Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Yükleniyor...

‘Adı olmayan sokakların şehri’

Depremin 1000. gününde şehrin artık bir hafızası yok. Eski sokaklarını bulamayanlar ve yıllardır yaşadıkları şehirde kaybolanlar günlük rutinin parçası. Yaşam, 21 metrekarelik konteynerlerde devam ederken gelecek belirsiz.

Fotoğraflar: Özkan Öztaş

Özkan Öztaş

Yayın Tarihi: 01.11.2025 , 12:42 Güncelleme Tarihi: 30.12.2025 , 23:01

Piyanist filmindeki sahneyi hatırlıyor musun? Hani piyanist yıkılmış kentin ortasında tek başına savaşın yıktığı kentte yapayalnız ağlayarak yürüyordu. İşte, Saray Caddesi’nden geçerken depremden sonra hissettiğim de buydu.

Alper Şener, depremin hemen ardından yıkılan kentin duygusunu bu sözlerle anlatıyor. Garip olan şey şu ki, bu benzetmenin farklı isimlerle yaptığımız mülakatlarda tekrar edilmiş olması.

Yıkılmış şehirler, dumanı tüten evlerin umut verdiği fotoğraflar da olmuş tarihte. Mesela 1848 Devrimleri'ni anlatan ressamların imgelerinde barikatların ardında tüten dumanlar ve pencerelerinden çıkan alevlerle Paris ya da Berlin bir yıkım görüntüsüne sahiptir.

Ama umut verir bakana.

1905 ya da 1917 devrimlerinde Rusya’da emekçiler kralın tahtını sallarken de öyledir. Ya da Ahmet Ziya Akbulut’un Mustafa Kemal’in İzmir’e girişini resmettiği tablosunda da bir yanda umutla gülümseyen insanlar diğer yanda dumanı tüten yıkılmış bir şehir vardır.

Çelişki değildir bir yanıyla. Bu örneklerdeki yıkımda bir umut da vardır. Çünkü yıkıma eşlik eden bir kurucu irade yansır tuvallere.

Ama ne 6 Şubat’ta ne de depremden 1000 gün sonra Hatay’da kente bakan bir insanın duygusunda bu umut yer almıyor ne yazık ki.

Alper Şener bu manada kentin hafızasını diri tutuyor. Kendisi radyo televizyon bölümü mezunu. Yani üniversite yıllarından bugüne bir elinde hep kamera olmuş. “'Kentin hafızasını kaydedeyim' dedim. Geleceğe miras olsun diye ne varsa kaydettim” diye anlatıyor bunları.

1930’lu yıllardaki eski Hatay fotoğraflarını anlatırken gözlerinin içi parlıyor. “Böyle kayıtlarımız olsun diye her şeyi kaydettim” diyor.

Şimdiyse insanların geçmişi andıkları bir hafıza mekânı hâline gelmiş durumda bu kayıtlar.

Alper Şener’i sosyal medya hesabından paylaştığı ve deprem öncesiyle bugün arasında farkı gösterdiği video kayıtlarıyla tanıyoruz.

Anlatırken şöyle diyor:

Yakınlarımızı toprağa gömdük. Şanslı olanlarımızın mezar yerleri var. Peki bu koca şehri nereye gömeceğiz? Bu fotoğraflara bakan herkes koca kentin yasını tutuyor.

Normalde hayali belgesel yapmaktı.

Ama olmadı.

6 Şubat depreminden sonra belgeselin ana kahramanı olan kent, sahneyi terk etmişti.

Alper Şener

'Bizim oranın eski görüntüsü var mı?'

Şener sürekli bu soruyla karşılaştığından söz ediyor. Herkes mahallesinin sokağının eski görüntüsünü arıyor. Zira şehirde yükselen yeni yapılar, yeniden yapılan sokaklar ve binalar geçmişin hafızasını da siliyor.

Artık o eski Hatay yalnızca fotoğraflarda bir detay. “Hiçbir şey kalmadı” diyor.

Kentin hafızasını anlatmak için yola koyulduğu öykü artık depremin hafızasına dönüşmüş durumda: “Biliyorum burada hayat bir gün yeniden başlayacak. İşte o zaman onu da kaydedeceğim. Belki bundan 50 yıl sonra gelip geçen insanlar öncesini, depremi ve sonrasını anlama imkânı bulacak.”

Depremden 1000 gün sonra kente bakınca bunu tahmin etmemiştim diyor Şener:

Ben depremden sonra ayakta kalan binalarla yeniden kurulur bu şehir diye düşünmüştüm. Ama eskiye dair hiçbir şey kalmadı ayakta olanları da yıktılar. Şimdi annemi götürürken bak burası bizim evin orasıydı diyorum. Ama bulamıyor. Kalan sağlam binayı da yıktılar, dikili ağacı da söktüler. Kentin hafızası yok oldu.

Deprem bölgesinde yaşayan herkes kentin yabancısı artık .

“Tesadüfen sökülmemiş bazı ağaçlar, sanırım, eskiyi bize hatırlatan tek şey onlar. Arkadaşlarımızla eskisi gibi yürüyecek bir sokağımız yok hâlâ” diyor.

Alper Şener’in anlattıkları Cemal Süreya’nın dizesini anımsatıyor: 

“Bir yere geldik ki, hiçbir sokağın adı yok.”

Şimdilerde yenileri yapılıyor evlerin. Ama neredeyse tamamı daha önce kimsenin yaşamadığı mahallelerde. Şehir merkezi hâlâ koca bir şantiye.

“Nereye gidersem gideyim aynı evler. Aynı renkte ve aynı biçimde olan evler. Kenti şehrimizde farklı bir yere göç etmişiz gibi hissediyor insan” diyor. Ve duraklıyor… “Sanırım alışmayacağız.”

Şehirde başınızı çevirdiğiniz herhangi bir yerde şantiye manzarası devam ediyor. Silinen hafızasının üstüne bina edilen yapılar insanların bellediğinde silinenleri temsil ediyor.

Şehrin artık rengi yok

Cemile ve Zekiye Mustafa Kemal Üniversitesi öğrencileri. Biri depreme Hatay’da diğeri memleketi Mardin’de yakalanmış.

“Mardin’de de ciddi hissedildi. Malum Diyarbakır’ın hemen dibindeyiz” diye anlatıyor.

Şehirde bundan 1000 gün önce eğitim öğretim durunca uzun süre gelememişler. Biri Mardin’de diğeri Reyhanlı’da gün saymışlar, normale döneriz diye.

“Şimdi şehrin rengi yok” diye anlatıyor Cemile.

“Her yer birbirine benziyor. Hangi sokağı dönsen yine başa geliyor gibisin. Mesela kimseye nasılsın diyemiyorum. Soruya verdikleri cevap havada kalıyor” diyor anlatırken.

Artık bu şehirde her şey şantiyeler, kum ocakları için var sanki. Mesela bir yerden bir yere gitmek için otobüs bile yok. Hocalar da boş verdi biliyor musun? Boşluğa düştü birçoğu. Depremden sonra şehre dönmeyen hocalarımız oldu. Buradakiler de gitmek istiyor.

Başka hikâyeler de var elbet. İnatla kalan ve yaraları sararken öğrencilerini bırakmayan. Ama eskisinden daha zor. “Bir öğretmenim güldü. Burada yaşamak sanki bir vatan savunmasına benziyor. Çok zor diyor” sözleriyle yaşananları anlatmaya çalışıyorlar.

“Çoğu öğrenci Hatay’ı ekonomik olduğu için de tercih ederdi. Hiçbir öğrenci aç kalmamıştır burada. Ama depremden sonra elimizi yıkamak için bile su satın alıyoruz artık” diyor.

'Çok büyük bir şey oldu diyorum şehre bakınca'

Yeliz Güzel, aradan geçen zamanı hüzünle anlatıyor. Yutkunuyor. Bazen gözlerinde umut bazen öfkenin izleri beliriyor.

“O günler aklıma geldikçe bu şehirden kaçmak istedim. Ama uzaklaştığımda da mutlu olamadım. Her seferinde bir bahane bulup geri geldim” diyor.

“Enkazdan çıkanların gözyaşlarındaki çamuru gördüm” derken sesi titriyor. “Ama dönüp dolaşıp yine buraya geldim” diye ekliyor.

Birçok şeyin değiştiğini söylüyor. “Belki de ölümle yüz yüze gelmek değiştirdi tüm duygularımızı. Artık hiçbir şeye tahammülümüz kalmadı” diyor.

Kızımı otogara bıraktım. Kestirmeden merkeze geçeyim dedim. 20 yıldır bu şehirde araba kullanırım. Ama inanır mısınız yolumu bulamadım. Şehir tamamen silinmiş.

Kentin tamamı bir hafıza kaybı yaşamış adeta. “Çok büyük bir şey olmuş diyorum şehre bakınca.”

Sonrası malum. 1000 gün sonra güneş açınca şantiye tozu, yağmur yağınca çamur.

Yeliz Güzel

Bir kutunun içi

Melda Çınarlı konteyner kentte yaşıyor. 20 metrekarede.

Yüzünde sürekli bir tebessüm. “Kahve içeriz değil mi” diyor. Kaynatıyor küçük ocağında cezvede kahveyi. Dışarıda deli gibi bir yağmur var. Yanımdaki bir başka depremzede “Melda sizin konteyner akmıyor mu?” diye soruyor.

Yağmurda konteyner “kutusu” akmayanlar şanslı sayılıyor. Melda bir yandan süvari bardaklarda Hatay’ın acı kahvesini doldururken diğer yandan pencere kenarlarına nasıl silikon çekip yağmurun girmesini engellediklerini anlatıyor.

İçeride bir de depremde evden kaçarken yanına aldığı kafesteki muhabbet kuşu. Yağmur seslerine karışan sesiyle birlikte kahvelerimizi yudumluyoruz. 

Depremin ilk günlerinde ikametgâh sorunu yaşadıkları için çadır verilmemiş. “Sırada bekledik bir çadırda kalmak için. Sonra bu konteyner işte. Alıştık biraz” diyor.

Şehirde her şey konteynerler ile sürdürülmeye çalışıyor. Yan yana getirilen 3-4 konteyner bir Aile Sağlığı Merkezi oluyor. Tepesine geçirilen derme çatma eşyalar ise hastaların bekleme alanı. 

Çadırkent ya da konteyner olunca ömrümün sonuna kadar kalırım demiş Melda. “Çünkü en azından deprem olsa sıkıntı olmaz” diye düşünmüş. Hatay’dan gidememiş. “Yanımda tanıdığım insanlar olunca kendimi güvende hissettim. Biraz da alıştım artık buradaki sorunlara” diyor.

Söz konusu çözülemeyen sorunlara gelince “Alıştık artık. Kendimiz çözemiyorsak çözülmüyor zaten” diye anlatıyor.

Her şeye ama her şeye gülerek yanıt veriyor Melda. Gözlerinin içinde umut var. 

Konteyner kentin neşesiyim ben. Komşular beni çağırıyor canı sıkılınca gülüyoruz. Başka nasıl dayanır insan.

Komşu deyince de duruyor.

Sahi. Onca şeyden sonra neye komşu diyebiliriz diye düşünüyoruz.

Melda Çınarlı hayatının önemli bir kısmının geçtiği konteynerde. Mutfak ile oturma yeri (salon diyemiyorum) aynı yerde. Fotoğrafı çekebilmek için birazcık uzaklaştırmak zorunda kalıyorum kendisinden. Küçük kutuda yaptığı kahvenin kokusu her yeri sarıyor hemen. Dışarda yağmur var. Konteyneri akmadığı için şanslı olanlardan.

21 metrekarede halk sağlığı

Dr. Servet Alkan Armutlu Mahallesi’nde bir konteyner içinde hekimlik hizmeti vermeye devam ediyor. Bir yandan da halkın sağlığı için mücadele ediyor. Hatay Tabip Odası yönetim kurulu üyesi.

Mücadelesi depremin ilk günü başlamış. Şimdi 1000. gününde.

“Gidenleri yargılama şansım yok. Haklı nedenleri var. Ama ayrılmayı düşünmedik. Burada kalıp devam ettik” diyor.

Depremin ilk başında çadırda şimdi konteynerdeyiz. Değişen bir şey olmadı. Dünya kadar inşaat yapıldı ama aile sağlığı merkezlerine öncelik verilmedi. Mesela burada hastaların bekleme yeri yok. Derme çatma bir şey yaptık burada kendi çabamızla. 56 tane aile sağlığı yıkıldı ama yerine sadece 3 tane yapıldı.

Dr. Servet Alkan, sığmaya çalıştığı konteynerde Aile Sağlığı Merkezi'nde görev yapıyor. Havalar soğudukça "kapısını" çalan da artıyor. ASM şantiyelerin tam ortasında Armutlu'da. 

Üstelik ne Bakanlık ne İl Sağlık Müdürlüğü sürece bir yanıt veriyor. Hekimler onca belirsizliğin arasında bir yol bulmaya çalışıyor.

21 metrekareye sıkışıp kalan Hataylılar, şantiyenin tam ortasında sağlık hizmeti almaya çalışıyor. “Biz yine şanslıyız diğer ASM’lerin durumu daha da kötü.”

Depremden sonra hastaneler yapılıyor ama doktorların kalacak yeri yok. Mecburi hizmetini tamamlayan gitmek istiyor hâliyle. Böyle olunca da Servet Alkan “Burada bir sağlık hafızası oluşamıyor her şey gelip geçici oluyor” diye anlatıyor bunları.

Ama bizi en çok yoran şey hâlâ burada bir sürü şeylerin mevzuata göre ilerliyor oluşu. Mesela aile sağlığı merkezlerine göre bize kayıtlı hastalar olması lazım. Gruplama sistemleri var. Ama bana kayıtlı hasta şu an Ankara’da, köyünde mi, Mersin’de mi nerede bilemiyorsun ki. Deprem bölgesinde sanki İstanbul gibi Ankara gibi her şey rahat çalışıyor sanıyorlar. Hâlâ burada bir mahalle varmış gibi aile sayısı üzerinden hayat eskisi gibi devam ediyormuş gibi çalışıyorlar.

Depremden 1000 gün sonra birçok şey hâlâ olduğu yerde duruyor. Kaybolan şehrin içinde insanlar hayatlarını kurmaya yeni bir yol bulmaya çalışıyorlar.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.