Sayfa yolu
Afet riski için can alıcı soru: 108 dükkan gerekli mi?
Yayın Tarihi: 13.12.2022 , 09:57 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54
Söğütlüçeşme’deki 108 dükkanlık viyadük projesini, bölgenin deprem hassasiyeti nedeniyle Geoteknik Mühendisi Dr. Atila Sezen’le konuştuk. -Önemli bir bölümü proje tanıtım dokümanında da sıralanmış olan- proje alanının üzerinde yükseldiği zeminle ilgili sorunlu başlıkları tek tek ortaya koyan Sezen, insanların güvenilir kent ihtiyacı nedeniyle afet ve deprem riski konularında değişen yaklaşımların öne çıktığını ve sürdürülebilir bir kent yaşamı için bunların hayata geçirilmesinin elzem olduğunu vurguluyor.
Esasen inşaat teknolojileri ve mühendislikteki gelişimin “her yere bina yapılabilir” fikrini olanaklı hale getirmesinin olumluluk olduğuna dikkat çeken Sezen, afet riskleri söz konusu olduğundaysa buna mutlaka “gereklilik” şartının eklenmesine ihtiyaç olduğunu vurguluyor ve Söğütlüçeşme’deki proje sözkonusu olduğunda “108 dükkan gerekli mi” sorusunun sorulmasının öneminden bahsediyor. Sezen, proje tanıtım dokümanındaki kimi değerlendirme ve taahhütleri önemli bulduğunu söylüyor ve bunların hayata geçirilmesinin kritik olduğunu hatırlatıyor.
Panoda “Söğütlüçeşme istasyonu viyadük inşaatı ve çevre düzenleme işi” olarak adlandırılan ama firmanın verdiği Nihai Proje Tanıtım Dokümanı’nda da “Yüksek hızlı tren istasyonunda ilave peron, ray hattı, destek birimleri ve ticari alanlar” diye geçen projeye ilişkin öncelikle genel olarak ne söyleyebilirsiniz?
Tüm değerlendirmelerin ötesinde projeye baktımızda şunu görüyoruz: İhtiyaç olduğu öne sürülen ve o amaçla başlatılan projede, yüksek hızlı tren istasyon ek raylar ve onun üzerinde yer alacağı viyadük sistemiyle peron destek birimlerinin kapladığı alan 2 bin 995 metrekareyken; ticari alanlar diye tanımlanan 108 ticari alan ve kültürel alandan oluştuğu söylenen kısmın alanıysa 18 bin 941 metrekare. Şimdi her şeyden önce, hiçbir argümanı ortaya koymadan önce bile, böylesine trafik yükü olan, bir ulaşım merkezi olan bir yere; böylesi bir kalabalığın ortasına, dahası bir stadyumun olduğu bir bölgeye 108 adet ticari alan inşa edilmesi her şeyin ötesinde bir akıl dışılığı ifade ediyor. Bu cümlenin ötesinde söylenecek her şey -tabi önemli olmakla birlikte- anlamsız.
Ayrıca şunu söyleyelim; “ÇED gerekli değildir” sıfatı almış durumda bu proje ve 600 metre uzunluğunda bir ray hattı, bu ray hattı üzerinde 200 metre uzunluğunda bir peron imal edilecek.
Cazibe merkezi yaratılıyor
Buraya gelen yolcuların gerek ihtiyaçlarını, gerekse de sefer saatlerini beklerken vakit geçirmelerini sağlamak amacıyla da ticaret alanları, sosyal kültürel alanlar ve rekreasyon alanları oluşturacaktır, deniliyor proje tanıtım dosyasında ve 108 ticari alandan bahsediliyor. Fakat bu dosyada yer alan bir cümle daha var; o da şu: Bahariye, Moda, Kadıköy Çarşı… burada zaten kültürel sosyal bir faaliyet var; ama Söğütlüçeşme aynı şeyden nasibini alamıyor, o yüzden burada bu tür sosyal-kültürel etkinlikler için de bir merkez yaratmak istiyoruz… Bu dendiğinde, istasyona gelen yolcuların ihtiyacının çok ötesinde başka bir alana sokuyor bizi. Bir cazibe merkezi haline getirmeye çalışılıyor demek bu.
Ve bu hale getirmeye çalışılan; insanların bir yere gitmeye çalıştığı ve bir yerden geldiklerinde evlerine dönmeye çalıştıkları bir istasyon; bir terminal...
Tüm bunlar zaten yeterince konuşulmuş şeyler. Ulaştırma kısmı işin ve trafik yükü, vesaire…
Sizin uzmanlığınıza dönelim. Proje Tanıtım Dokümanı’nı (PTD) incelediniz, burada göze çarpan noktaları, olan ve olması gerekenleri özetleyebilir misiniz?
Şimdi burada bir viyadük var ve bu viyadük 1975-79 yılları arasında o dönemin iyi mühendislik firmaları tarafından yapılıyor. Bu projenin en başından beri kafamdaki soru buydu zaten; bir kere öncelikle mevcut viyadük güçlendirilmeli. Ama Proje Tanıtım Dosyasına bakıyorum, hiç böyle bir şey yok.
Mevcut viyadük güçlendirilmeli
Derken, yüklenici firma Fıratcan İnşaat tarafından Ağustos 2022 tarihinde yapılan bir basın açıklamasını gördüm. Bu açıklamaya göre proje kapsamında “ilk etapta ilave bir viyadük yapılacak ve aynı zamanda mevcut viyadüklerin iyileştirilmesi, deprem güvenliği açısından güçlendirilmesi ve zeminde temellerin sağlamlaştırılması çalışmaları yapılacaktır” deniyor ama proje tanıtım dosyasında mevcut viyadüğün güçlendirilmesi gibi bir şeyden bahsedilmiyor, böyle bir başlık yok. Öncelikle buna dikkat çekmek isterim.
Proje tanıtım dosyasına burası geoteknik inceleme gerektiren bir alan olduğu için bir “geoteknik bilgi raporu” konmuş. Bunun ekleri olan jeolojik sondajlara ve geoteknik etüd raporuna ulaşamadık. Ama bu geoteknik bilgi raporu gayet güzel; kısa ve net hazırlanmış.
Şimdi bu rapora göre, bu inşaat sahasına ait zemin profilinde bir yapay dolgu tabakamız var, yer yer 8-9 metreyi buluyor bunun kalınlığı… bunun altında yumuşaktan katı kıvama, çok katı kıvama değişen bir alüvyal kil tabir edilen; Kuşdili Formasyonu dediğimiz tabakalar var. Bu birimin içinde yer yer kalın mercekler halinde, böyle kalın bölgeler halinde gevşek, orta-sıkı yerleşimli alüvyal kum birimleri de var; akarsu taşımasıyla getirilen bu birimler. Malum Kurbağalıdere’nin tam ortasındayız şu an ve hani tipik “Dere yatağında nasıl yapılaşmaya izin verilir” denir ya, tam da şu an olmakta olan bu; dere yatağında ciddi bir yapılaşma oluyor.
Bu alüvyal tabakaların altında da taban kayası dediğimiz ya da mühendislik kayası dediğimiz Trakya formasyonu ismi de verilen kumtaşı, kiltaşı, silttaşı -kısaca Grovak diyoruz biz buna- bu taban kayası var.
Sıvılaşma olasılığından bahsediliyor
Şimdi biraz sonra da göreceğiz; geoteknik bilgi raporunda iki şey öneriliyor: Bu ticari alanlar, kültürel alanlar tek ya da en fazla iki katlı çelik konstrüksiyon şeklindeki bu alanların hemen altında yumuşak, orta-katı killer ve yer yer gevşek kumlar olduğu için burada doğal ve doğru olarak bir zemin ıslahı önerilmiş. Ve bunun üstüne ticari alanların olacağı binalar yerleştirilmedir, deniyor. Bu doğru bir yaklaşım. Artı viyadük ayaklarının altındaki büyük yükler de ancak taban kaya dediğimiz grovaklar tarafından taşınabileceği için burada da kazıklı bir temel sistemi öneriliyor.
Buraya kadar herşey normal, güzel, ilk ön inceleme olarak söylenecek şeyler. Biz sadece inşaat sahasını değil, o bölgeyi de düşünmeliyiz. Çünkü şöyle bir şey, hani sıvılaşma olasılığından hep bahsediyoruz. Bu alüvyal kilde beklemiyoruz, ama dediğimiz gibi bu alüvyal kilin arasına giren yer yer geçişli, bazen süreklilik de arz eden, bazen sadece kendisi olan alüvyal kumlar var. Bunlar gevşek, orta-sıkı, suya doygun, tam sıvılaşabilir dediğimiz zeminler. Ama bilgi raporunda söylendiği üzere inşaat sahasının hemen altında bu olasılık pek beklenmiyor, sıvılaşma olasılığı.
Onun dışında sıvılaşma olmasa bile killerde de, bu yüksek deprem yükleri altında, çevrimsel yumuşama dediğimiz bir olay oluyor. Bu da şu demek; kil inanılmaz mertebelerde deformasyonlar gösteriyor, korkunç deprem yükleri altında ve hem rijitliğini kaybediyor, degradasyona uğruyor; hem de mukavemetini doğal olarak yitiriyor.
Şimdi bu da ciddi bir problem yani sadece sıvılaşma kısmına yoğunlaşmamak lazım; çevrimsel yumuşamanın da bir problem olduğu vurgulanmalı. Bu bilgi raporunda da vurgulanıyor zaten.
Ancak burada şunu hatırlatmalıyız ki, çevrimsel yumuşamanın sonucunda kazıklara gelen yanal kuvvetler inanılmaz mertebelerde olabilmekte. Bu yanal kuvvetlerin nasıl dikkate alınacağı bile tam olarak formüle edilebilmiş değil, belli varsayımlara dayalı olarak modelleyebiliyoruz kazık davranışını. Detaya girmeyeceğim ama şu an biz çok iyi bir yönetmelik kullanıyor olsak bile, sahaya özgü analizlerin sonuçlarını nihai durumda yatay kuvvetleri belirlerken kullanamıyoruz, hâlâ basitleştirilmiş modeller ve tablolar kullanıyoruz özetle.
Depremlerin katastrofik özellikleri
Şimdi sıvılaşmadan bahsediyorduk yani tam inşaat sahasının altında bu olmasa bile burası bir dere yatağı ve Kurbağalıdere de yanal olarak desteklenmiş yer yer istinat yapılarıyla, yer yer belli bir eğim verilmiş şevrelerle desteklenmiş akan bir ırmak, bir dere. Deprem olması durumunda -deprem dediğimiz her zaman beklenen büyük depremi kastediyoruz- bu yapının yani dere yatağını çevreleyen ve onu sınırlandıran o yapıların göçme ihtimali çok yüksek. Onların göçmesi durumunda arkasında da sıvılaşabilen zemin tabakaları mevcut. Burada dere yatağına doğru çok ciddi bir yanal yayılma -yanal akma biçiminde yayılma- söz konusu olabilir. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi durumunda zeminlerde çatlaklar ve yer yer derin yarıklar oluşur. Bu oldu zamanında. Yani büyük depremlerin böyle bir potansiyeli var, deprem olduğunda hiç öngörülemeyen, beklenmedik, katastrofik durumlar ortaya çıkabiliyor. Burada da var bu. İnşaat sahasını da etkileyebilecek denli bir yanal yayılma hareketiyle karşılaşabiliriz bu bölgede. Kurbağalıdere ve yakın çevresinde.
Proje Tanıtım Dokümanı dışında bu konuyla ilgili başka çalışma ya da raporlarda dikkatinizi çeken neler var?
Bilgi raporundaki zemin profilini netleştirmeye çalışırsak, ’99 Gölcük Depremi’nden sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) çok güzel bir mikro bölgelendirme çalışması başlattı. Buradaki amaç afet önleme ve azaltma projesiydi. Çünkü biz ancak nerede, ne tür zemin olursa azaltabiliriz afetin, depremlerin yaratacağı riskleri, ona bakıyoruz. Bu güzel çalışmanın sonucu 2009’da bir seri rapor ve harita yayımlandı. Kamuoyunun bilgisine sunuldu. O haritalarda da benzer sonuçlar görüyoruz; yani detayına inmeyeceğim ama yine işte Kuşdili Formasyonu var. Bunlar organik, yer yer çok yüksek organik içeriye sahip, makro fosilli, kömürleşmiş bitki artıklı, gri siyah renkli killer aslen. Balçık, çamur kıvamında genelde bunlar; yani çok yüksek su muhtevalarına sahipler.
Bu bir problem; bilgi raporunda, bu biraz daha geniş açıdan değerlendirme yapılmamış.
Bir başka zemin tipi de, yine aynı şekilde alüvyal kumlar; alüvyal dediğimiz bölge. O da bahsettiğimiz gevşek, orta-sıkı kum özelliklerine sahip olup en önemli özelliği sıvılaştırma potansiyeli barındırması. Demek ki, genel olarak bu bölge için böyle zayıf bir zemin koşulundan bahsedebiliriz.
İBB haritalarında önemli alan kategorisinde
Dahası yapılan yüksek lisans çalışmalarında da buradaki sıvılaşma potansiyeli ve şimdi bahsedeceğim bu 2009'da İBB'nin yayımladığı “sıvılaşma riski haritaları”nda da, yine bu bölgede tam da -özellikle tabii denize yakın kesimlerinde olmak üzere- Söğütlüçeşme istasyonunun olduğu bölgelere oldukça yakın bölgelerde yapılan sondajlar var; o sondaj sonuçlarına göre de sıvılaşma olasılığı yüksek.
Peki, başka ne var burada? Bu yumuşak zeminlerin zemin büyütme özellikleri var. Bu da kaçınılmaz, böylesine yumuşak zeminler, deprem dalgalarının genliğini büyütüyorlar, frekans içeriğini had safhada değiştirebiliyorlar. Ve ona göre de etkilenebilecek yapı türleri de değişiyor. Burada bu söz konusu; 2-4 kat arasında, tam da istasyon bölgesinde zemin büyütme değerleri bulunmuş. İzmir, Samos depreminde olan da buydu, zemin büyütmesi Bayraklı’da ciddi hasara sebep oldu. Burası da böyle.
Fazla uzatmayayım, zaten anlaşılıyor ki, bu bölge gerçekten de sorunlu bir bölge. İşte tam da bu sorunlu bölgeyi sıfatlandırmak için yerleşime uygunluk haritalarından bahsetmemiz lazım. Çünkü imar planları da bu yerleşime uygunluk haritalarına göre şekillendiriliyor.
Şimdi bu haritalara baktığımızda, burası bir kere “önlemli alan” kategorisinde; inşaat sahasının alanı ve zaten proje tanıtım dosyasında da bundan bahsediliyor. Her tür önlemli alan kategorisine giriyor. Yani işte “sıvılaşma olabilir” şeklinde, “ağır mühendislik önlemleri gerektiren alan” kategorisinde de var; ya da yapay dolguyla temsil edilen -hani bahsettim ya- üstü en fazla 7-8 metreye kadar bir yapay bir dolgu da var inşaat sahasında- yine önem gerektiren alanlar falan.
İSKİ taşkın ihtimaline dikkat çekiyor
Proje tanıtım dosyasında yer alan bir İSKİ yazısı var. Şimdi bu Kurbağalıdere’deki ıslah çalışmalarından sonra, derenin beton bir kanal içinde alınması sebebiyle burada taşkın ihtimali artmış durumda. Dolayısıyla İSKİ bu yazısında, proje sahasında böyle bir taşkın ihtimalinden bahsederek su basman kotlarının buna göre ayarlanmasını istiyor; dilerim bu dikkate alınır.
Neticede bir cazibe alanı olarak planlanan yer aynı zamanda bir taşkın alanı. Bunu da vurgulamak lazım.
Proje tanıtım dokümanında alınacak önlemlerden bahsediliyor ama çok fazla da sorunlu başlık sayıyorsunuz. Peki risksiz bir şekilde inşa edilme ihtimali yok mu bu projenin?
Bu bölge bir dere yatağı ve önlem gerektiren bir alan ve biz ancak bu gereken önlemleri ve gereken tüm analiz ve etütleri yaparak burada güvenli bir yapı tasarlayabiliriz; tırnak içinde diyoruz: “Güvenli”. Çünkü güvenlik bize biraz da şu ana kadarki bilgi birikimimizi yansıtan, yönetmeliklerle sağlanan bir şey. Yani biz ‘98 yönetmeliğinde de güvenli yapı tasarlıyorduk. İşte 2007'de de, 2018'deki , -ki 2019'da yürürlüğe girdi- son yönetmeliğimizde de güvenli yapı tasarlıyoruz.
Bu şunu gösteriyor: Biz depremlerle ilgili ve deprem durumunda yapı davranışıyla ilgili bilgilerimizi artırdıkça, bilimsel ve pratik çalışmalar arttıkça, aslında “nasıl depreme daha dayanıklı yapı inşa ederiz” o da değişiyor. Dolayısıyla hiçbir zaman tamamen güvenli yapı inşa edebildiğimiz iddia edilemez ama mühendislik bu; elimizdeki bütün imkanlarla yapabileceğimizin en iyisini yapıyoruz değiştiriyoruz ve şu ana kadar da çok katastrofik durumlar dışında mühendislik gerçekten de başarılı sınavlar verdi; vermediği durum da çok oldu.
Bu riskleri almaya değer mi? 108 dükkan gerekli mi?
Ama soru şu: Böylesine bir dere yatağında, ki zaten dere yatağı olduğu için burada viyadüklü bir köprü yapılıyor; viyadükler üzerinde bir demir yolu geçişi sağlanıyor. Yani tam da bu yüzden böylesine bir sahada acaba bu 108 tane ticaret alanını imal etmek, inşa etmek gerçekten mantıklı mı? Ve bu bir risk yaratmayacak mı?
Yani şehir planlaması, şehircilik ve ulaştırma planlaması açısından bunun akıl dışı olduğu çok açık; ama dediğim gibi İstanbul için beklediğimiz o büyük deprem düşünüldüğünde bu akılcı bir yaklaşım mı, buraya böylesi bir cazibe merkezi inşa edilmesi?
Binaların nereye ve neden yapılacağı konusunda “gereklilik” dışında başka nasıl yaklaşımlar geliştirilebilir?
Şimdi bu noktada, bir iki kavramı aydınlatmak istiyorum şimdi “deprem tehlikesi” geçerli. Yani işte hangi noktada, kaç kilometrelik fay kırılarak… tek mi, iki parçada mı?... her durumda belli bir magnitüdte deprem üreten -ve ciddi magnitüdler bunlar- depremler olacak. Olması muhtemel bile demiyoruz, eninde sonunda olacak bir depremden bahsediyoruz. Şimdi böylesine bir şehirde yapabileceğimiz şey şu; depreme faylara gidip müdahale edemiyoruz; yani deprem tehlikesini azaltamıyoruz ama depremin yaratacağı kayıpları, hasar görebilirliği ve canlılar için de zarar görebilirliği; yani deprem tehlikesine maruz kalabilirliği azaltabiliriz. İşte bu noktada risk kavramına geliyoruz.
Bunu da kabaca şöyle anlatayım. Burada, İstanbul’da bir deprem tehlikesi var. Diyelim bu aynı deprem, aynı büyüklük ve karakterdeki bir deprem Pasifik’te ıssız bir adada olsaydı, ki oluyor sık sık ve kimse ölmüyor, niye çünkü hiçbir şey yok, yapı yok, insan yok. Yani deprem tehlikesi ile deprem riski, farklı şeyler. Deprem tehlikesini hasar görebilirlik ve zarar görebilirlik olasılığı ile kabaca matematiksel olarak çarparak deprem riskini buluyoruz. Yani demek ki, deprem tehlikesi sabitken siz yapıların hasar görebilirlik ve canlıların savunmasızlığını, zarar görebilirliğini eklediğinizde bu denkleme risk acayip artıyor. Dolayısıyla her zaman sorulması gereken soru şu: Tabii ki her türlü yapıyı yapabiliriz, yani elimizden geldiğince tabii çünkü dediğim gibi yönetmelikler de değişiyor ama buna, bu riskleri almaya değer mi? Bu sorunun cevaplanması gerekiyor.
Afet yönetimi artık iki bileşenli
Zaten bugünkü depremlerle ilgili bilgi birikimimiz ve teknolojik gelişmeler artık bize şunu gösterdi: Zeminleri tanıyoruz ve artık iş; afet yönetimi bağlamında. Afet yönetimi artık iki bileşenli olarak düşünülüyor. Uzunca yıllar boyunca afet yönetimi, deprem “esnası” ve “sonrası”ndaki afet durumunun yönetimi; yaşamı, yaşamın sürekliliğini sağlamak iken buna yeni ve belki de daha önemli bir bileşen eklendi artık: Afet riskini azaltma -buna risk sakınımı da diyoruz- bileşeni de eklendi. Ve dünyadaki, ülkelerdeki mevzuatlar buna göre yeniden şekilleniyor.
Bu afet riskinin azaltılmasının önemi o kadar büyük ki, yani şöyle düşünün; yoğun bir nüfusun tam ortasına siz; bu şehirde, büyük bir şehirde, deprem şehrinde, türlü imar değişiklikleriyle ve “ÇED gerekli değildir” gibi sıfatlarla bu tırnak içinde proje başarısını alarak, böylesine riskler yaratabilecek -insanların hem deprem anındaki tahliyesini düşünün; yani deprem ve sonrasındaki afet yönetimini düşünün- böyle bir yerde oluşabilecek büyük bir deprem sonrası… Hem de neticede bizler güvenli yapılar imal edebilsek de, dediğim gibi her depremin öngörülemez özellikleri var; öngörülemez ve şok edici durumlar oluşturabiliyor her deprem.
Böylesi bir risk yaklaşımı, koruyucu hekimlik gibi bir yaklaşıma denk düşüyor anladığım. Peki bunun kurumsal olarak toplumsal yaşama entegre edilmesine dair bir adım var mı?
Dediğimiz gibi dünyada bu afet riskinin azaltılmasına yönelik düzenlemeler var. Çünkü insanlar, bizler bunu talep ediyoruz; bizler yaşamak istiyoruz doğal olarak. Ve güvenilir şehirler istiyoruz. Sürdürülebilir bir gündelik hayat, ulaşım istiyoruz doğal olarak. Mevzuatlar da, kanunlar da hem insan bilincinin yükselmesiyle ve taleplerini bu şekilde artık ortaya koymasıyla, hem de mevcut bilgi birikimi ve teknolojiyle artık değişiyor. Ki ülkemizde de çok doğru, çok önemli adımlar atılıyor.
Mesela Türkiye Afet Risk Azaltma Planı, TARAP gibi. Ve bu TARAP’ı her il kendine göre uygulayacak ve bunun adı da İl Afet Risk Azaltma Planı, İLAP olarak geçiyor. İşte bu planlar bu ortak kaygıların ve ortak aklın ürünü aslında. Ve artık geleneksel planlama yerine yani işte imar planı, ÇED, gürültü kirliliği… bunlar zaten var. Ama artık riskleri azaltacak şekilde, risk sakınımlı, depreme duyarlı planlamalar söz konusu. İmar planlarının da bu şekilde yapılması ya da yapılacak değişikliklerin bu açıdan red ya da kabul edilmesi gerekiyor.
İstanbul Valiliği İRAP uygulamasına geçti
Nitekim İstanbul Valiliği tarafından da Aralık 2021'de İstanbul İl Afet Risk Azaltma Planı
uygulanmaya başlıyor. Bu plan, çok önemli, ilgili tüm kamu kuruluşlarına, inşaat firmalarına, denetleme firmalarına ve biz akademisyenlere aslında çok büyük bir sorumluluk yüklüyor.
Ben son kısmı bu İl Afet Risk Azaltma Planı’ndan bir cümleyle bitirmek istiyorum; çünkü aslında her şeyi biliyoruz. Bir risk nasıl azaltılır; riskler alınmalı mıdır, alınmamalı mıdır; ne riske sebep olur… her şeyi biliyoruz. Ve bu her şeyi bildiğimizi, mevzuat, yasa yazıcı tarafından da şöyle ortaya konduğu haliyle konuşmamı bitirmek istiyorum:
“Afet yönetiminin en önemli aşamalarından birisi olan risk azaltma süreci, afet ve acil durumlar oluşmadan önce; geçmiş afetlerden doğru ve yeterli biçimde elde edilen dersleri kamu kurumları, yerel yönetimler, özel ve sivil sektörlerin ve vatandaşların akademik camianın tecrübe, tavsiye ve önerilerini katılımcı ve bilimsel tartışmaya açık bir yaklaşımla elde eden bir süreçtir.
Uygulanabilirliği, sürdürülebilirliği, üretilen öneri, işleyiş ve uygulamalarla mümkün olur; değer ve önem kazanır.”
Şöyle toparlayalım; hem mahalli hem de merkezi idarelerin bakış açısı göze alınablecek risklerin neler olduğunu belirlemek şeklinde olmalıdır. Yani bir yere illa böyle bir yapı inşa edilmesi gerekiyorsa bunun yapılabileceğine karar verilebilir ama Söğütlüçeşme İstasyonu özelinde 108 adet ticari mekanın oluşturulmasının burada söz konusu olan risklerin alınmasını gerektirecek, buna değecek bir durum yok. Bu projeyle burada bir cazibe merkezi yaratılması zarar görebilirlik riskini oldukça artıran bir şey. Ve şu da açık; bu istasyona gelecek yolcuların temel ihtiyaçlarının karşılanacağı alanlar oluşturma gerekçesiyle böyle 108 ticari alan inşa edilmesi bana göre alınmaması gereken bir risktir diyorum.
Evet, teşekkürler…
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.
