Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Açığa alınan ODTÜ'lü araştırma görevlileri: Haklarımızın önüne çekilen seti parçalamak zorundayız

Açığa alınan ODTÜ’lü araştırma görevlileri Sibel Bekiroğlu ve Mehmet Mutlu yaşadıkları süreci ve beklentilerini anlattı, 'ODTÜ’de yaşananlarla iktidarın politikaları arasında sıkı bir bağ var' dedi.

Haber Merkezi

Yayın Tarihi: 04.08.2022 , 17:48 Güncelleme Tarihi: 22.01.2025 , 10:54

ODTÜ’lü araştırma görevlileri Sibel Bekiroğlu ve Mehmet Mutlu rektörlük tarafından hukuksuz bir şekilde açığa alınmıştı. Bekiroğlu ve Mutlu bu süreçte yaşadıklarını, mücadelelerini, akademi ve kamuoyundan beklentilerini soL'a anlattı. 

Hukuksuzluğa karşı mücadele edeceklerini söyleyen araştırma görevlileri, "Bütün bu zorbalıkların, baskıların ve keyfiliğin karşısında, öğrencilerimizin ve eğitim emekçilerinin yanındayız" diyor.

'Açığa alındığımızı imzasız bir kağıttan öğrendik, hâlâ da resmi yazı yok'

Şimdiye kadar yaşadığınız süreçten, karşılaştığınız haksızlıklardan ve rektörlüğün size yönelik tutumundan bahsedebilir misiniz?

Sibel Bekiroğlu: Bizler Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde görevli iki araştırma görevlisiyiz. Ben Sosyoloji Bölümünde yaklaşık 8 yıldır görev yapıyorum ve aynı bölümde doktora programındaki çalışmalarıma devam etmekteyim. Mehmet Mutlu ise yaklaşık 10 yıldır Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde araştırma görevlisi ve aynı bölümde doktora çalışmalarına devam ediyor. Mehmet ile birlikte Haziran ayında açığa alındığımızı “imzasız, tarihsiz, hitapsız” bir A4 kağıdını elimize tutuşturmaları üzerinden öğrendik. Altına imza atmaktan kaçındıkları karardan, idari amirimiz konumunda olan Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürünün ve bölümlerimizin dahi haberleri yoktu ve hâlâ bölümlere ulaşmış resmi bir yazı bulunmamakta. Açığa alınma sürecindeki hukuksuzluk sadece tebliğ aşamasında da kalmadı elbette. Kararın tebellüğ edildiği andan itibaren biz “neden açığa alındığımızı” bir taraftan resmi yollar kullanarak diğer taraftan bizzat bedenlerimizle rektörlük önünde sorularımıza cevap verecek bir makam arayarak öğrenmeye çalıştık. Dilekçeler verildi, görüşme talepleri iletildi. Fakat ODTÜ rektörlüğü, bize tebliğ ettiği A4 kağıdında olduğu gibi sorduğumuz soruları cevaplamak yerine kenarlarından dolaşarak kaçak dövüşmeyi tercih etti.

'Öğrencilerin, eğitim ve bilim emekçilerinin sesi kısılmaya çalışılıyor'

Israrla talep ettiğimiz soruşturma dosyasıyla ilgili bize rektörlük tarafından iletilen tek evrak, rektör yardımcısı Tülin Gençöz’ün imzasının bulunduğu yazı. Tedbiren açığa alma kararının, hakkımızda Nisan ayında açılan bir ceza davasına dayandırıldığı belirtiliyor bu evrakta. Fakat burada da üniversitenin çalışanı lehine kullanması gereken takdir yetkisinin YÖK ve emniyetten gelen yazılara dayandırılarak es geçildiğini görüyoruz. Örneğin biz bu süreç içerisinde, bağlı bulunduğumuz birimler üzerinden yurtdışı ve yurtiçi görevlendirme talebinde bulunmuştuk. Ben saha çalışmamı tekrarlamak ve davet edildiğim bir kongrede sunum yapmak üzere yurtiçi görevlendirme talebinde, Mehmet de kendi araştırması için daha erken bir zamanda yurtdışı görevlendirme talebi başvurusunda bulundu. Rektörlük makamı, taleplerimize "uygun görülmemiştir" şeklinde aslında bir cevap olmayan, sadece çalışmalarımızı engellemeye yönelik bir tutum aldı. Bize hiçbir gerekçe sunmadan, sadece "uygun görülmemiştir" yazısı geldi. Bilgi edinme hakkımı kullanarak Rektörlük makamından bunun gerekçesini talep ettim. Rektörlük bu dilekçemle ilgili yanıtı açığa alındığım gün gönderdi. ODTÜ Rektörlüğü açıkça üniversiteyi dışarıdan aldığı talimatlar ile yönettiğini yani yönet(e)mediğini söylüyor. Bu durum, akademik özerklik denilen temel prensiplerin bile ihlal edildiği AKP’nin yeni üniversite modelinin örneklerinden biri sadece. Pek çok üniversiteden, öğrencilerin, eğitim ve bilim emekçilerinin sesinin kısılmaya çalışıldığını, öğrencilerin hakları olan mezuniyetlerin büyük bir korkuyla hukuksuzca ellerinden alındığını, vakıf üniversitesindeki meslektaşlarımıza reva görülen pespaye uygulamaların haberlerini alıyoruz. Başından itibaren söylediğimiz şey şu: Bütün bu zorbalıkların, baskıların ve keyfiliğin karşısında, öğrencilerimizin ve eğitim emekçilerinin yanındayız.

'Yargı ve idare eliyle fiilen cezalandırmaya dönüşen bir süreç'

Mehmet Mutlu: Sibel hikayemizi zaten anlattı, ben de şöyle özetleyebilirim: Önce pespaye bir gerekçe yaratıldı, sonra da bu gerekçe kullanılarak yargı ve idare eliyle fiilen cezalandırmaya dönüşen bir süreç devam ediyor. Aslında başka örneklerden oldukça tanıdık, tipik bir AKP Türkiyesi hikayesi! 

Sibel ve ben, 10 Eylül 2021 sabahı, aralarında ODTÜ, Boğaziçi ve Ankara Üniversitesi öğrencilerinin de bulunduğu bir grupla birlikte evlerimizden gözaltına alındık. Devamında ise Nisan 2022’de hakkımızda bu soruşturmayı esas alan ağır ceza davaları açıldı. Gözaltına alınmamız ve devamında “silahlı terör örgütü üyeliği” gibi oldukça ağır bir iddiayla yargılanmamızın tek gerekçesi, ODTÜ kampüsüne eylem amacıyla girenlere yardımcı olduğumuz biçimindeki mesnetsiz bir gizli tanık ifadesi. Hem soruşturma aşamasında hem de devam eden yargılamanın başından itibaren, bu iddiaların asılsızlığını kanıtlayacak delil ve kayıtlara bizzat işaret etmemize, bunları talep etmemize rağmen sanki yargılamanın kasıtla uzatılması amaçlanıyor ve bu yargılama nedeniyle açığa alınmamız örneğinde olduğu gibi bunun aleyhimize kullanılmaya devam edilmesi isteniyormuşcasına hukuki ve idari süreçler uzatılıyor, sürekli aleyhimize olan tercihler kullanılıyor. 

Söylediğim gibi yargılama da benzer biçimde devam ediyor. Sibel’in ilk duruşmasında, mahkeme zaten elinde olan delillerin ilgili kurumlardan tekrar istenmesine ve zaten birkaç kez ifade vermiş olan gizli tanığın tekrar dinlenmesine karar verdi. Benim farklı bir mahkemede görülen davamda ise bizi en hızlı yoldan aklayacak delillerin ilgili kurumlardan istemesini talep etmemize rağmen bu gerekçe gösterilmeden reddedildi. Bu kararla aslında sadece bizi zor durumda bırakmıyor, yargılamanın kamuya maliyetini de arttırıyor.  

'Rektörlükten haftalarca yanıt alamadık'

Rektörlüğün bize yönelik tutumunu, muhatapsız bırakmak olarak özetleyebilirim. İlk günden itibaren hukuki ve meşru yolları kullanarak, bunun idari bir karar olduğunu, dolayısıyla bu kararı alan ve üstelik özerk hareket etme hak ve yetkisine sahip bir kurumun yöneticilerinin takdir yetkilerini lehimize kullanarak kararı aldıkları gibi iptal de edebileceklerini söyledik. Bu taleple Rektörlük binası önünde üç hafta boyunca bekledik ve kararın kurum içinde iptali talepli bir dilekçe verdik. Bekleyişimiz sırasında herhangi bir yanıt alamadık. Yaklaşık iki ay önce verdiğimiz dilekçeye ise birkaç gün önce usulen yazılmış, talebimizi konu etmeyen, sadece mevzuattan alıntılar yapan bir yanıt geldi. 

'Öğrenciler hakkında disiplin soruşturması başlatıldı, arkadaşlarımız tehdit edildi'

Rektörlüğün bize yönelik tutumunun bir diğer boyutu da mesleki ve gündelik hayatımızı, kampüsteki akademik ve sosyal olanaklardan yararlanmamızı zorlaştıracak kampüse araçla girişimizin, hatta amiyane tabirle sonradan çark etseler de yaya olarak girişimizin, engellenmesi gibi, üstelik yazılı olmayan kararları uygulamaya tenezzül etmeleri oldu. 

Bir de yalnızlaştırma, bize destek olan öğrenciler ile çalışma arkadaşlarımızın gözünü korkutma girişimleri var! Bize destek olan öğrenciler hakkında disiplin soruşturmaları başlatıldı, üstelik bu soruşturmalarda psikolojik şiddete varan daha önce ODTÜ’de örneği görülmemiş zorbalıklar yaşandı. Çalışma arkadaşlarımıza da görevlerinin değiştirilmesi, lojmandan çıkarma gibi çeşitli tehditlerle gözdağı verilmeye çalışılıyor.   

'Baştan beri bu hukuksuzluğu karşımıza aldık'

Sizin bu haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı tepkiniz ne oldu? Mücadele sürecinizi ve gelinen son noktada mücadelenize nasıl devam etmeyi planladığınızı bizlerle paylaşabilir misiniz?

S.B: Mehmet ve ben, başından itibaren haklılığımızdan gelen dik duruşumuzla bizlere yaşatılan ve adeta bir cezaya dönüşmüş olan bu hukuksuzluğu karşımıza aldık ve 20 Haziran’da ODTÜ bileşenlerinin yaptığı bir basın açıklaması sonrasında ODTÜ Rektörlüğü önünde bir nöbet eylemine başladık. İki hafta boyunca neden açığa alındığımızı sorduk ve işlerimize iademizi istedik. Başında bir itiraz alanı olarak kurulan rektörlük önündeki nöbet alanı, öğrencilerimizin, meslektaşlarımızın, ODTÜ emekçilerinin orayı bir üretim mekanına dönüştürmesi ile şenlikli bir alan haline geldi. Okuma atölyelerinden, açık derslere farklı etkinlikler gerçekleştirdik. Yani kısacası altı doldurulmayan bir “umutlu olmak” dileğinden, umut olmayı denedik.

1 Temmuz'da 10 günlük nöbet eylemimizi, muhatap alabileceğimiz özerk bir yönetimin bulunmayışı nedeniyle farklı bir formatta sürdürmeye karar verdik. Nöbet eyleminin başından itibaren beşincisini gerçekleştirdiğimiz açık derslerimize her hafta farklı bir konu ve konuklarla devam ediyoruz. Benim hakkımda açılan ceza davasının ilk duruşması geçtiğimiz ay Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü ve mahkeme, ortada gün gibi kendini gösteren hukuksuzluğu devam ettirme kararı aldı. Bir sonraki duruşma 8 Aralık 2022 saat 14.20'ye bırakıldı. Mehmet’in ilk duruşması ise 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 22 Eylül 2022 saat 09.15'te olacak. Tüm duyarlı kamuoyunu duruşmalarımıza bekliyoruz. 

'Sorumluları teşhir etmeye çalışıyoruz'

M.M: İlk günden itibaren hem hukuki hem de meşru araçları kullanarak yaşanan keyfiliğe, haksızlığa son vermeye, sorumluları teşhir etmeye çalışıyoruz. Bunu yapmaya devam edeceğiz. Her hafta Rektörlük önünde gerçekleşen Açık dersler bunun en düzenli ve görünür biçimi. Açığa alındığımız ilk günden bugüne hem biz iradi kararlar aldık hem de hikâye kendi yolunu buldu. Açığa alınmamız gündeminin ve tepkilerin halen sıcak olduğunu, hatta gün geçtikçe tepkilerin başka gündemlerle de birleşerek daha fazla görünür olduğunu düşünüyorum. 

'Bu durumun altında yatan politik zeminin varlığından söz etmek zorundayız'

Sizin açığa alınma süreciniz aslında rektörlüğün ODTÜ’nün toplumcu geleneğine dönük saldırılarının bir parçası olarak görülebilir. Yakın dönemde Devrim Stadyumu’ndaki geleneksel mezuniyet töreninin iptal edilmesi, rektörlüğün çeşitli eylemlere katılan öğrencileri fişlemesi, açılan soruşturmalar, Onur Yürüyüşü’ne yönelik polis müdahalesi gibi birçok uygulamaya imza atıldı. Sizce bu yaşananlarla iktidarın ülke genelindeki politikaları arasında bir paralellik var mı? 

S.B: Kesinlikle var. Bizlere, öğrencilerimize yaşatılan bu keyfilik ve hoyratlık her ne kadar kurumlardaki kişilerin şahsi iradeleri ile gerçekleştiği görüntüsü verse de bunun altında yatan politik bir zeminin varlığından söz etmek zorundayız. Bu zemin, sizin de bahsettiğiniz gibi siyasi iktidarın ülke genelindeki politikalarının da arka planını oluşturuyor. Toplumun tüm kesimlerine sallanan sopanın gölgesi, kadınlar, öğrenciler, emekçiler, Kürtler, LGBTİ+lar, basın emekçileri, doğa, üniversiteler ve adını sayamadığım pek çok kesim üzerine düşmüş durumda. Biz nöbet eylemine başlamadan kısa süre önce Gezi davasında karar çıkmış, hocalarımız hapishanelerde tutsak edilmişti. Nöbet eyleminden TMMOB önüne Gezi tutsakları için tutulan Adalet Nöbeti’nin 60.gününe direncimizi taşımıştık. Görevden alınmamızın kararlaştırıldığı tarih olan 9 Haziran 2022’den bir gün sonra ODTÜ’de yapılan geleneksel Onur Yürüyüşüne polis saldırmış ve pek çok öğrencimiz gözlerimizin önünde işkenceyle gözaltına alınmıştı.

Biz açığa alınmamızdan bu yana kayıtlara geçen 65 kadın erkekler tarafından katledildi. Kurye çalışanlarından fabrika işçilerine memleketin her yerinden sesler yükseliyor. Bütün bu hoyratlığın altında yatan politik zemin iki yönlü işliyor. İlk olarak, usulsüz karar ve uygulamalar, sırtını iktidara yaslamış yöneticilerin bireysel tutumlarından ziyade onları maşa olarak kullanan yönetim aklının verdiği emirler olduğunu biliyoruz. “Siz gidin, hukuk arkanızdan gelir” ifadeleriyle açık ettikleri anlayış tam da bu hukuksuzluğun, bu keyfiliğin üzerinde yükseliyor. Bu durum, Giorgio Agamben’in hukukun askıya alındığı istisna hali tanımlamasında anlatılanın günümüz Türkiye’sinde kendini göstermeye başladığının bir göstergesi olarak okunabilir. Yasasızlık ve boşluk hali giderek normalleşirken yönetici erk ve onların kurumlardaki atanmış temsilcileri bu “halin” devamını sağlamak adına bizim durumumuzda olduğu gibi türlü usulsüzlüklere başvurmaktadır. Bizim “otoriter zorbalık” olarak adlandırdığımız bu durum, hukukun ya sonradan ya da hiç gelmediği böyle bir akla sahiptir. Bu politik zeminin bir diğer görünümü ise şimdinin atanmış yöneticilerinin “bir gün devranın döneceğine” olan korkularıdır. Öğrencisine polis eliyle şiddet uyguladıktan sonra atanmış yöneticileri saran bu korku, onları mezunlarının önüne çıkma cesaretinden de alıkoyar. Eskinin savcı ve hakimlerinin bugünün sanıkları olduğunu görenler elbette bugünün erk sahiplerinin yarının sanıkları olacağı öngörüsünü bir korku olarak sırtlarında taşırlar. ODTÜ yönetimi gibi tüm atanmışlar, bir gün duvar yıkılırsa altında onların kalacağı bildikleri için bu korkuyla aldıkları tüm kararlarda imza atmaktan imtina ederler. Buradan tüm yöneticilere imza atabilme cesareti diliyorum.

'ODTÜ’de yaşananlarla iktidarın politikaları arasında sıkı ve doğrudan bir bağ'

M.M: Ben de ODTÜ’de ya da diğer üniversitelerde yaşananlar ile iktidarın politikaları arasında sıkı ve doğrudan bir bağ olduğunu düşünüyorum. Saray, hem politik hem iktisadi anlamlarıyla, kendi suretinde bir akademi yaratmak istiyor. Ama önlerinde bir sorun var! ODTÜ öğrencileri “Verşan Kök ODTÜ’ye Rektör olamaz!” ya da Boğaziçi Üniversitesi emekçileri ve öğrencileri “Melih Bulu ya da Naci İnci Boğaziçi’ne Rektör olamaz!” diyor ya... Bence iktidarın yeterince erozyona uğramış haliyle dahi üniversiteleri denetim altına almasının ya da atanmışların bu kurumlara kolaylıkla rektör olmasının mümkün olmadığını artık kendileri de kabul ediyor. Artık ancak atanmışların Rektör olabileceği üniversiteler yaratmaya çabalıyorlar. Haliyle bu üniversitede muhalif eğitim ve bilim emekçileri ile itiraz eden öğrencilere yer bırakmamaya çalışıyorlar. Sibel söyledi ama tekrar edeceğim, yaşadıklarımız neoliberal otoriterliğin üniversitelere bir kez daha hücumudur! Defalarca söyledik ama burada da bir kez daha hatırlatalım: Biz bunun akademide kesintisiz olarak devam eden tasfiyenin yeni bir dalgasının başlangıcı olduğunu düşünüyoruz.  

'Memleketten çürük kokusu yayılıyor, birleşmekten gayrı bir çaremiz yok'

Son olarak ODTÜ bileşenlerine ve kamuoyuna iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?

S.B: Sadece ODTÜ ile sınırlamayayım ben mesajımı. Başından itibaren söylediğimiz şey şuydu: Hikayemiz de mücadelemiz de ortak! Karl Marx’a atıfla anlatılanın ve direnişin ortak hikayemiz olduğunu savunduk. Mesele ne bizim iki araştırma görevlisi olarak basit bir işlemmiş gibi hukuksuzca açığa alınmamızdı ne de özellikle Rektörlük eliyle maruz bırakıldığımız açığa alınmamızdan bu yana yaşadığımız haksız uygulamalardı. Memleketin her yerinden bir çürük kokusu yayılıyor ve istisnasız hepimizin üstüne yapışıyor bu koku. Düzenin çürümüşlüğü adeta bir baraj gibi özgürlüklerimizin ve hatta en temel haklarımızın önüne set çekmiş durumda. Birlikte aynı yere vurarak bu seti parçalamak; kıramasak bile bizden sonrakilerin işini kolaylaştıracak bir iz bırakmak hepimizin sorumluluğu. Topyekûn bir saldırı karşısında birleşmekten gayrı bir çaremiz yok.  

'ODTÜ sadece bir kurum değil, daha çok bir sembol ve her yerde karşılığı var'

M.M: ODTÜ sadece bir kurum değil, daha çok bir gelenek ve sembol. Elbette ODTÜ Türkiye’nin merkezi değil ancak bu sembolün memleketin her yerinde karşılığı olduğunu, tıpkı Boğaziçi gibi herkeste umut yaratabildiğini düşünüyorum. Örneğin, Erdoğan’ın 2012 yılında ODTÜ’ye gelişi nedeniyle gerçekleşen protestolarda çekilmiş bir fotoğrafı hatırlıyorum, birçok kişinin de hatırladığını biliyorum: Karanlığı aydınlatan ateşin ışığında beliren zafer işareti yapan bir siluet. Bu güçlü simgenin, "ODTÜ Ayakta" eylemlerinin hemen sonrasında memlekette yaşanan her itirazda bir oranda payı olduğunu düşünüyorum. Yani ODTÜ’de ve başka üniversitelerde bir ışık yandığında çok kişiye umut oluyor. Dolayısıyla bu da hem eğitim ve bilim emekçilerine hem de öğrencilere yani aydınlara itiraz etme ve eyleme sorumluluğu yüklüyor. Boğaziçili hocalarımız ve öğrenciler, bu sorumluluğun gereğini ısrarlı itirazlarıyla devam ettiriyor. ODTÜlülerin de ilerleyen günlerde bugüne kadar yaptıklarından daha fazlasını yapacağına inanıyorum.  

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.