdiği Sokullu’da Rönesans etkinliklerinin bu sezon son etkinliğinde yazar Ahmet Büke konuk oldu. 

2021 yılında yayınlanan ilk romanı Deli İbram Divanı’nın ardından bu yıl okuyucuyla buluşan son romanı Kırmızı Buğday ile büyük ilgi gören yazar, etkinlikte okurlarıyla bir araya geldi. Moderatörlüğünü akademisyen Melih Yeşilbağ'ın yaptığı söyleşide Büke, yazar olma serüvenini ve son eserinin tarihsel arka planını katılımcılarla paylaştı.

Toplumcu gerçekçi edebiyat ile başlayan yolculuk

Manisa'nın Gördes ilçesinde dünyaya geldiğinden ve yörük kültüründe yetişirken aile büyüklerinin masal anlatıcılığı ile şekillenen çocukluğundan bahseden Ahmet Büke, edebiyat serüveninin nasıl başladığını şu sözlerle ifade etti: 

"Otuzlu yaşlarda yazmaya başladım. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde öğrenci iken başlayan siyasal mücadelenin akabinde Dikmen Halkevi'nde başlayan politik mücadelem, siyaset yapma, mücadele etme, edebiyat ve toplum arasındaki bağı o dönemlerden edinmemi sağladı." 

Ankara’dan sonra İzmir'e taşındığını belirten Büke, edebiyata başladığı 90'lı yılların sonu ile 2000'li yılların başındaki atmosfere dair, "O dönem siyasette liberal ve İslamcı rüzgarların estiği yıllardı. Bu yıllarda liberal ve İslamcı edebiyata karşı toplumcu gerçekçi bir karşılık vermek gerektiğini düşünerek yola çıktım ve ilk üretimlerime 2004 yılında başladım" ifadelerini kullandı.

Büke, öyküden romana geçişini, "Ben aslında hep aynı şeyi yapıyorum. Ben bir şey anlatıyorum. Bu bazen kendisini öykü, bazen roman olarak şekillendiriyor. Mesela Deli İbram Divanı'nda hikaye bir denizcilik hikayesi. Ben yörük kültüründen geliyorum, denizi ilk gördüğümde 11 yaşındaydım. Ama Türkiye'de solcuların durumu biraz böyledir, oturup çalışır yapar, bu da biraz böyle oldu" sözleriyle açıkladı. 

O dönem denizci arkadaşlar da edindiğini, balıkçı, yelkenci ve dalış yapan insanlarla temas kurduğunu ifade eden Büke, "İşçi olarak emekli oldum ve aslında bu tür araştırmalara ayıracak ayrı bir zamanım yoktu, tüm bunlar birer zorluk başlığı olarak aşılarak ilerledi" dedi.

Öğrenmenin bir biçimi olarak anlatmak

Deli İbram Divanı romanının 1950'lili yıllarda geçtiğini belirten Ahmet Büke, kitapta yer alan temsiliyetleri şu şekilde anlattı: 

"O kitapta bazı temsiliyetler var. Eczacı Süleyman varsılları, sermayedarları temsil ediyor; Deli İbram ve arkadaşları da emekçileri temsil ediyor. Bu çatışmayı temsil ediyor. O temsiliyetler gökten düşmedi. Öncesi vardı, dönüp öncesini anlatma ihtiyacım oldu. Bu aynı zamanda da kendim öğrenmek için de bir gereklilikti. Öğrenmenin bir biçimi de anlatmaktır." 

Romanda kendi hayatından da izler olduğunu dile getiren Büke, "Burada tabii benim hayatım da devreye giriyor. Mesela romanda geçen Pehlivan Ahmet, adımı aldığım kişi. Bunlar benim dedelerimdi mesela. Hacı Bey yine romanda Hacı Ahmet Büke'dir. İttihat ve Terakki'den gelen, Gördes'te Kuvayımilliye'yi kuran kişidir. Gördesli Makbule komşumuzdur mesela, dedem düğünlerini anlatırdı. Tabii burada Kurtuluş Savaşı'nın hikayesi, toplumun çok önemli bir çoğunluğunda olduğu gibi aslında bizim kendi hikayemiz. Ve burada sınıf mücadelesi hiç bitmiyor" dedi. 

Kitap için dört buçuk yıl çalıştığını aktaran yazar, Osmanlı'dan Cumhuriyete doğru geçen toplumsal mücadeleleri ve sınıfsal durumları tek tek incelediğini sözlerine ekledi.

Geçmişten bugüne sömürünün sembolü olarak ağa pulu

Kırmızı Buğday romanının öyküsünün bir kolye ile başladığına değinen yazar, Marx ve Engels'in de farklı kavramlar ve örneklerle üzerine çalıştığı ağa pulu sistemini şu sözlerle anlattı: 

"Bir arkadaşımın Kaz Dağları'ndan aldığı kolyenin aslında bir kolye değil de ağa pulu olarak tarif edilen bir para biçimi olduğunu anladık. Yani o gün işçilerin çalıştığı paranın normal parayla değil de ayni bir yardım ile ödendiği ayrı bir para birimi olarak kullanılmış. Maden şirketleri, tarım ya da inşaatlarında kullanılan sistem. Tabii zeytin işinde Batı Anadolu'da. 

Bizdeki şöyle; üzerinde ağanın adı yazıyor. Peki bunu alanlar ne yiyecek, ne içecek? İşte bu para yalnızca ağanın marketinde geçiyor. Tabii gaz yağının okkası şehirde bir kuruşsa ağanın bakkalında üç kuruş. Peki diyelim ki hastasın? O zaman ağaya gidersin yüzde otuzunu kırdırıp nakit para alırsın. Bu sömürünün sembollerinden biri ağa pulu." 

Bu sistemin günümüzde de farklı formlarda devam ettiğini belirten Büke, "Peki bugün? Ağa pulu bugün de var. Sodexo kart ya da ticketlar işte aynı mantık, her yerde harcamıyorsun. Bu kartlarda indirim kullanamıyorsun. Her yerde alışveriş yapamıyorsun, bir tür ağa pulu olarak devam ediyor" ifadelerini kullandı.

Canavarlar çağı ve yok edilemeyen hikayeler

Kitapta geçen "ihtiyar gün öldü bala kün doğmadı" ifadesi ile Antonio Gramsci'nin geçmiş zamanın sona erdiği ama yeninin doğmadığı dönemi canavarlar çağı olarak tarif etmesi arasındaki benzerliğe değinen yazar, "Aslında tam olarak böyle bir zaman. Bugün de öyle. Yeni bir hayatın başlayamadığı ama geçmişin de öldüğü zamanlarda kritik dönemleri işaret ediyor. Balkan Harbi'nden itibaren devam eden yıkım, açlık, yoksulluk, savaşa gidemeyecek kadar küçük yaştaki çocukların sürekli ölü yıkadığı sonrasında da o çocukların Kurtuluş Savaşı'na tanıklık ettiği yıllar" diye konuştu.

Mücadele edenlerin hikayelerinin önemine vurgu yapan Büke, "Sınıfsal savaşların olduğu yerin kritik örneği şu; bir tarafı yok etmek, yenmek için tamamını yok etmenize gerek yoktur. Onların hikayesini yok etmeniz yeterli. Eğer hikaye varsa mücadele edeni de vardır. Kırmızı Buğday işte bu hikayeye bir katkı bizim cephemizden." diyerek kitabın amacını özetledi.

Etkinlik sonunda Ahmet Büke'ye Küba'da yapılmış bir el sanatı eseri hediye edilirken José Marti Küba Dostluk Derneği'nin başlattığı "Küba'ya güneş topluyoruz" dayanışması için destek çağrısı yapıldı.

Mülkiyet ilişkileri ve cumhuriyet devriminin kökleri

Akhisar ile Gördes arasındaki farklara dikkat çeken Ahmet Büke, bu durumu mülkiyet ilişkileri üzerinden şu şekilde açıkladı: 

"Akhisar ova, zengin; Gördes dağlık, yoksul. Gördes'te dağda insanlar neden ayaklandı da Akhisar ayaklanmadı? Benim için sorulardan biri buydu ve bu mülkiyet ilişkisinden kaynaklanan bir şey. Akhisar'da gördüm ki ağa ve beyler daha örgütlü. Gördes'te yoksulların toprakları yok. Daha radikal kararlar almışlar. Bu mülkiyet meselesi reaksiyonu oluşturmuş. O yüzden mücadele Gördes'ten başlamış. Ama Sakarya Savaşı'ndan sonra ağaların, zenginlerin tavrı değişiyor. Hem etkin bir temizlik ihtimalini görüyor ağalar hem de Ankara'nın kazanma ihtimalinden bahsediyor. Yani kazanan tarafta yer alma arayışına başlıyor."

Romandaki Arap Ali karakteri üzerinden sınıf mücadelesinin sürekliliğini anlatan Büke, "Arap Ali işte bunu fark eden karakterlerden biri. Hep bunu soruyor, biz bu savaşı verirken Adnan Bey nerede olacak? Eğer o burada olursa ben karşıda olacağım diyor. Başlangıçta karşıda Adnan Bey ama yavaş yavaş Ankara hükümetine dönüyor. Arap Ali sınıfsal içgüdüleriyle devrimin çalınma ihtimalinden söz ediyor aslında. Cumhuriyet devrimini geri almakla mücadelenin içindeyiz bugün. İşte kökleri Arap Ali’de. Kurtuluş Savaşı'nda da sınıfsal mücadelenin devam ettiği görülür" ifadelerine yer verdi. 

Yazar sözlerini, "Birinci Dünya Savaşı'nı, Kurtuluş Savaşı'nı emekçilerin gözünden anlatan roman yazmak istedim. Kendi hikayemizi anlatmak için bu kitabı yazmaya çalıştım, geleceğe de devam ettireceğiz çünkü bu hikayeyi. Bizden sonraki kişiler bunları yazacak, yapacak. O yüzden geçmişten gelen bir hikayenin devamlılığına ihtiyacımız var" diyerek noktaladı.

Etkinlik söyleşinin ardından yapılam imza günüyle devam etti. 

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.