M. Şehmus Güzel ile söyleşi: Türkiye’de dünden bugüne işçi hareketi tarihi

M. Şehmus Güzel’in “Türkiye’de İşçi Hareketi Tarihi 1908-1984” ile “İşçiler Örgütleniyor (1939-1950)” başlıklı kitapları, Türkiye’de işçilerin de bir “Tarih”i olduğunu ispatlıyor, ispatlamaya çalışıyor. Bu iki kitap aslında, özünde, temelinde birbirini tamamlayıcı nitelikte. Hem akraba, hem yoldaş...
Osman Çutsay
Pazartesi, 02 Mayıs 2016 08:27

Araştırmacı-yazar M. Şehmus Güzel, “Türkiye'de İşçi Hareketi Tarihi 1908-1984”te dönemlere ayırıp, genel bir bakış açısından incelediği Türkiye’de İşçi Hareketi Tarihi’nin 1939-1950 gibi hareketli, siyasi, ekonomik, toplumsal ve bilhassa çalışma hayatımız ve işçiler açısından çok önemli bir dilimini, “İşçiler Örgütleniyor (1939-1950)” kitabında ayrıntılı ve pek bilinmeyen veya çok az bilinen kaynaklardan edindiği özgün bilgilerle irdeliyor.

Bu iki çalışma sonucunda sonraki yıllarda işçi hareketinin liderliğini yapacak isimlerin pek çoğunun 1945-1946’da ve hemen sonrasında kendilerinden söz ettirdiklerini saptayabiliyoruz. Onlara sendikacılık, işçi örgütlenmesi, işçi haklarının elde edilmesi için mücadele ve eylem geleneği konularında yol gösterenlerin ise 1910’lardan, 1920’lerden ve 1930’lardan gelen işçi önderleri olduğunu da. Böylece işçi hareketi tarihindeki sürekliliği ispatlayan bilgilere ulaşabiliyoruz. İşçi örgütlenmesindeki devamlılığın işaretlerinden bir başkası da  1946’da sendika ismini alan işçi örgütlerinin kiminin geçmiş dönemlerde cemiyet veya dernek olarak faaliyet yürüten örgütlenmeler olmasıdır.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, siyasi açıdan da son derece önemli gelişmeler söz konusudur: “Çok partili” sisteme geçilmesi, siyasi parti kurulmasına göreceli bile olsa özgürlük tanınınca onlarca siyasi parti kurulması ve bunların arasında iki sosyalist, birkaç sosyal demokrat partinin de yer alması siyasette yeni bir ivmeye işarettir. İşçiler bu aşamada siyasete fiilen ve bizzat katılıyorlar. Savaşın yükünü taşıyan işçiler dertlerine bizzat çare aramak için kollarını sıvıyor, siyasete giriyor. Yazar, siyasi partilerin yönetiminde yer alan işçilerin izini sürüyor, sonraki zaman dilimi içinde neler yaptıklarını araştırıyor, bulduklarını aktarıyor. Böylece ilginç sonuçlara ulaşıyor: İlerici, sosyalist partilerde görev alan sendikacıların ve işçi önderlerinin daha sonraki yıllarda da siyasi mücadelede emekçilerden yana tavırlarını sürdürdüklerini saptayabiliyoruz. “İşçilerin, sendikacıların emekçilerden yana tavır takınması doğaldır” denilebilir, ama denilmemesinde yarar var. Çünkü ülkemizde, kimi sendikacının tavrı, M. Şehmus Güzel’e göre, hiç de emekçiden yana olmayabiliyordu. Nitekim bu dönemde grev hakkını tanımak istemeyen bir siyasi parti, devlet-parti bünyesinde görev yapan, o partiden milletvekili bile seçilen işçiler de, sendikacılar da var. Örnekleriyle, isim ve soyisimleriyle aktarılanlar sendikacılığın hangi aşamalardan geçtiğini gözler önüne seriyor. Hakiki ve radikal sendikacılık yanında iktidar tarafından kurulan, denetlenen, gözetlenen, vesayet altında tutulan devlet sendikacılığı bu dönemde doğuyor. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, iktidar, işçiden yana hakiki ve radikal sendikacılığı ortadan kaldıramıyor. İşçi hareketinin tarihsel süreci, “dipten gelen dalga” böyle diyor. M. Şehmus Güzel, bu iki çalışmada bu meseleyi ispat ettiğini belirtiyor. Araştırmacı-yazar M. Şehmus Güzel ile son kitapları dolayısıyla gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sunuyoruz:

Geçtiğimiz aylarda, biri yeni baskı olmak üzere, iki kitabınız raflarda yerini aldı. 1996’da yayınlanan Türkiye’de İşçi Hareketi Tarihi, 1908-1984’ün yeni baskısı İmge Yayınları tarafından okuyucuya yeniden sunulurken, TÜSTAV Sosyal Tarih Yayınları İşçiler Örgütleniyor (1939-1950) adlı kitabınızı çıkardı. İşçi sınıfına ülkenin “hareketli” siyasal gündeminde yer açılmazken ve sendikalar da oldukça etkisizleş(tiril)mişken zamanlamanın yerinde olduğunu düşünüyoruz. Bugün, Türkiye işçi sınıfı ve sendikal hareketin tarihini titiz bir şekilde okumak ve tartışmanın son derece anlamlı olduğunu düşünüyoruz, buna katılır mısınız?

Elbette. Zaten öteden beri amacımız budur: Türkiye’de işçi sınıfının, işçi hareketinin, sendikalaşmanın da (T büyük harfle) Tarih’i vardır ve bu Tarih yazılmalı ve okunmalı. Dikkatinizi rica ediyorum: Yazılmalı ve okunmalı diyorum. Evet, çünkü bu Tarih bilinen bir Tarih değil. Dahası da var: Bu Tarih yıllarca, on yıllarca gizlenmek istenmiştir. Göz ardı edilmiştir. Önemsenmemiştir. Bu nedenle birincil olarak bu Tarih’in yazılması lazım. Bunu da iktidar mekanizmalarından uzak, bağımsız ve namuslu bilim kadın ve adamları yapabilirdi. Yapmaya çalıştığımız budur. İsimlerini andığınız kitaplar ve diğerleri bunun için yazıldı. Şimdi sıra okuyucuda. Okuyucularımızın, bu konuya ilgi duyanların, sendikacıların, işçilerin, öğencilerimizin, kısacası bu ülkenin çocuklarının, kadın ve erkeklerinin bu kitaplara sahip çıkmalarını bekliyoruz.

Sorunuzda “işçi sınıfına ülkenin ‘hareketli’ siyasal gündeminde yer açılmazken ve sendikalar da oldukça etkisizleş(tiril)mişken” derken bir parça umutsuzluk sezinlememek elde değil. Kanımca umutsuzluk lüksümüz yok. Dahası umutsuzluğa düşmek için neden de yok. Tarih bize bu konuda da yardımcı oluyor. Tarih çünkü yaşananı alıp saklayandır. Yaşanmışlıklar, deneyimler, ustalarımız unutulmasınlar diye. Evet işte birinci kitapta yapmaya çalıştığım gibi bir yüzyılı aşkın epey uzunca bir dönemi irdelediğimizde görüyoruz: İşçi Hareketi Tarihi’nde durgunluk dönemleri yaşandı. Sadece savunma eylemlerine yer verildiği zaman dilimleri de, gerileme çağları da. Devletimizin nitelikleri ortadayken, askeri darbelerin, sıkı yönetimlerin, olağanüstü hallerin ve benzeri zulüm ve kan kokan anların sıklığı da bilinirken başka türlüsü de olamazdı. Sadece bunlar da değil. Çevre koşulları, dünya halleri, savaşlar da unutulmamalı. Tarih burada imdadımıza koşuyor ve “duraklama”, “gerileme” dönemlerinden sonra canlılık dönemlerinin yeniden geldiğini ve yine geleceğini ispatlıyor. Bugün bu dönemlerin kimini bizzat yaşamış olarak bizler de bizzat biliyoruz: Evet karanlık yıllardan sonra güneş yeniden doğuyor. İnsanoğluinsan olarak böyle bir şansımız var. Kimi gece kelebeleklerinin ömrü birkaç saatliktir maalesef, gece karanlığında dünyaya gelir, o birkaç saatlik ömrünü, bilincine varmadan, yaşar ve güneşi göremeden aramızdan ayrılır, sabah uyandığımızda pencere kenarlarında kiminin cansız kalıntısını görür ve üzülürüz: “Güneşi göremeden gittiler” diyebiliriz. Oysa bizler, insanoğluinsanlar, geceyi gündüzün izlediğini ve güneşin her sabah yoklamasında “Burdayım!” dediğini biliyoruz. Umut budur: Güneşin doğacağını bilerek hazırlıklarımızı yapıyoruz, eylemlerimizi geliştiriyoruz, örgütlülüğümüzü artırıyor, genişletiyor, çoğaltıyor, safları sıklaştırıyor, adımlarımızı ve halaylarımızı güneşe ayarlıyoruz. İşte şimdi tam sırasıdır Şair Baba’yı yeniden ve yeniden okumanın: “Yine görüşürüz dostlarım benim/yine görüşürüz./Beraber güneşe güler/beraber dövüşürüz.” Önümüzdeki zaman dilimi içinde işçi hareketinin sosyalist hareketle yeniden buluşacağını ve birlikte eyleme kalkacağını ümit etmek hakkımız saklıdır.

 

İki kitabınızda da tarihi Osmanlı dönemine uzanan Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin ve örgütlenmelerinin bir süreklilik taşıdığına güçlü bir vurgu var. Üstelik bu miras ve sürekliliğin, onca baskı ve kısıtlamaya rağmen korunduğunu tespit ediyorsunuz. 12 Eylül 1980 Darbesi'nin belli açılardan bir kopuşa neden olduğunu ve/veya mücadelenin niteliğinde önemli bir değişime yol açtığını söyleyebilir misiniz?

Türkiye’de işçi hareketinin bir tarihi olduğu her zaman ve her yerde kolay kolay kabul görmedi. 1960’ların başında Mülkiye’de (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) öğrencilik yıllarımızda ve kimimiz için hemen öncesindeki lise yıllarımızda Marx, Engels ve Lenin Baba’larla tanıştığımız, ülkemizde madenler tıkır tıkır, vapurlar püfür püfür, fabrikalar homur homur çalışıyor, o halde işçilerimiz var, işçi sınıfı var, ihtilal ne zaman ve nasıl yapılacak sorularını sorduğumuz günlerde başkaları, “Türkiye’de işçi sınıfı da tarihi de yoktur”, “Toplumsal haklar işçilere yukarıdan (o kadar da yukarıdan değil, hükümetten demek istiyorlardı) lütuf olarak verilmiştir” diyor, tepemizi attırıyordu. Bu konuları güya bilen kimi bilim kadını ve adamı işi uzatıp “Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda işçi sayısı DİKKATE ALINAMAYACAK KADAR AZDIR” türünden laflar ediyordu. Pes! Hem ülke bir baştan öbürüne demir ağlarla örülüyor deniliyor, hem her kasaba ve kentte bir rakı ve/veya şarap ve sigara kimi yerde bir dokuma fabrikası, bir demir-çelik fabrikası kurulmasıyla övünülüyorken “işçi sayısının dikkate alınamayacak kadar az” veya “oldukça az” olduğu iddia ediliyordu. Nasıl oluyordu bu iş? Gel de şaşma bakalım. Resmi rakamlara dayanarak yaptığımız saptamalara  göre işçi sayısının o günkü toplam nüfusa göre az sayılamayacağını ispat etmemize bile “Bunlar tartışmalı rakamlar” yanıtını alıyorduk ... (1981’de Kenan Tunçomag’la bu konudaki tartışmamız, TÜSTAV Sosyal Tarih Yayınları tarafından 2007’de okuyucuya sunulan İşçi Tarihine Bakmak isimli çalışmamda yer alıyor: s. 99-104; 1920’lerdeki işçi sayısı s. 107’deki tabloda.)

Öte yandan “Halının, kilimin, çorabın, topluiğnenin evet topluiğnenin bile tarihi varken işçi sınıfının TARİHİ NEDEN OLMASIN?” sorusunu sorarak yola çıktık. Araştırdık. Bulduklarımızı günü gününe paylaştık. Yalnız değildim. Birkaç bilim kadın ve adamı daha bu çabaya katıldı. Araştırmalarımız sayesinde işçi sınıfının da bir tarihi olduğunu saptadık. İşçilerimizin haklarını elde etmek için mücadele ettiklerini de. Örgütlendiklerini de. Bunları örnekleriyle, yaşanmışlıklarıyla aktardık. Evet 19. yüzyılın sonundan günümüze işçi hareketi Tarihi’nde SÜREKLİLİK VARDIR. Bunu ispat edebiliyoruz. İşte Üzeyir Avni Kuran yani Üzeyir “Baba”, işte Yusuf Sidal, Şaban Yıldız, İbrahim Güzelce, Kemal Türkler, Mehmet Karaca ve onların izleyicileri, bunun, bu sürekliliğin hakiki, kalbi ve kalıcı delilleridir. Daha ne olsun? İşçi Hareketi Tarihi içinde süreklilik gösteren dernek isimlerini de kitaplarda yeri geldikçe belirtiyorum. Nereden geldiklerini, nereye gittiklerini, ne olduklarını da.

Türkiye’de işçilere haklarının birer lütuf olarak verildiğini iddia eden, bunu makale ve kitaplarında savunan bilim kadın ve adamlarının fikir babası, 1960’ların başındaki Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’le, Paris’e geldiğinde, 10 Mayıs 1989’da yaptığımız uzun ve epey tartışmalı söyleşimizi İşçi Tarihine Bakmak isimli kitabımdan okumak mümkün (s. 140-172). Özetle ağlamayan çocuğa nasıl mama verilmiyorsa mücadele etmeyen işçiye de herhangi bir hak hediye edilmiyor.

Bugünden yakın geçmişimize bakınca 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile İşçi Haraketi Tarihi’nde yeniden bir duraklama dönemi başlatıldığı aşikar. DİSK yöneticilerinin idamla yargılandığını, devrimci sendikacıların vurulduğunu anımsamalıyız örneğin ... “Kopuş” sıfatı kanımca bir parça yüksek; neden, nelerden “kopuş” olduğunun belirtilmesine ihtiyaç var. Darbenin en önemli belirleyicisinin Ocak 1980’de gündeme getirilen “Ekonomik kararların” uysal ve sessiz bir ortamda uygulanmak arzusu olduğunu hemen anımsatmalıyım. Evet darbe işçi sınıfına karşıydı ve apaçık bir biçimde patronlardan yanaydı. Devrimci gençlere karşıydı. Demokratlara karşıydı. İşçi hareketinin susturulması amaçlandı. Birinci kitapta bu konuda ayrıntılı incelemelere yer veriyorum. Sonra neler oldu? Aradan 36 yıl geçti, bu otuzaltı yılda epey farklı dönemler yaşadık, toplumsal açıdan, siyasi arenada ve ekonomide. Bu farklı dönemlerin kendilerine özgü iç ve dış koşulları içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bunu da genç ve namuslu araştırmacılara, bilim kadın ve adamlarına bırakabileceğimizi sanıyorum; Toplumsal Tarih bu çerçevede İktisat Tarihi ve Siyasi Tarih ile birlikte yürümek zorunda.   

Türkiye'de sendikal örgütlenmelerin kurulması ve gelişmesinde sosyalist parti ve hareketlerin önemli bir yeri var. Örneğin Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) ve Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) 1946'da ülkenin çeşitli işçi havzalarında adeta patlayan  sendikaların önce kurulmasını sağlıyorlar sonra örgütleyiciliğini yapıyorlar. Bu bağ, ilerleyen yıllarda da birçok örnekte görülüyor. Ancak dönemin iktidarları, sendikalara siyaset yasağı getirmeye çalışıyorlar. Vesayetleri altında bir sendikal hat inşa ediyorlar ve bu açıdan aslında siyaset-sendika ilişkisini istedikleri sınırlarda belirlemiş oluyorlar. Bugün AKP’nin işçi sınıfının kazanılmış haklarına amansız saldırısı sürerken, sendikaların siyasal alana müdahaledeki çaresizliğinin, ataletlerinin nedeni burada aranabilir mi?

İşçi sınıfı üzerinde sömürü oranının yüksek olduğu ne bir efsanedir, ne bir propaganda aracı, ne de bir söylenti. Kapitalizmde en çok sömürülenler doğa ve işçi sınıfıdır. Biri ve diğeri, kimbilir bakarsınız belki birgün ikisi birden, bunun faturasını ödetecek. Bu kaçınılmaz. İşçi sınıfı üzerindeki sömürü oranının yüksekliği rakamlarla ve en ciddi bilimsel yaklaşımlarla ispat edilen, ispat edilebilen bir gerçektir. Bir hakikat. Bir ülkenin, bir devletin kimi tarihi zaman dilimlerinde ise sömürü oranı akıl almaz boyutlar kazanıyor, kabul edilebilirlik sınırlarını aşıyor/aşabiliyor. İşçilerin çalışma ve yaşam koşulları çekilmez boyatlardayken. İşte ikinci kitapta incelediğim İkinci Savaş yılarında Türkiye’deki durum budur. O kadar ki devlet-parti “Milli Korunma Kanunu” ile sömürünün artırılmasına hukuki bir kılıf geçirirken Türkiye’de ilk önemli ciddi sermeya birikimine de aynı zaman dilimi içinde tanık oluyoruz. Değerli bilim adamı Korkut Boratav’ın o dönemi irdeleyen çalışmalarına bakılabilir. O günlerde “sıfırdan milyona” ulaşanların hayat hikayeleri de okunabilir. İşte böylesine zorlu ve belalı yıllarda işçilerin kendilerini, çocuklarını, ana-babalarını, eş ve sevgililerini korumak için DUR demeleri kaçınılmazdı. İnsanoğlunun da bir dayanma sınırı vardır ve oraya varılınca DUR denir. İşçiler de çevre koşullarına, başkalarına bakarak VAROLANIN DEĞİŞTİRİLMESİ İÇİN SİYASİ İKTİDARA ADAY OLMAK, SİYASİ İKTİDARI ALMAK gerektiğini öğrendiler ve gereğini yaptılar. Herkesin bildiğini ve yaptığını işçilerin de bilmesi ve yapması neden ayıp olsun? Neden suç olsun? Bu son derece doğal. Ve işte o an, bıçağın kemiğe dayandığı an, işçiler de en doğal biçimde PARTİSİNİ ARIYOR, yoksa KURUYOR. 1946 sendikacılığı, sosyalist hareketle işçi hareketinin birleştiği dalga bunun ispatıdır. Benzerini 1919’da ve hemen sonrasında gördük. 27 Mayıs 1960 askeri derbesinden çıkış yıllarında da. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) oniki sendikacı tarafından kurulduğunu burada anımsatmama izin veriniz. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında da onca zulme rağmen yeniden bir canlılık dönemi yaşandı. Şunu da eklemeli canlılık dönemi olarak nitelediğimiz yıllar dışında da, örneğin 1930’da, 1950’lerin ortasında da işçiler olanakları değerlendirerek siyasi parti kurdular, iktidara aday oldukarını gösterdiler. Tuzu kurulardan yana olan, sadece kazananların tarihini yazan tarihciler görmezden geliyor diye bu deneyimler yaşanmadı anlamı çıkarılamaz. Toplumsal tarih emekçileri bizler bunları araştırıp, bulup, ilişkilendirilmek ve belgeleriyle yazmakla görevliyiz. Ki unutulmasınlar. Ki bu ülkede işçiler de iktidara aday olmak istediler ve bu son derece doğal bir haktır demek için.

Yeniden sorunuza dönüyorum: 1945’te işçilerin bizzat kendi partilerini, sendikalarını kurduğunu gören iktidar partisi, devlet-parti, “Cumhuriyet Halk” Partisi önce işçilerin bizzat kurduğu partileri ve sendikaları kapattı sonra bizzat kendisi sendika kurdurtmaya koyuldu. Toplumun en çok sömürülen kesimini vesayet altına almak ve sıkı biçimde denetleyebilmek için devlet hazinesinden, emekçilerin vergilerinden aktarılan örtülü ve örtüsüz paralarla CHP’li oldukları söylenen işçilere sendikalar kurdurtuldu. Bunları örnekleriyle, delilleriyle, İşçiler Örgütleniyor’da anlatıyorum. O kadar garip ki, 1947 tarihli Sendikalar Kanunu’nda “sendikalar siyasetle iştigal edemez” kuralını getiren CHP bizzat Kanunu ayaklar altına aldı ve kendi sendikalarını kendisi kurdurttu. Ve onlara yardımsever derneklerine özgü faaliyetleri (“çay partisi”, Çalışma Bakanını ve benzerlerini “kutlama telgrafları” vb.) dayattı. Demokrat Parti CHP’yi taklit etti. DP’den ayrılanların kurduğu Hürriyet Partisi (HP) de DP ve CHP’yi. Sonraki siyasi dönemlerde siyaset kervanına katılan yeni partiler de benzerini yaptılar. “Devlet sendikacılığı” adını taktığımız sendikal hareket siyasetin içinde doğdu, yetiştirildi. Bugünlere kadar getirildi ... Radikal ve hakiki sendikacılık elbette sürüyor, ama devlet sendikacılığı da.

Bugün neresinden bakarsak bakalım Türkiye’de siyasetin en yoğun olduğu kesimlerden biri sendikal alandır. Bu aynı zamanda sendikal hareketin bölünmüşlüğünün ve siyasi kararlara müdahele zayıflığının da nedenidir.

Hakiki sendikanın eğer tek doğrusu varsa o “Boyun eğme!” biçiminde özetlenebilir. Oysa bugünkü iktidar partisinin, “Adalet ve Kalkınma” Partisi’nin tek dogması “Boyun eğ!”dir. Aradaki fark ortada. İşçiler doğası gereği hak arayışı içindedir. Günümüzde bilinen ekonomik nedenler sonucu sadece ülkemizde değil, dünyanın tümünde, işçi haklarına saldırı, kazanılmış hakların sınırlandırılması, geriletilmesi söz konusudur. Patronlar, Sermaye, Kapitalizm ve onların siyasetteki gölgeleri, hükümetler, sınıf savaşında yeni bir aşamaya vardılar: 21. Yüzyılın başında 19. Yüzyıla dönmek istiyorlar ve buna yasal kılıf hazırlıyorlar. Bu mümkün mü? Bugün hemen hemen bütün devletlerde herbiri birer anestezist olarak görev yapan başkan, cumhurbaşkanı, başbakan ve hükümet üyeleri bunu mümkün kılmaya çabalıyor.  Yeni iş alanları yaratılması için patronlara olağanüstü avantajlar sunuyorlar, oysa patronlar verilen yardımları, avantajları alıyor ama robotlaştırmayı da aynen sürdürüyorlar. İş değil işsizlik yaratıyorlar. Bir türlü doymuyorlar ve sınıf savaşını kazandıklarını, kazanmak üzere olduklarını sanarak saldırılarını sürdürüyorlar. Yeri gelmişken anımsatmalıyım: Sınıf savaşını başlatanlar patronlardır, işçileri hor görerek, iteleyerek, kötekleyerek, sömürerek sınıf savaşını onlar başlattılar evet. Balzac, Zola, Victor Hugo, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Yaşar Kemal yeniden okunabilir. İşçi sınıfı kendini savunmak amacıyla savaşa katılmak zorunda kalmıştır. İşçi sınıfının çevre ve dönem koşullarına göre bu savaşta zafer veya zaferler kazandığı olmuştur, ancak son yıllarda savaş koşulları değişti, savunma zorlanıyor. Ama savaş henüz bitmedi: Patronlar saldırılarını sürdürüyorlar, iktidarlar da, iktidar partileri de. İşçi sınıfı ise henüz son sözünü söylemedi. Bilineni yinelemek te olsa: “En güzel söz henüz söylenmeyendir.” Bekliyoruz. “En güzel sözü” belki birlikte, belki bizsiz (Abidin Dino olsaydı “Belki bensiz” derdi) söylemek umuduyla. Güneşe bakarak.

Bugün AKP hükümeti onca siyasi belirsizliğe rağmen güvenceli esneklik, “kiralık işçilik” ve kıdem tazminatı konusunda sermayeyi memnun edecek düzenlemeler yapmaya hazırlanıyor. Bu düzenlemeler gerçekleştiği takdirde Türkiye’de sendikal hareket ve işçi sınıfı açısından sonuçları neler olabilir? İktidarın nasıl bir sendikal düzen tahayyülü var?

Biraz önce değindiğim gibi, Türkiye’de, Avrupa’da, Amerika’da, ve kriz mriz de dense düşe kalka giden ve yeni bunalımlara gebe ve başa bela kapitalizmin geçerli olduğu devletlerde, iktidar, iktidar partisi, hükümet, yöneticiler, yani bakanlar,  başbakanlar, cumhurbaşkanları veya başkanlar, krallar, kraliçeler, prensler, prensesler, imparator (hepsinden örnekler mevcut, İmparator Japonya’da malum) tümü, tamamı, hepsi patronların temsilcisi. Bunun sağı veya solu,  ortası veya ortanınsolu da kalmadı, hepsi patronların birer temsilcisi, reklam ve satış memuru. Böyle bir durum İnsanlık tarihinde hiçbir zaman bu bugünkü kadar açık, çarpıcı ve berrak biçimde görülmemişti.

Patronlar “kurtarıcı” rolünde. Ama maalesef şimdiye kadar kendilerinden başka kimseyi kurtardıklarına kimse tanık olmadı. Ne gam!

Dahası iktidar partisi, milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları bizzat patron. Evet evet bizzat patron! Onların da bir veya birden çok işletmesi, “dükkanı”, “tezgahı” var. Eğer bizzat kendisi, “dükkan kapısına sandalye atıp oturamıyorsa”; oğlunu, kızını, damadını, yeğenini, amcaoğlunu, teyzekızını filan bu işle görevlendiriyor. Siyasi iktidar, söylendiği gibi, sınıflar üstü değil, patron sınıfının altında, emrinde, onun çıkarlarını korumakla meşgul. İşçiler işsiz kalmakla tehdit ediliyor, işsizlik korkusu patronların malı medyalarıyla yatak odalarımıza kadar sokuldu. Sabah uyandığınızda ilk telefonun veya ilk iletinin “İşinizden çıkarıldınız” mesajını içermesi tehlikesi uykunuzu kaçırabiliyor. Korku salınsın, bugün patronlar en kolay yoldan ve en ucuz biçimde işgücü edinmek ve onu bedelsiz, karşılıksız ve herhangi bir yaptırım olmadan işten çıkarmak istiyor. Yukarıda değindiğim gibi 19. Yüzyıl koşullarına geri dönüş, yasal kılıfı hazırlamaksa hükümetlerin görevi ...  

Ülkemizde bugünkü iktidarın “sendika düzeni tahayyülü”,  sendikasız, uysal, ucuz, gıkını çıkarmayan, ölünce kefenini kendi kendine örtünen, mezarını bizzat kazan, cenazesini bizzat kaldıran, cenaze namazını tek başına kılan işçilerden, pardon buna artık işçi de diyemeyiz, bireylerden oluşan bir alandır. Sadece kendisinin, iktidarın, top koşturduğu bir tarla. Tarla taş, toprak dolu, maç tek kale ve kalede kaleci de yok. Patronların ve iktidarın rüyası budur. İşçi sendikaları konfederasyonlarından birkaçının yönetimlerini şu veya bu biçimde sıkı denetim, gözetim ve vesayet altında tutan iktidar sendikasızlaştırma eylem alanını genişletiyor. İşçilere, “tek amacın, tek umudun bir iş sahibi olmak ve sesini soluğunu kesmek” kuralı değişik kanallardan aralıksız duyuruluyor. İktidar ve partisi kendisine veya benzer siyasi partilere yakın işçi sendikalarının, konfederasyonların yöneticilerinin kredi yitirdiklerini bilmiyor değil, tam aksine biliyor ve onların kredi yitirmesinin işine yaradığı için bu alandaki çabalarını da sürdürüyor. İtibarsızlaştırılan sendikacıların kıymeti harbiyesinin kalmayacağını onlardan daha iyi kim bilebilir? Bu gelişmeler her yönüyle iktidarın ve partisinin ekmeğine yağ sürüyor.  Ama unutuluyor: İşçi sendikaları konfederasyonları işçiler olmadan bomboş bir karton kutudur. Konfederasyon veya sendika yönetimini “besleyerek”, emir altında ve elde tutarak, sıkı biçimde denetleyerek örgütlü işçi kesimini sonsuza kadar susturmak, durdurmak mümkün değil. İşte örneklerini Tarih’te ve günümüzde görüyoruz: Genel kurullarda daha salona girer girmez yuhalanan ve salonu terketmek zorunda kalan bakanlar var bu ülkede. Stamdyumlar, spor salonları, fabrikalar, atölyeler, dükkanlar, tezgahlar,  sokaklar, meydanlar da konuşacak birgün mutlaka.

Bugün varılan noktada, sendikal hareketi, işçi hareketini siyasi iktidarın tekeline, vesayetine asla bırakmadan, TOPLUMUN YENİDEN ÖRGÜTLENMESİ için yeni tür örgütler kurulmasının yararlı olacağını sanıyorum: Artık çok bilinen kadın, gençlik, öğrenci kesimlerinde, çevre meselelerinde bir değil birden çok ve merkezi olmayan federe/yerinden yönetilen dernek, grup, küme kurulmalı. Bazen aynı kasabada bile, ve her zaman birden çok. Kadın, gençlik, öğrenci kümeleriyle yetinilmemeli, köyün, kasabanın, mahallenin, kentin, başkentin en basit, en sıradan gereksinimi için bir dernek, bir küme, bir grup oluşturmalı. Toplu taşımacılık, konut, ulaşım, sağlık ve benzeri binbir konuda binbir dert var ve bunların herbiri için toplumun bizzat kendisi kendi kaderini eline almalı. Örgütlenmeli. Hakkını aramalı.

Toplum evet yeniden ve yeni tür örgütlenme türleriyle bireyler arasında sıkı ilişkiler geliştirilerek donatılmalı. Toplumsal ağ canlandırılmalı. Bireyler derin yalnızlık sarmalından, iktidarın ve iktidar partisinin propaganda aracı “aptal kutularının”/televizyonların esaretinden, saldırısından kurtarılmalı. Televizyonlar kapatılmalı, gözler açılmalı. Ağızlar da.

Mücadele sendikal ve siyasi boyutları ihmal edilmeden toplumsal alanın yeni birimleriyle geliştirimeli. Siyasi iktidarın alınması için ille siyasi parti gerektiği biliniyor; her siyasi parti ile bu işin üstesinden gelinmediği de. O halde siyasi ve sendikal bürokratik yapılanmalar maalesef kaçınılmaz (işin doğasında böyle bir “kusur” var) ama yeni tür örgütlenmelerde KOLEKTİF KARAR MEKANİZMALARI denenmeli, geliştirilmeli, uygulanmalı. Kararlar topluca alınmalı. Herşeyi en iyi bilen, kurtarıcı, mükemmel lider, “tek adam” arayışı terkedilmeli. Herkes fikrini söylemeli, herkes konuşmalı, kararlar ortaklaşa alınmalı, eyleme ortaklaşa katılmalı. Birlikte yürünmeli.

İşçi sınıfı ve sendikal hareketin tarihindeki kritik momentlerde düzen dışı sol partilerin oynadığı rol, bugün Türkiye işçi sınıfı nitel ve nicel anlamda bu kadar gelişmişken niye oynanamıyor? Solun önemli bir bölümünün sınıf üzerinde bir iddiasının kalmamasının bunda etkisi nedir?

Bu sorunuzun yanıtını, alan çalışması yapan, işçi sınıfı içindeki dalgalanmaları ciddi bicimde inceleyen ve saptayabilen, toplumsal analizler uzmanı toplumbilimcilerin vermesi gerekiyor. Bu tür birkaç iyi toplumbilimcimizin bulunduğunu biliyorum. Kimi kez sıkı makalelerini de okuduğum oldu. Umarım yenileri de gelir. Bu alanda yeni toplumbilimcilere ihtiyacımız olduğu kesin. Kimi alan çalışmasını bizzat sendikaların, siyasi partilerin ve olanakları ölçüsünde derneklerin, resmi veya gayriresmi grupların da yapması bekleniyor.

Uzaktan saptayabildiğim birkaç noktayı burada dikkatinize sunayım:

12 Eylül 1980 askeri darbesi  sonrasında sendikacıların, hele “devrimci” sendikacıların kiminin bazı tavırları (örneğin darbenin hemen ertesinde ellerinde bavullarıyla tutuklanmak için Selimiye Kışlası önünde kuyrukta sıralarını bekleyen sendikacılar, aynı günlerde devlet sendikacılığının temsilcisi işçi sendikaları konfederasyonunun genel sekreteri darbe hükümetinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı koltuğuna otur-tul-du) ve işçilerin genel olarak kayıtsız kalmaları,  darbe karşısındaki umursamaz halleri, kimi solcuyu üzdü, küstürdü. Kimi, buradan hareketle, işçilerin, işçi sınıfının ihtilalci nitelik taşımadığı sonucuna bile ulaştı. Bu işçi sınıfına bir parça haksızlık. O gün de bugün de işçi sınıfının bir bölümü (İyi ama yüzde kaçı? Meçhul!) bu düzenin baştan sona, a’dan z’ye değişmesinden, değiştirilmesinden yanadır. Bu kesin: Evet işçi sınıfı içinde, oranını sayısını toplamını bilmesek te, ihtilalci bir damar var. Bunun unutulmaması lazım. Bir de şunun: Hiç kimse bütün işçi sınıfının, tümünün, tamamının ihtilalci olduğunu, olacağını iddia etmedi, etmemeli. Böyle bir şey mümkün de değil. Tarih ve yaşananlar bize böyle diyor. İşçi sınıfı sınıf olarak ihtilalcidir fakat bu kuraldan işçilerin tümü ille ihtilalcidir sonucunu çıkarmamalıyız.

Az veya çok sayıda, bölünerek küçülen, bölünerek hem renklenen ve iyileşen, hem derinleşen Türkiye’nin SOL ZENGİNLİĞİ artık bir çaresini bulup enazlarda ortaklaşarak bir program, bir hükümet programı oluşturup bir çatı altında biraraya gelmeli, işçi sınıfı içindeki ihtilalci damara, gençliğe, kadın, erkek ve çocuklara yeni bir umut dalgası sunmalı. Bu konuda öncelik kimde? Nerede? Bunun yanıtını siyasi ve sendikal alanlarda bizzat çalışan, dirsek çürüten, pabuç eskiten, göz nuru ve alın teri döken militanlar vermeli. Biz (yine) bekliyoruz. Bilim kadın ve adamlarından namus, onur, mesleki ahlak (yani etik) gibi kavramları duyunca “Bu da ne?” demeyenlere de iş düşüyor. Haydi artık! Yetti gayri!

Solun, lafın doğrusunu isterseniz, seçim yolunu da reddetmeyen ihtilalci solun “sınıf üzerinde bir iddiasının kalmaması” kabul edilemez. İşçi sınıfının bütün üyeleri hiçbir yerde yüzde yüz ihtilalci, solcu veya sosyal-demokrat hatta demokrat bile olamadı. Ama bizim bebeği onu yıkadığımız suyla birlikte atmak lüksümüz yok. Evet yok. Asla. Bu böyle bir işçi sınıfıdır işte deyip bağrımıza basmalıyız. “İşçi sınıfımızı” seçmek olanağımız var mı? Yok! O halde varolanla yola çıkmak, yürümek ve güneşe ulaşmak gerek.

Pek uygun olmayabilir ama burada Fransa’dan bir örnek vereyim: İhtilaller ülkesi ama bütün ihtilallerinde bütünlemeye kalmış ve bir türlü sınıf geçememiş Fransa’da işçilerin yüzde otuzu evet evet yüzde otuzu aşırı sağcı, yabancı düşmanı, ırkçı ve apaçık nazi partiye oy veriyor. Proudhon, Marx, Engels, Jean Jaures, Leon Blum saç baş ve sakal yoluyordur mutlaka ama durum maaesef bu. Dahası da var? Daha birkaç yıl öncesine kadar LCR (Devrimci Komünist Birlik, etkili troçkist gruplardan biri) üyesi ve sendikacı bir “devrimci” şimdi ırkçı partinin bir kasabada belediye başkanı. Başka örnekler de var ... Bunlara rağmen Fransa’da işçi sınıfı ihtilalci geleneğini sürdürüyor. İşte son günlerden bir örnek: Güya “Sosyalist” Parti hükümetinin çıkarmak istediği ve bugünlerde Millet Meclisi’nde tartışılan “İş Kanunu tasarısı”na karşı aynı günde 200 ile 250 ayrı köy, kasaba ve kentte yüzbinlerin katıldığı gösteri ve yürüyüşler düzenlendi. Başı çekenler işçiler, gençler, öğrenciler ve liseliler yine. Paris’te ve taşra kentlerinde 31 Mart 2016’dan beri düzenlenen “Nuit Debout” (“Gece Ayakta”) eylemleriyle Yunanistan ve İspanya deneyimleri canlandırılmak isteniyor. İşçiler, öğrenciler, liseliler, devrimciler gece nöbetini sürdürüyorlar. İhtilalci sol, işçi sınıfı içinde iddiasının devam ettiğini dile getiriyor. Kem gözlere şiş sergiliyor: Paris’te Cumhuriyet Meydanı’nda. Taşra kentlerinde en işlek meydanlarda. Umut yarınlarımızda. Ve yarınlardan umut kesilmez.

İşçiler Örgütleniyor (1939-1950) kitabınızda “nasıl olmalıydı?” sorusundan önce “nasıl oldu?” sorusuna yanıt aradığınızı belirtiyorsunuz. Kitaplarınız işçi sınıfı ve sendikal hareketin tarihinde neyin nasıl olduğuna doyurucu, belgelere dayanan ve tartışan yanıtlar veriyor. “Nasıl olmalıydı?” sorusunun yanıtlarına dair önemli girdiler de bulunuyor. Bu noktada, genç ve yeni kuşak araştırmacılara da yön gösteriyorsunuz... İşçi sınıfı tarihimizi inceleyecek bu genç araştırmacılara önerileriniz var mı?

M. ŞEHMUS GÜZEL - 1960’ların sonundan günümüze İşçi Hareketi Tarihi alanında epey yol alındı. Bu alan da ilgi çekmeye başladı. Oya Sencer’in (Baydar’ın) açtığı yolda, onu tanıyarak ve çalışmasını bilerek veya bilmeyerek ilerledik. Lütfi Erişçi’nin mütevazi kitabı, Hüseyin Avni Şanda’nın, Kemal Sülker’in kitapları, TİP’in 1960’lardaki yayın organlarından Emek ve Yürüyüş’teki makaleler ile Kurthan Fişek’in minik kitabı da unutulmamalı. Sayımız çok değil ama bugün meşaleyi taşıyanlar arasında Ahmet Makal, Aziz Çelik ve Yıldırım Koç’un çalışmaları öncelikle anılmalı. Bugün hepsini maalesef tanımak olanağı bulamadığım birçok genç araştırmacı, bilim kadın ve adamı da bulunuyor. Solun siyasi yönüne ağırlık veren çalışmalarıyla tanınan Mete Tunçay’ın kitapları konumuz bakımından da ihmal edilemeyecek değerlerdir. Fransa’daki en iyi Türkologlardan Paul Dumont’un pek çok makalesini de anmalıyım. Bu alandaki birçok çalışmaya kitaplarımdaki kaynakçada yer veriyorum. Bugün şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “Türkiye İşçi Hareketi Tarihi” artık sahipsiz değildir. 1960’lardan bugüne alınan yol epey keyif verici.

Genç araştırmacılara, çiçeği burnunda bilim kadın ve adamlarına birkaç önerim var, onları burada önce yöntemsel sonra tematik olmak üzere iki parçada ve özetle sıralıyorum:

İkinci elden kaynakların tümü mutlaka OKUNMALI. Okunmalı vurgulu çünkü alıntıdan alıntı yaparak bilimsel ürün verilemez. İşçi Tarihine Bakmak’ta ve yeri gelince diğer kitaplarımda “zincirleme alıntı” sonucu ortaya çıkan “zincirleme yanlışların” birkaç örneğini veriyorum. Bu artık bizim alanda görülmemeli.

İkinci elden kaynaklardan alınan tek kelime, tem cümle için bile kaynak mutlaka gösterilmeli. İntihal/plagiat/hırsızlık/çalıp çırpma yapılmamalı. Asla! Yapan(lar) olursa teşhir edilmeli.

Sadece ikinci elden kaynaklarla ASLA YETİNMEMELİ, BİRİNCİ ELDEN KAYNAKLARA BAŞVURULMALI. Özellikle arşivlere. Bir gün Türkiye’de Polis Arşivleri’nin de açılacağını ümit ediyorum. O zaman kimi konu daha da aydınlatılacaktır mutlaka. Eminim. Birinci elden kaynaklar arasında dönemin günlük, haftalık gazeteleri ve dergileri mutlaka taranmalı. Öyle üstünkörü değil, derinlemesine. Yerel basın ve yayın organları ihmal edilmemeli. Zonguldak, İzmir, Adana, Karabük, Balıkesir, Diyarbakır, Hatay ve gibi önemli maden, sanayi ve tarım merkezlerindeki gazete ve dergiler hele bilhassa.

Araştırmalarımızı çok geniş olmayan belli dönemlerle sınırlamalı ve ilgilendiğimiz dönemin tanıkları aranıp bulunmalı, onlarla uzun, derli-toplu sıkı söyleşiler yapılmalı. Gerekirse yeniden ve yeniden söyleşi genişletilmeli. Bu konuda kimi yöntem konularına değişik kitaplarımda değiniyorum. Az bilinen bir kaynak olduğu için Batman’da yerleşik Batmane Yayınevi tarafından 2013’te okuyucuya sunulan “Söylemek. Yazmak” isimli kitabımı burada izninizle anımsatayım: “Sözlü Tarih”in bize sunduğu araç ve gereçlerin söyleşilerimizde işimize yarayacağını sanıyorum çünkü.

Genç, ürünleriyle sınırlı İşçi Hareketi Tarihi alanında araştırılması, yazılması gerekli daha dünya kadar konu bulunuyor: Örneğin İşçi Hareketi Tarihi’ndeki sürekliliğin, sosyalist hareketle işçi haretinin birlikteliğinin canlı delilleri Üzeyir “Baba” (Üzeyir Avni Kuran), Yusuf Sıdal, “Şöför” İdris (İdris Erdinç), Rasih Nuri İleri, İbrahim Topçuoğlu, Kemal Sülker, Şaban Yıldız, İbrahim Güzelce, Kemal Türker, Mehmet Karaca Türkiye Komünist Partisi’nin tarihi liderleri, Bahir Ersoy (işçi, sendikacı ve Çalışma Bakanı), Senihi Yürüten (şöför derneklerinin popüler lideri, milletvekili), Seyfi Demirsoy, Halil Tunç, Abdullah Baştürk, Çalışma Bakanları ve ilk Çalışma Bakanı Sadi Irmak ile bakanlığın ilk müsteşarlarının ciddi ve yukarıda kısmen aktardığım yöntem uygulanarak hayat hikâyeleri yazılmalı.

İşçi Hareketi Tarihi dilimlere ayrılmalı ve bu dilimlerin her biri derinlemesine incelenmeli. Örneğin çok az bilinen 1920’ler ve 1930’lar, 1950-1960 dönemi mutlaka böyle bir çalışmanın konusu olmalı. Osmanlı İmparatorluğu dönemi baştan sona yeniden değerlendirilmeli. Bu konuda Osmanlıca, Fransızca ve İngilizce kaynaklar, bilimsel çalışmalar asla ihmal edilmemeli ...

Türkiye’de 19’uncu yüzyılın son yıllarından günümüze pek çok grev örgütlendi, bunlardan ilginç olanların, örneğin işyeri işgalli olanların özel bir biçimde incelenmesi de yararlı olacaktır. Özyönetim deneyimleri, işyeri işgalli grevlerin kiminde belli bir aşamadan sonra üretimin grevcilerce sürdürülmesi de...