Sayfa yolu
ABD'nin Körfez'deki 'güvenlik şemsiyesi' çatırdıyor: Bölge ülkelerinde yeni savaş korkusu, yeni ittifak arayışları
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Dış Haberler
Yayın Tarihi: 02.11.2026 , 12:24
Ortadoğu'da ABD ve İsrail'in başını çekeceği savaş ihtimali yeniden gündemdeyken Bahreyn'in başkenti Manama'da düzenlenen 22. Manama Diyaloğu, Körfez ülkelerinin içinde bulunduğu açmazı gözler önüne serdi.
30 Ekim-1 Kasım tarihlerinde Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) tarafından düzenlenen toplantıda, ABD ile İran arasında yeni bir savaş ihtimaline ilişkin endişeler öne çıktı.
Körfez ülkelerinin ortak mesajı, yeni bir savaş istemedikleri yönündeydi. Ancak toplantı boyunca dile getirilen diplomasi çağrılarının yanında, ABD yönetimini olası bir askeri tırmanıştan vazgeçirebilecek ortak bir siyasi tutumun ortaya konulamaması dikkat çekti.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı'nın diplomatik danışmanı Enver Gargaş, ülkesinin bölgede yeni bir askeri çatışma istemediğini, diplomatik ve siyasi bir çözümden yana olduğunu söyledi. Gargaş, buna karşın BAE'nin olası bir tırmanışa karşı hazırlıklı olduğunu da belirtti.
ABD ile İran arasındaki pozisyonların birbirinden oldukça uzak olduğunu söyleyen Gargaş, askeri çözümün mevcut krizi daha da karmaşık hale getireceğini vurguladı. Gargaş'ın açıklamalarına göre Körfez ülkeleri, yeni bir çatışmanın bölgeye ve İran'a fayda sağlamayacağı görüşünde.
Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdüllati de toplantıda yaptığı konuşmada, yeni bir tırmanışın öncekinden daha tehlikeli ve yıkıcı olacağı uyarısında bulundu.
Ancak diplomasi çağrıları, Washington'ın askeri seçeneklerini sınırlayabilecek bir bölgesel iradeye dönüşmüş değil.
Körfez'de savaş korkusu büyüyor, ABD'nin güvenlik garantileri sorgulanıyor. Bu tablonun perde arkasına odaklanan soL'a abone olun, dayanışmayı büyütün.
ABD'nin kararları, Körfez'in 'güvenliği'
Manama'daki tartışmaların en önemli boyutlarından biri, Körfez ülkelerinin "güvenliklerinin" büyük ölçüde ABD'nin askeri varlığına ve kararlarına bağlı olmasıydı.
ABD, bölgedeki askeri üsleri ve komuta merkezleri aracılığıyla Körfez'in "güvenlik" mimarisinde belirleyici konumda. Bahreyn'de ABD Deniz Kuvvetleri'nin 5. Filosu bulunurken Katar'daki El Udeyd Hava Üssü de Washington'ın bölgedeki en önemli askeri merkezlerinden biri.
Ancak bu askeri varlık, Körfez ülkelerinin "güvenlik" kaygılarını ortadan kaldırmıyor. Tersine, ABD'nin İran'a karşı yürüteceği yeni bir savaşın bu ülkeleri doğrudan hedef haline getirme ihtimali, bölge yönetimlerinin temel endişelerinden biri.
Şubat ayında başlayan ABD-İsrail saldırılarının ardından İran'ın Körfez ülkelerindeki askeri ve ekonomik hedeflere yönelik misillemeleri, bu kırılganlığı somut biçimde ortaya koydu.
IISS verilerine göre savaş sırasında BAE'yi hedef alan insansız hava aracı ve balistik füze saldırılarının sayısı 3 bini aştı. Bahreyn'e ise yaklaşık 500 İHA ve 200'e yakın balistik füze yöneltildi. Saldırılar askeri tesislerin yanı sıra petrol altyapısını, havaalanlarını ve sivil yerleşimleri de etkiledi.
Körfez ülkeleri bu saldırıların ardından savunma kapasitelerini artırmak için milyarlarca dolar harcadı. Ancak daha fazla silahlanmak, "ortak bir güvenlik politikası" oluşturulamadığı için bölge ülkelerinde hâlâ endişe yaratıyor.
Körfez'in ortak savunması savaşta sınandı
Manama Diyaloğu'nun en dikkat çekici başlıklarından biri de Körfez İşbirliği Konseyi'nin (KİK) ortak savunma kapasitesinin sorgulanması oldu.
Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Umman'dan oluşan KİK, yıllardır bölgesel güvenlik ve askeri işbirliğini geliştirme hedefini gündemde tutuyor. Ancak İran'la yaşanan savaş, bu hedeflerin ne ölçüde hayata geçirilebildiğine ilişkin ciddi soru işaretleri yarattı.
Gargaş, Körfez ülkelerinin savaş sırasında "kolektif bir savunma yanıtı" ortaya koyamadığını açıkça kabul etti.
Gargaş, ülkelerin kendi ulusal imkanlarıyla ve zaman zaman ikili işbirlikleri üzerinden hareket ettiğini belirterek, Körfez'in en kritik krizlerinden birinde ortak bir sınav veremediğini söyledi.
Savaş sırasında İran misillemelerinin vurduğu ülkeler, savunma faaliyetlerini büyük ölçüde kendi ulusal sistemleri ve bölgedeki ABD komuta-kontrol merkezleri üzerinden yürüttü. IISS değerlendirmelerine göre bu parçalı yapı, zaman zaman genel savunma çabasını da etkisiz kıldı.
Gargaş'ın eleştirisi, toplantıda dile getirilen "Körfez dayanışması" söylemiyle de çelişti. Diğer katılımcılar ortak hareket etme ve bölgesel dayanışma vurgusu yaparken BAE'li yetkili, bu söylemin sahadaki gerçeklikle örtüşmediğine işaret etti.
ABD'nin garantilerine alternatif arayışı: Mekke Anlaşması
Körfez ülkelerinin ABD'ye güvenlik bağımlılığı sürerken bölgede alternatif işbirliği mekanizmaları oluşturma arayışları da hız kazanıyor.
Bu arayışın en somut örneklerinden biri, 7 Ağustos'ta Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması oldu.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in imzaladığı anlaşma, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılmasını öngörüyor.
Bu yönüyle NATO'nun "kolektif savunma" ilkesine benzetilen anlaşma, üç ülkenin savunma işbirliğini daha kurumsal bir zemine taşımayı umuyor.
Ankara, anlaşmanın mevcut ittifakların yerine geçmeyi amaçlamadığını ve herhangi bir ülkeyi ortak düşman olarak tanımlamadığını öne sürmüştü.
Türkiye Savunma Bakanlığı'nın 13 Ağustos'ta yaptığı açıklamada yer alan iddiaya göre anlaşma kapsamında savunma ve dışişleri bakanları ile genelkurmay başkanlarının katılacağı siyasi ve askeri mekanizmalar oluşturulması, ortak tatbikatlar düzenlenmesi ve savunma sanayisinde işbirliğinin geliştirilmesi planlanıyor.
İHA ve otonom sistemler, elektronik harp, yapay zeka ve ortak savunma teknolojilerinin geliştirilmesi de işbirliğinin öncelikli alanları arasında.
Türkiye'yi de olası bir savaşa sürükleyebilecek olan bu anlaşma, bölgesel aktörlerin güvenlik politikalarını yalnızca Washington'a bağlı biçimde sürdürmek istemediklerinin bir işareti olarak değerlendirilebilir.
Fakat Mekke İttifakı her ne kadar bölgesel bir ittifak olarak pazarlansa da ABD’nin onayı ve çıkarları doğrultusunda, sahadaki askeri yükü bölge ülkelerine paylaştıracak yeni mekanizma olarak devreye sokuldu.
Ayrıca TBMM’ye sunulan anlaşma gerekçesinde Mekke İttifakı’nın hedeflediği güvenlik ortamının "NATO’nun Avrupa-Atlantik güvenliği bağlamındaki amaçlarıyla uyumlu olduğu" ve Türkiye’nin NATO yükümlülüklerine zarar vermediği açıkça kayda geçirildi. Başka bir ifadeyle ittifak, doğrudan ABD ve NATO’nun bölgesel öncelikleriyle paralel bir zemine oturtuldu.
ABD'nin askeri üstünlüğü, 'siyasi güvence' anlamına gelmiyor
Manama Diyaloğu'nda ABD'nin temsili de dikkat çekti. Trump yönetiminden üst düzey siyasi karar alıcıların toplantıda bulunmaması, Washington'ın Körfez'in geleceğini doğrudan etkileyen kararları aldığı bir dönemde tartışma konusu oldu.
ABD'yi toplantıda Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Donald Blome temsil etti. Blome'un katılımı, Washington'ın toplantıda tamamen temsil edilmediği yönündeki değerlendirmeleri geçersiz kılsa da üst düzey siyasi karar alıcıların yokluğu dikkat çekiciydi.
ABD'nin bölgedeki müttefiklerinin kaygılarını giderecek net bir siyasi çerçeve sunamaması, Körfez yönetimlerinin karşı karşıya olduğu belirsizliği artırıyor.
Üstelik ABD'nin askeri üstünlüğü, bölgedeki müttefiklerinin kaygılarının giderileceği anlamına gelmiyor. İran'a karşı yeni bir savaşın başlaması durumunda Körfez ülkelerinin enerji altyapıları, limanları, havaalanları ve ticaret ağları yeniden hedef haline gelebilir.
Bu nedenle bölge yönetimleri bir yandan ABD ile askeri ilişkilerini sürdürürken diğer yandan diplomatik kanalları ve yeni ortaklıkları güçlendirmeye çalışıyor.
Savaş olasılığı altında 'ekonomik entegrasyon' hayali
Manama Diyaloğu'nda dikkat çeken bir diğer çelişki, yeni bir savaş ihtimalinin konuşulduğu toplantıda ekonomik kalkınma, yatırım ve bölgesel bağlantısallık projelerinin de gündemde tutulmasıydı.
Körfez ülkeleri, enerji gelirlerine dayalı ekonomilerini çeşitlendirmeyi, küresel ticaret ve lojistik ağlarında daha merkezi bir konuma gelmeyi hedefliyor. Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi projeler de bu stratejinin önemli parçaları arasında yer alıyor.

Ancak bölgenin enerji ve ticaret altyapısı, savaştan doğrudan etkileniyor. Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya deniz ticaretinin kesintiye uğraması ihtimali, yalnızca Körfez ekonomilerini değil küresel enerji ve tedarik zincirlerini de vuracaktır.
Bu nedenle ekonomik entegrasyon ve yatırım projelerinin geleceği, bölgesel savaş ihtimalinden bağımsız biçimde ele alınamıyor.
Körfez ülkelerinin yeni bir savaşı istememesi, bu ekonomik kırılganlığın da bir sonucu. Ancak savaşın önlenmesi için gerekli ortak siyasi iradenin oluşturulamaması, "kalkınma ve entegrasyon" hedeflerini de belirsizliğe sürüklüyor.
Manama Diyaloğu'nda ortaya çıkan tablo, Körfez ülkelerinin yeni bir çatışmayı önlemek istediğini ancak bunu sağlayabilecek ortak bir mekanizma oluşturamadığını gösterdi. ABD'nin askeri varlığına duyulan ihtiyaç devam ederken Washington'ın bölgeyi yeni bir savaşa sürükleyebilecek kararları üzerindeki etkileri sınırlı kalıyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma anlaşması gibi yeni girişimler bunun aşılmasına yönelik arayışların bir parçası. Ancak bölgedeki güç dengelerinin nasıl şekilleneceği ve bu girişimlerin ne ölçüde sonuç vereceği bölge aktörleri açısından henüz belirsiz.
soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.