Komünist strateji, Avrupa’da yenilgi ve Afganistan’da trajedi
Tolga Binbay
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Geçtiğimiz ay içinde Afganistan’ın hızla Taliban yönetimine bırakılması özellikle Batı’da “kaygı, panik” ve hatta yer yer “infial” ile izlendi. Belki çoğu kişi yakın geçmişi hatırladı: İslam Devleti’nin Irak’ın kuzeyini ve Suriye çöllerini 2014’te hızla ele geçirmesini. Benzer bir halin yeniden yaşanacağı, “islamcı kökten-dinciliğin” dizginlerinden boşaldığı ve yeni trajik olayların kapısının aralandığı düşünüldü. Bu kaygıları besleyecek gerçek ve kurmaca görüntüler, bilgiler de bol bol yayınlandı, paylaşıldı.
Afganistan’da iktidarın bu hızlı ve “sarsıcı” devri, ülkenin yakın geçmişi kadar, uzak geçmişinin de hatırlanmasını, sorgulanmasını gündeme getirdi. Afganistan için “imparatorluklar mezarlığı” tanımı kullanıma girdi ve hızlıca da benimsendi. Böylece Afganistan’ın “emperyalist” İngilizlere, ABD’ye ve tabii ki Sovyet “imparatorluğu”na kök söktürmesi hatırlandı. Hatta herkesten ve her şeyden önce Sovyetler hatırlandı! Sağlı ve sollu olarak...
Zaten, ne de olsa Sovyetler de bir tür “imparatorluk” değil miydi? Liberalinden ulusalcısına, milliyetçisinden dincisine herkes “tarihi” bu şekilde, yani imparatorluklar üzerinden hatırladı, hatırlattı ve hatırlatırken de keyif aldı! Tam da yeri gelmişken Sovyetler Birliği’ni, sosyalizmi, ilericiliği bir kez daha hedef tahtasına oturtma fırsatı kaçırılmadı. Emperyalist ABD’nin yanına “Sovyet emperyalizmi” bir güzel iliştiriliverdi. Hatta Taliban’ın zaferinde emperyalist ABD’nin “tökezlemesinden” daha çok “Sovyet imparatorluğunun” yıkılması hatırlandı.
Bu keyif çıkarma hali soğuk savaş alışkanlığı olarak görülebilir ve üstünde çok da durulmayabilir. Ama tarih, özellikle de düzen-içi tarih böyle yazılıyor. Hatta bir tek tarih değil düzen-içi siyaset de böyle yapılıyor: çarpıtma, yalan, cımbızlama ve örgütlü yaygara ile. Yeniden ve yeniden.
Sovyetler Afganistan’da yenilmiş midir? Doğrudur, Sovyetler Afganistan’da yenilmiştir. Nokta. Tarih bu şekilde okunabilir. Ama tarihin devindirici gücü neydi? Neydi tarihi tarih yapan? Sınıf mücadeleleri mi? Üretim ilişkilerinin bağrında biriken çelişkiler ve bunların düşünce dünyasında, ideolojide, siyasette kendilerini yeniden üretmeleri, belli etmeleri, göstermeleri mi? Tarih, bunlar değil miydi? O zaman sormak gerekmez mi: Sovyetler, Afganistan’da hangi sınıf olarak yenildi? Düşüncedeki mücadele neydi? Halen devam ediyor mu? Bu nedenle mi Taliban’ın zaferine üzülenler Sovyetlerin yenilgisine hâlâ ve hâlâ seviniyor?
Bu yazının ana derdi Sovyetler Birliği’nin Afganistan macerasını hatırlatmak değil. Daha doğrusu tarihsel olayların onlara ve bize göre hatırlatıldığı bir yazı değil, bu yazı. Başka bir derdi var: Yenilginin Afganistan’da yaşanmadığını ve yaşanan yenilginin de askeri değil öncelikle ve öncelikle ideolojik, düşünsel olduğunu hatırlamak, hatırlatmak. Hatırlatırken de Avrupa’ya bakmak, 70’ler Avrupası’nın komünist hareketine bakmak. Moskova’dan Lizbon’a, Madrid’den Roma’ya komünist stratejinin patinajını hatırlatmak.
Çünkü Kabil’de bir tek Moskova değil, Roma, Madrid, Lizbon ve Paris de yenildi. Daha doğrusu komünist hareket devrime, dünyaya, tarihe dair stratejisini buralarda kaybettiği için ilk önce buralarda yenildi. Sonra sıra Kabil’e kolaylıkla geldi. İşte bu nedenle bu yazıda sınıflar mücadelesinde işçi sınıfı düşünce ve siyasetinin 70’lerde nerede, nasıl ve neden yenildiğine dair bir hatırlatma yapmaya çalışacağım.
Komünizm Avrupa’da yenildi
Geçtiğimiz haftalarda sık sık hatırlandığı üzere Sovyetler Birliği, sosyalizm mücadelesi, gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadele Afganistan’da yenilmedi. Sovyetler’in Afganistan bataklığında boğulup gittiğini düşünmek tam da egemenlere ait bir değerlendirme: “Afganistan’ı Afgan halkının isteğine karşı, değerlerine karşı işgal ettiler ve despotça işler yapıp sonra da yenildiler.” Tüm süreç böyle özetleniyor. Rambo
Hâlbuki işçi sınıfı yenilgiyi Afganistan’da değil tam da o yıllarda Avrupa’da çoktan almıştı. 1950’lerden itibaren belirginleşen bir süreç 70’lerin sonuna gelindiğinde netleşmişti: Sınıflar arasında Paris Komünü’nden beri süren ve zaman zaman tüm kıtayı ateşe veren aralıksız mücadele, artık bir ara sonuca bağlanmak üzereydi. Komünistler, Avrupa’dan çıkamadı. Ardından da iktidarlar, kitlesel partiler, militan mücadeleler Avrupa’dan başlayarak tüm dünyada tepetaklak gitti.
Bu tarihsel dönemeçte Sovyetlerden İspanya’ya, Portekiz’den Yunanistan’a komünist stratejideki kırılma, farklılaşma kilit rol oynadı. Bir tek Avrupa Komünizmi’nden bahsetmiyorum. Evet, 70’lere gelmeden “ayrı bir yol" izleme arayışına zemin hazırlayan birikim hem Avrupa komünist partilerinde hem de zamanla sayısı artmış ve bir öbek haline gelmiş Yeni Sol’da mevcuttu.”
Geçmişe, sınıflar mücadelesinin bu farklı şiddetteki dönemine bakış ise hâlâ çok çarpık ve kolaycı: Örneğin o dönemde anti-komünizmin dinamosu haline gelen dinci gericilik bir tek Afganistan’da, Pakistan’da, Türkiye’de güçlendirilmedi. Dinci gericilik tam da aynı dönemde Polonya’da, Romanya’da, İspanya’da, Kore’de ve tabi ki ABD’de de gücünü, etkisini artırmıştı. Sovyetleri kuşatmak için oluşturulan “yeşil kuşak” iyi bilinir de Avrupa’daki simetri, muhtemelen Batı’ya kondurulamadığı için unutuluverir. Tamam, mollalar kötüdür ama Papa II. Jean Paul
Sermaye cephesi 70’ler boyunca Endonezya’dan Şili’ye, İspanya’dan Türkiye’ye, her yerde komünist hareketi ve işçi sınıfı mücadelesini mutlak olarak ve her alanda geriletmek, daraltmak, yok etmek üzere harekete geçti. İşçi sınıfı ve komünizm cephesinde, aynı dönemde, ortak bir zihin hali, bakış, odaklanma bulmak ise mümkün değildir. Tam tersine büyük bir dağınıklık vardır. Ve bu dağınıklık hem Sovyetlerin 1979’daki Afganistan macerasını öncelemiştir hem de komünizm mücadelesinin tüm dünyada adım adım geri çekilmesine eşlik etmiştir.
Savaş biter bitmez başlayan 'savaş'
Tarihi olayları sıralamak yok demiştik ama yine de hatırlayalım: II. Dünya Savaşı biter bitmez (hatta öncesinde), emperyalizm hem Avrupa’da hem de Atlantik’in öbür tarafında sosyalizme karşı harekete geçer. Ancak eşgüdüm, netleşme, ortak davranma hali 1960’lara kadar tam oturmaz. Oturması için insanlığa daha bir sürü bedel ödetilecektir. Hatta öyle bir bedeldir ki bu, örneğin Kennedy, bir Amerikan Başkanı olarak soğuk savaş temsilciliğinde tam da istenen performansı sergileyemediği için hedefe konur. İsteksiz olmasa bile zamanın gerektirdiği ritmin, saldırganlığın gerisinde kalır. Sınıflar mücadelesinde ise dönemin emperyalist başkanının her alanda hiç tereddüt etmemesi gerekmektedir. 1963’teki cinayet tesadüf ya da meczupluk değildir!
O tarihe gelinceye kadar emperyalizm, daha 1940’ların sonunda, gerek Almanya’da ve gerekse Kore’de
Buna, yani Çin’e yanıt gecikmez. Kore yarımadasında emperyalist saldırganlık tırmanır ve 1950’de savaş başlar. Sermayenin ortak bir aygıtı olarak NATO sahneye çıkmıştır artık. Türkiye dâhil 21 ülkeden asker toplanır Kore yarımadasına. Ama yetmeyecektir: CIA yönetimi altında uzun soluklu ve özel bir anti-komünizm çalışması yapacak ayrı bir daire oluşturulur. 1950’lerin ortasına gelindiğinde ise Türkiye’den ABD’ye hemen her yerde anti-komünizm sermaye siyasetinde temel hat halini alacaktır.
1955’te Batı Almanya, anlaşmalara aykırı olarak, NATO’ya alınır ve silahlandırılmasının önü açılır. Sosyalizmin bu adımlara yanıtı yine aynı yıl, hatta bir hafta sonra, Varşova Paktı olacaktır. Şubat 1956’da ise Hruşçov, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) 20. Kongresi’nde, Stalin dönemini, Ekim Devrimi tarihini, yaklaşık 40 yıllık bir mücadele dönemini “büyük yalana” bağlayan o meşhur “gizli” konuşmasını yapar. Konuşmanın özellikle komünist hareket üzerine sarsıcı bir etkisi olur; Avrupa’dan Asya’ya! Bunu öngören ve iyi kavrayan emperyalistler ise söz konusu konuşmayı ve arkasındaki dinamikleri tepe tepe kullanırlar.
Avrupa’da bunlar yaşanırken CIA, İran ve Guatemala’da seçimlerle işbaşına gelen hükümetlere karşı sırasıyla 1953 ve 1954’te çoktan askeri darbeler planlamış, hayata geçirmiş ve işlerin nasıl yürümesi gerektiğine dair deneyim kazanmıştır. Sermaye sınıfının stratejisinde çok katmanlı ve çok boyutlu araçların devreye girdiği bir dönemdir artık bu. Sınıf mücadelelerinin merkezi olmayı sürdüren Avrupa’da ise bu mücadeledeki şiddetin estetize edilmesi, meşru kılınması, ama düzeyinin II. Dünya Savaşı sırasında açığa çıkan ölçüde olmaması gerekmektedir. Emperyalizm bu konuda hep özenli ve dikkatli olacaktır.
Avrupa’da daha karmaşık, daha örgütlü ve sinsi bir yol benimsenir: 1956’da Budapeşte'de yaşanan karşı-devrimci kalkışma Sovyet anti-propagandası
Barış ve huzur isteyen sadece Sovyetler miydi?
Burada bir parantez açalım ve bir soru soralım: II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet toplumunun ve SBKP’nin yeni bir savaştan kaçındığını biliyoruz.
Muhtemelen, Avrupa’da sosyalizme çatışmalı bir geçişi ve hatta açık bir savaşı kimse istemiyordu. Buna gücü olanlar vardı: İç Savaş deneyimi olan İspanya ve Yunanistan komünist partileri örneğin. Evet, bu iki ülkede komünizm büyük zorluklar yaşamaktaydı (sürgünler, tutuklamalar, yargılamalar, idamlar) ama mesela Fransa ve İtalya’da komünist partilerinin ellerinin altında, silah dâhil çeşitli olanaklar vardı ya da şekillenmekteydi.
Ama Avrupa’nın halkları da, sınıflar mücadelesinde egemenlerin neredeyse Paris Komünü’nden itibaren hiç durmayan saldırganlıklarından dolayı hırpalanmışlardı. Kıta iki büyük savaş geçirmişti ve bu iki savaştan sonra, hatta daha ikisi arasında, uçlara işaret eden her siyaset artık tedirginlik uyandırmaktaydı. Bir tek Sovyetler değil Avrupa’nın özellikle sınıflar mücadelesinin yoğunluklarına maruz kalan kısmı da (ki bu kısım İspanya’dan Yunanistan’a, oradan Finlandiya’ya, oradan da Fransa’ya uzanıyordu; yani epey genişti) yorgundu, “maceraya” açılmakta zorlanıyordu. Tüm bunların üstüne Avrupa’nın kitlesel tüm komünist partileri barış, huzur ve mümkünse seçimlerle işbaşına gelme yolunu kolayca tercih ettiler. Ekim Devrimi benzeri bir yol Avrupa’da hep arıziydi.
Bu “yorgunluğun” üstüne 1950’ler boyunca iki arada bir derede kalan komünist strateji 70’lere gelindiğinde netleşecektir: Demokrasi! Bu tercih öyle bir hale gelir ki örneğin İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri Enrico Berlinguer
Komünistler Avrupa’da sermaye siyasetinin bile aramadığı meşruluk kriterleri peşinde koşuyor ama siyasi iktidarı sermaye sınıfının elinden almayı hedeflemiyorlardı. Bir nevi “benim siyasi iktidar iddiam yok” demenin yolu! Velhasıl, komünist hareket içinde çatışmasız ve savaşsız bir mücadele dönemi, Sovyetler kadar Avrupa komünizmi için de bir düstur olarak belirmişti. Ne zaman? Savaştan hemen sonra; hatta belki daha 1930’larda.
Bu anlamıyla Sovyetlerin 1960’larda benimsediği “barış içinde bir arada yaşama” siyaseti bir ayağını dünyanın dört bir yanında devrim cephesi için işlerin yolunda gitmesine basarken öbür yandan Avrupa’da, özellikle sermaye düzeninin en güçlü olduğu kıtada gürültüsüz ve patırtısız bir süreç öngörüyordu, diyebiliriz.
Devrim cephesi: Canlı, etkili ama dağınık
Parantez sonrası devam edelim: 1959’un hemen ilk günü Küba’dan devrim cephesini sevindiren bir haber gelir: Küba’da devrim zafere ulaşmıştır. Sosyalizmin ve komünist partilerin etkisi dünyanın tüm ülkelerinde (çeşitli yalpalamalar, iç çatışmalar, fikir ayrılıklarına rağmen) yüksektir. Öyle ki Küba’da devrimin öncü gücü 1965’e gelindiğinde yola Komünist Parti olarak devam etme kararı alır. Asya’da (örn. Vietnam), Afrika’da (örn. Angola) bağımsızlık mücadeleleri komünistlerin öncülüğünde ve sosyalizm hedefi ile yürütülmektedir. Dünya üzerinde içinde komünistlerin olmadığı, hatta komünistlerin merkezinde durmadığı mücadele yok gibidir. Asya’dan Avrupa’ya!
Öyle ki örneğin Endonezya Komünist Partisi giderek etkisini arttırır ve yüksek seçmen desteği ile 1962’de hükümet ortağı olur. Fransız Komünist Partisi ise aynı tarihlerde yüzbinlerce üyeye sahiptir ve ülkenin en büyük “sol” partisidir. Polisiye ve askeri her tür baskıya rağmen Yunanistan’da, İspanya’da, Portekiz’de komünistler yeniden toparlanmakta, etkilerini artırmakta ve yeni yollar aramaktadırlar.
Emperyalizm ise 1960 ortasından itibaren çok daha net ve ölümcül tedbirler almaya girişir. Dönemin işaret fişeğinin Kennedy cinayeti olduğunu söylemiştik. Bu dönemde birçok cinayet ve suç işlenecektir ama sınıf mücadelesinde egemenlerin pozisyonunu ve yaklaşımını göstermesi açısından simgesel bir suikasttır Kennedy’nin öldürülmesi. Emperyalizme artık entelektüeller, sansasyonel yazarlar,
1968’e gelindiğinde Avrupa’da komünist hareket ve sosyalizm mücadelesi canlı, dinamik ama geçmişe göre artık daha dağınık bir görünüme sahiptir. Bu dağınıklık solun (ve hatta egemen sınıfın kendisinin) 1968 baharında Fransa’da, Roma’da, Prag’da egemenler ve karşı-devrim tarafından terbiye edilmesini kolaylaştırır.
Çin Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği yönetimi arasında yaşanan ve Marksist teoriden jeo-stratejik başlıklara kadar hemen her konuda kendini gösteren bunalım ve farklılık ise hem komünist hareket içindeki dağınıklığı arttırır hem de emperyalizme yeni bir müdahale alanı açar. Başta Fransa ve İtalya olmak üzere Avrupa’nın hemen her yerinde Çin Komünist Partisi’nin “kültür devrimi” yaklaşımını
Karşı-devrim cephesi: Kampanyalar, sınamalar ve cinayetler
70’ler boyunca Sovyetler Birliği, Batı Avrupa “kamuoyunda” gittikçe yalnızlaştırılır. Bu izolasyon için sistematik bir çalışma yürütülür. Sovyetleri yalnız bırakmayacak onlarca ülke ve toplumsal güçleri de olan onlarca komünist parti, sendikal hareket vardır ama son kertede bu toplamın da ideolojik dünyasında Batı Avrupalı “sıradan” insanın ne dediği merkezi bir önem taşımaktadır. Bu on yılın sonunda, Afganistan sürecine giden yolda kritik dönemeçler yaşanır.
1960’lardan itibaren içeride, yani Sovyetler Birliği’nde, sosyalizmin kendi evinde bir “rejim muhalifleri” toplamı şekillenir. Sayı olarak küçük, etkileri ise içeriden daha çok dışarıda büyüktür. Çeşitli yazarların, düşünürlerin “özgür” bırakılması, cezalar almaması, Batı’ya göç etmeleri için kampanyalar düzenlenir. Bu toplam üzerinden Sovyetler Birliği örneğin “psikiyatri” ile sınanır.
Bu tür kampanyalar
Ama aynı dönemde emperyalizm kendi topraklarında dahi zorlanmaktadır: Amerika Birleşik Devletleri’nde sınıf mücadelesi, özellikle siyah hakları ve savaş karşıtlığı olarak belirgin bir güce kavuşur. Dışarıda çeşitli operasyonlar yapan Amerikan yönetimi içeride de gaza basar: Siyah hakları önderi ya da sözcüsü birçok kişi öldürülür, hapsedilir ya da tehdit edilir. 1970 Mayıs’ında savaş karşıtı hareketin bastırılması için çok önemli bir dönüm noktası gerçekleşir: Ohio’daki Kent Üniversitesi’nde ulusal muhafızlar, Vietnam ve Kamboçya’da artan ABD saldırganlığını (ve yasaklamaları) protesto etmek için yürüyüş düzenleyen öğrencilerin üstüne ateş açar. Dört öğrenci ölür ve dokuz öğrenci yaralanır. Bu katliam ABD’deki savaş karşıtlığının orta sınıf merkezli radikalliğini sarsar. ABD’de solun, ilericiliğin, devrim cephesinin en küçük, en titrek kımıltısı bile bir kez daha ezilmelidir artık.
1973’te Şili’de, iktidara “demokratik” yollarla tutunmakta gittikçe daha çok zorluk yaşayan Salvador Allende iktidarı CIA kontrolündeki bir askeri darbe ile sonlandırılır. Geriye dünya komünist hareketini ayağa kaldıran ama biçare de bırakan bir yıkım ve moral kaybı kalır. Türkiye’den ABD’ye her yerde Şili ile dayanışma geceleri, mitingleri düzenlenir ama ortada emperyalist saldırganlığı ve hedefe kilitlenmiş mücadelesini karşılayacak bir stratejik ortaklık yoktur. Tam tersine devrim cephesi sorunu sürekli kendinde arayan bir dağınıklık içine yuvarlanmaktadır. Bu değerlendirme tarzı 80’lerde artık belirginlik kazanacaktır.
Aslında tüm bunlar olurken Sovyetler (ve diğer tüm sosyalist, halkçı ülkeler, iktidarlar) bir yandan da boş durmamaktadır. Sosyalist ülkelerin kendi içinde ve kıta Avrupası ile oldukça canlı bir alışverişi sürmektedir. Festivaller, toplantılar
Örneğin 1970’lerin ortasında yaşanan ve Akdeniz hattındaki askeri ya da sağcı yönetimlerin yıkılmasını, “demokratikleşme” adımı atılmasını ve komünist partilerin legalleşmesini bir de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Evet, Portekiz’in, İspanya’nın ve tabii ki Yunanistan’ın komünistleri, ilericileri amansızca mücadele ettiler. Ama bu ülkelerde arka arkaya yaşanan “demokratikleşmelerde” Sovyetler’den ve Avrupa komünist hareketinden gelen “olumlu” sinyallerin rol oynamadığını düşünmek artık aptallık olur. Şu nokta belirginleşmiştir: Askerler ya da faşistler gidecek ama kimse düzeni zorlamayacaktır! Keza zorlamamanın çerçevesi de az çok bellidir: Zaten İspanya ve İtalya Komünist Partileri bir süredir teorik ve ideolojik farklılıklarını daha gür ifade etmektedir.
İtalya Komünist Partisi (PCI), 1976 seçimlerinde oyların üçte birini alır. Bu, göz kamaştırıcı, baş döndürücü ve tabii ki baştan çıkarıcı bir başarıdır. Berlinguer’in öncülüğünde “Tarihi Uzlaşma” adını alacak olan bir siyasi ittifak arayışı dönemi açılır: Komünistler iktidar olmak için Hristiyan Demokratlarla koalisyon yapacaktır. Ama esas söylenen komünist stratejiye dairdir. PCI genel sekreteri Enrico Berlinguer “İtalyan usulü sosyalizm” tartışmalarını yükseltir.
New York Times, daha 1975'te, Franco'nun ölümünden kısa bir süre önce, CIA'nın rejimden bir çıkış yolu bulmak için İspanyol siyasi partilerle önemli ilişkiler sürdürdüğü iddiasını yayınlar. Görüşülen siyasi öznelerden bir tanesi de İspanya Komünist Partisi’dir (PCE) ve yasaklı olan partinin genel sekreterliğini Santiago Carrillo
Ama emperyalizme bu tür teorik ve siyasi ifadeler yetmez; cinayetler, sansasyonlar devreye girer. Akdeniz’de diğer ülkelere “demokratikleşme” düşerken İtalya’da bombalı terbiye dönemi yaşanmaktadır. Trenlere bombalar yerleştirilir, sendikacılar tehdit edilir ve belki de en semboliği 1978’te “tarihi uzlaşmanın” diğer tarafı olan Hristiyan Demokratların lideri Aldo Moro komünistlerin de iktidar ortağı olacağı görüşmelere giderken önce kaçırılır, iki ay boyunca alıkonur ve sonra da öldürülür.
Cinayetler sadece İtalya’da yaşanmaz. İspanya Komünist Partisi’nin legalleşmesine de bir faşist katliam vesile olur. Ocak 1977’de PCE üyesi beş genç avukat Madrid'te evlerinde öldürülür. “Atoch Katliamı” olarak bilinen bu saldırıdan sonra henüz illegal olan PCE oldukça “sorumlu” davranır ve “taşkınlık” olmayan bir cenaze merasimi düzenler.
Bu dönemin içinde Portekiz Komünist Partisi (PCP) ayrı bir örnek gibi durmaktadır ve yakından bakılmayı hak etmektedir. Ülke 1974’te “Karanfil Devrimi” ile “demokrasiye” geçer ve siyasi haritada neredeyse hiç bir “sağcı” parti kalmaz. PCP’nin yıllardır emekle örülmüş militan bir toplumsallığı vardır. Uzun süredir sürgünde olduğu Moskova’dan PCP’ye liderlik yapan Genel Sekreter Alvaro Cunhal Lizbon’a büyük umutlarla ve diğer Avrupa partilerinden farklı bir strateji ile döner. Şili’deki yenilgi ile ağır bir moral kaybı yaşayan dünya komünist hareketi için Portekiz’de devrimci bir sürecin örülmesinin tüm dünyada yeni bir devrimci dönemi açabileceğini düşünmektedir.
Elveda proletarya, merhaba Afganistan mı?
Dışarıda bunlar olurken Sovyet yönetimi içeride kritik, tartışmalı ama iyi hazırlanılmamış kararlar almaya yönelir. Bu kararlarla topluma enerji ve canlılık vermek, toplumu sosyalizmin arkasında toplamak da amaçlanmaktadır belki. Ama geç kalınmış ve uygunluğu tartışmalı adımlar atılır. 1977’de uzun, canlı bir tartışma dönemi sonunda Sovyet Anayasası yenilenir. Ama “proletarya diktatörlüğü” gibi komünist stratejideki farklılaşmaları gösteren kilit bir tanımlama anayasadan çıkarılır. “Olgun sosyalist bir rejim” olarak tanımlanan SSCB’de artık devlet, proletarya diktatörlüğü olarak değil tüm toplumun devleti olarak tanımlanmaktadır.
“Aslına bakılırsa 1970’lerden sonra reel sosyalizmin değil, ABD’nin patronluğunu yaptığı ve 1970’lerde yapısal bir krizin içine giren emperyalist düzenin çözülmesi gerekirdi. Kapitalizm üretici güçleri geliştiremiyor, kâr oranları düşüyor, sistem hızla asalak bir mali sermayeye doğru kayıyordu. Ancak bu sürece devrimci olarak müdahale edecek bir siyasi irade olmadığı için emperyalist düzen yerine reel sosyalizmin 1990’larda büyük ölçüde tasfiyesine tanıklık ettik.”
Ortada emperyalizmin küresel çapta yürüttüğü ama özellikle Avrupa’ya yoğunlaşan bir stratejisi vardır ama komünist hareketin yoğunlaşan, özellikle de Avrupa’ya odaklanan bir stratejisi yoktur. 50’lerden itibaren zorlanılan sınıflar mücadelesinde çok sert bir döneme deyim yerindeyse elindekileri de teslim ederek, tarihe gömerek girer komünistler. Karşılarında oldukça etkili, örgütlü bir toplam vardır: istihbarat örgütleri, yazarlar, akademisyenler, sendikacılar, siyasetçiler ve hatta Batı Avrupa orta sınıfları. Çok değil, 30 yıl önce Batı demokrasisinin kurtarıcısı olan Sovyetler gitmiş yerine despotik ve iktidar için her dalavereyi çevirecek bir “Rus imparatorluğu” gelmiştir. Batılı orta sınıflar ve Avrupa’da sosyalizmin potansiyel sahiplenicileri, yeni genç emekçi kuşakları Sovyetler’e bakınca artık korkuya kapılmaktadır.
İşte bu arkaplan içinde Afganistan, tabloyu tamamlayan bir “işgal” olarak kolayca kabul görür. Emperyalistlerin işi kolaylaşmıştır. Daha ilk andan itibaren çok yönlü bir propaganda hayata geçirilir. “Mücahit” efsanesi ile “acımasız kızıllar” haberleri kol kola gider. Anti-komünizm öyle bir tutkal sağlar ki Fransız gerici entelektüel Bernard-Henri Lévy de oradadır, Türkiye’nin değme tarikatları da. Ve tabii ki Amerikan emperyalizmi artık doğrudan sahaya iner. Eğitir, donatır, savaştırır. Sovyetler tökezlerken Batı ve Güney Avrupa komünist partileri ise çoktan sosyal-demokratlaşmıştır. Ve tabii ki “işgali” kınarlar! Sırtlarını yüzde 20’leri aşan “seçmen” desteğine yaslayarak. Kimsede devrimci dayanışma, dünya ölçeğinde bir komünist strateji falan kalmamıştır artık. Parlamento koltukları, hatta çeşitli bakanlıklar çoktan yeni bir vizyon sağlamıştır. Tüm bu tarihsel süreç içinde Sovyetler Avrupa’yı yalnız bırakır ve Afganistan’da da yalnız kalır.
Bu yalnızlık, günümüzdeki bir asimetri üzerinden daha net görülebilir. Suriye’de 2014’te başlayan gerici savaş ilk günlerdeki karmaşa dışında pek “demokrasi, insan hakları, özgürlük, işgal” kapsamında ele alınmadı. Dünya komünist hareketi Rusya’yı Suriye’de işgalci olarak bile görmedi. Afganistan için işletilen ideolojik aygıtlar açıkçası Rusya’nın Suriye’deki varlığı, müdahalesi için işletilmedi. İşletilmeye kalkışıldığında ise tutmadı. Ne özgürlük savaşçıları icat edilebildi ne de Rusya emperyalist bir işgalci oldu. Bu tür tanımlar bizzat emperyalizm tarafından da marjinalize edilmek zorunda kalanlarca dile getirildi ve açıkçası Avrupa’da çok az yankı bulabildi. Esad bile tam anlamıyla diktatör ilan edilemedi. İslami dinci gericilik hiç bir biçimde şirin gösterilemedi. Beyaz Miğferler gibi organizasyonlar tarafından yürütülen operasyonlar ise sınırlı etkiye sahip olabildi. 30 yıl ara ile yaşanan iki farklı savaşta emperyalist ideoloji farklı işledi.
Evet, Suriye Afganistan değil, Esad yönetimi de Taraki yönetimi değil ama bu asimetri çok manidardır ve 70’lerdeki dağılmayı göstermesi açısından oldukça simgeseldir.
Sonuçta esas belirleyen sosyalizmin, işçi sınıfı mücadelesinin ortalıklarda olmamasıdır. Örneğin Esad açık ve net olarak solda, halkçı bir çıkış ile süreci göğüsleseydi ya da Suriye’ye yardım eden Sovyetler olsaydı Batı’daki tablo kesinlikle farklı olurdu, sınıf yanıtı devreye girerdi.
Bu nedenle Kabil’de bir tek Moskova değil, Roma, Madrid, Lizbon ve Paris de yenildi. Daha doğrusu Avrupa’da tutunamayan komünizm her yerde geri çekildi. Geriye Afganistan’da yankısı halen süren bir trajedi kaldı.