'Sesi güzel, kendi güzel, içi güzel' [1] iki insan: Ruhi Su ve Paul Robeson

07/10/2018 Pazar
'Sesi güzel, kendi güzel, içi güzel' [1] iki insan: Ruhi Su ve Paul Robeson

                                                                   -1-

On dört yıl arayla dünyaya gelmiş iki büyük bas bariton opera sanatçısıdır Ruhi Su ve Paul Robeson. Sanatçı kimliklerinin yanı sıra sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için savaşan, inançlarından hiç bir koşul altında ödün vermeyen ve  mücadelelerinden vazgeçmeyen iki anıt insan.

1912 Van doğumlu Ruhi Su kendi ifadesiyle Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardandır. Verildiği yoksul ailenin yanında dağlarda türkü söyleyerek çobanlık yapan sanatçı, on yaşında yatılı olarak kabul edildiği Öksüzler Yurdu’nun dördüncü sınıfında keman çalarak müzik yaşamına başlar.  Ankara Müzik Öğretmen Okulu (AMÖO)  sınavını kazanan ama bir çok olumsuzluk sonucunda İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne gitmek zorunda kalan Su’nun müzik aşkı o denli büyüktür ki arkadaşlarının temin ettiği bir miktar para ve sahte kimlikle askeri liseden kaçarak Ankara’ya  AMÖO’ya gider ama okul yetkilileri onu geri gönderirler. Askerlikten çürük çıkarılarak okuldan ayrılmayı dener ve başarır ama bu kez Müzik Okulunda yer olmadığı bildirilir kendisine.

Bu koşullarda Adana Lisesi’ne ve daha sonra Öğretmen Okulu’na devam eden ve bu arada evlenip bir çocuk sahibi olan Su,  yine Müzik Öğretmen Okulu için şansını tekrar dener. Sınavı kazanır ve kabul edilir okula.  Ankara’ya ailesiyle göç eden sanatçı 1935-36 eğitim yılına dek eğitimini sürdürür. 1936-37 eğitim yılında ise Ankara Devlet Konservatuarı opera bölümüne seçilir. Pol Hindemit, Karl Eber, Pol Lohman, Markoviç, Arançi Lombardi, Böh gibi bu konuda dünya çapında ünlü kişilerce eğitilen sanatçı okulun seçtiği bir öğrenci olarak Riyaset-i Cumhur Orkestrası’nda çalışmaya başlar. İkinci işi ise Hasan Oğlan Köy Enstitüsü’nde müzik öğretmenliğidir. 1942’de Konservatuvar’ın opera bölümünden mezun olan Su, bu kurumda opera sanatçısı olur ve 1952’ye dek aralarında Madam Buterfly, Rigoletto, Yarasa, Fidelio, Figaro’nun Düğünü, La Bohem gibi ünlü operaların bulunduğu bir çok eserde rol alır.

Operadaki hayalet

Ruhi Su eğitimlidir, az bulunur bir sese sahiptir, disiplinli ve çalışkan bir insandır, mesleğinde çok başarılıdır ama bunların yanı sıra bir başka bir özelliği daha vardır. Sınıfların ve sömürünün olmadığı bir dünyada yaşamak gibi bir ideale sahiptir. Dahası,  bu amaca ulaşmak için örgütlenmiş, TKP üyesi olmuştur. Dünya ve Türkiye egemen sınıflarının en çok korktukları ve hiç bir zaman bağışlayamayacakları “suç”lardır bunlar. Yaptığı radyo programlarında Alevi deyişleri ve nefesleri söyleyen sanatçı “komünizm propagandası” yapmaktan TCK’nun 142. Maddesine göre yargılanacaktır birkaç kez. Muhbirlik yapan ise ünlü gazeteci Bedii Faik’tir ! İşine son verilen Su, 1952 TKP tevkifatı bağlamında, Konsolos operası provası sırasında gözaltına alınır ve  ağır işkence görür. Daha sonra evleneceği Sıdıka Su ile o dönemde tanışır. Beş yıl hapse mahkum olan sanatçı cezaevinde koro kurar, konserler verir ve türküler besteler. “Mahsus Mahal” Sıdıka Su için yazılmıştır. “Bu Nasıl İstanbul;  Zindan içinde”de Ankara’dan İstanbul’a ünlü Sansaryan hanı’na getirilişini betimler. “Karalı bir haber düşmüş geliyor” Nazım’ın ölümü üzerine yazılıp bestelenmiştir. “Hayali Gönlümde Yadigâr Kalan” Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesini anlatır.

Ruhi Su hapisten çıkar ve TKP tutuklamalarında birlikte hapse düştükleri yoldaşı Sıdıka Su ile ikinci evliliğini yapar. Ilgın doğar. Çumra’da kısa bir sürgünlüğün ardından Ankara’ya göçerler. Ne var ki, iş yoktur artık sanatçıya. Düzenin sahipleri açlıkla sınamaktadırlar aileyi. Ruhi Su hamallık yapmak zorunda kalır ama ne müzik tutkusu ve türkülere duyduğu aşk biter ne de bu adaletsiz düzenin değişmesi gerektiğine olan inancı. Onat Kutlar’ın ifadesiyle, O, gerek sanatta, gerekse yaşamda inandığı ilkelerden hiçbir zaman ödün vermemiş, yalpalamamış, düşünce namusunu korumuştur.  Filmler için müzikler derler, türküler yakar. Yorumlayıp seslendirdiği sayısız türkünün yanı sıra sözleri ve bestesi kendisine ait olan onlarca eserin sahibidir. Aralarında 12 Eylül askeri Cuntası dönemindeki baskılar nedeniyle çalışmalarına ara vermek zorunda kalan Dostlar Korosu’nun da bulunduğu üç koronun kurucusudur. Az bulunur bas baritonlardan olan Ruhi Su’nun yeri operadır. Ne var ki, çoğu zaman geçimini sağlamak için gazinolarda söylemek zorunda kalır.

Türkülerden müzik-sanat tartışmalarına

Ruhi Su, kendisi ile yapılan bir röportajda, operadan büyük tat aldığını ama türkü söylemekten de geri kalmadığını söyler. Türküler konusundaki edindiği bilincin Konservatuvar yıllarına rastladığını, bu kurumda aldığı müzik eğitiminin türkülere eğilmesine çok yararı olduğunu ama bu bilinçlenmedeki tek unsurun bu eğitim olmadığını belirtir. Müzik çalışmaları bir eylemdir ve bütün eylemlerde olduğu gibi onu etkileyen “insanın genel kültürü, çevresi, içinde yaşadığı koşullar ve dünya görüşüdür”. Burada sözü edilen dünya görüşünün bilimsel sosyalizm olduğu açıktır.

Su, özellikle doğup büyüdüğü bölge başta olmak üzere Anadolu’yu dolaşıp türkü derlemeye başlar. Kendi ifadesiyle türkülerin üsluplarından, söyleyişlerinden yararlanır. Daha sonraki yıllarda Amerikalı Paul Robeson, Arjantinli Atauhalpa Yupanqui gibi halk türküsü yorumcularıyla yolunun kesistiğini, “ortak bir yolda” olduklarını anlayıp mutlanacaktır! Değerli ozan Hasan Hüseyin’in onun için yazdığı “damarı Pir Sultan damarı/damarı robson damarı/gelir uğul uğul yeraltı nehirlerinden/gelir ve bulur yüreğimizi/damarı kavga damarı” dizeleri onun kişiliğini ve eserlerindeki evrenselliği ne güzel anlatır!

Ruhi Su’nun yaşam öyküsü sadece çok yetenekli bir sanatçıyı yansıtmaz. Bu öykü, aynı zamanda, sanatın alanına giren bir çok konuda derin araştırmalar yapmış ve incelediği konuyu bilimsel sosyalizmin yöntemine vurarak değerlendirmiş, dünya deneyimlerini de incelemiş, yetkin bir insanı taşır bizlere. Örneğin,  Nokta dergisindeki röportajında, çok sesli-tek sesli müzik tartışmasının özünde “iki kültür”ün tartışması olduğunu, ülkenin temelde İslami, Doğu’lu bir kültür içinde yaşadığını, kendisi gibi sanatçıların Cumhuriyetin ilerici kurumlarının ürünleri olduklarını, toplumda köklü değişiklikler olmadıkça iki yüz yıla yaklaşan bu üstyapı tartışmalarının sürüp gideceğini vurgular.

Tartışmanın başka yönlerine de vurgu yapar Su. Devrimci müzik bizim toplumumuz için çok sesli bir müziktir ama çok sesliliğin kendisi devrimi yaratmaya yetmez. Batı’daki kapitalist toplumların hemen hepsi çok sesli müziğe sahip oldukları halde devrimci koşullara sahip değildirler. “Kapitalist düzenden daha ileri bir devrim düşünüyorsak, demek ki çok seslilik orada yetmiyor. Ama sosyalist düzende çok sesli müzik mutlaka devrimci müzik niteliği taşır” der. Türkiye’de tek sesli olan halk müziğinin “büyüklüğü”,  klasik Türk sanat müziği gibi sadece aşk temalı olmamasından, halkın yakınmalarının tümünü içermesinden gelmektedir. Kriter, eserin taşıdığı iletide yatar.

Ulusallık – evrensellik tartışmasında da ulusal olanın evrensele dönüştürülebilmesi için müzik alanında evrensel kurum ve kuralların özümsenmesi gerektiğini, Konservatuvarda evrensel ses tekniği ile aldığı eğitimi türküleri söylerken kullandığını ama bu arada türkülerin kendine özgü seslerini de koruduğunu anlatır.  Yerellikten evrenselliğe ulaşmıştır.

           Verilen- Verilmeyen Pasaportlar

Ruhi Su sadece yurt içinde değil yurt dışında da tanınan bir sanatçıdır. 1977’de zorlukla alabildiği ve bir yıl için geçerli olan pasaportu ile Berlin’de düzenlenen Nazım Hikmet haftası’na katılır ve Almanya’nın bir çok kentine giderek konserler verir. Bu konserleri daha sonra Hollanda, Belçika ve İngiltere konserleri izler. Gittiği ülkelerdeki müzik kurumlarını ve ilgili üniversiteleri ziyaret ederek o ülkelerin halk müzikleri ve folklorları ile ilgili yapılan çalışmaları da inceler. Konserler bittiğinde pasaportun süresi dolmuştur.

73 yaş Ruhi Su için sağlıklı günlerin de sonudur bir bakıma. İlk pasaportunu 65 yaşında almış olan sanatçı kanserdir ve yurt dışında tedavi olması gerekmektedir. Bakanlığa başvurular yapılır, sağlık raporları gönderilir ama pasaport bir türlü gelmek bilmez. Pasaport geldiğinde ise artık işe yaramaz çünkü  Aziz Nesin’in ifadesiyle Ruhi Su “çorak yönetimlerin çölünde akıp gitmiştir”!

Ne var ki, insanlığa değer katan kişiler gibi, yine Aziz Nesin’in deyişiyle ondan geriye dünyamızda durmadan su gibi akacak güzellikler kalmıştır. Ölümünün birinci yılında “Ekin İdim Oldum Harman” eseriyle Paris’te Büyük Plak ödülü’nü alır. “El Kapıları”, “Şiirler-Türküler” eserleri Köln’de Eleştirmenler Ödülü’ne lâyık görülür. 1991’de ABD’de Yunus Emre yılı dolayısıyla Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal plakları CD olarak yayınlanır.

1984’e değin onaltı 45lik plak ve onbir uzunçalar yapan Ruhi ağabey’in kişilik özellikleri sadece sanatçı olarak sahip olduğu yeteneklerle sınırlı kalsaydı,  müzik kitabı okurları bas bariton, değerli bir müzik yorumcusu olan bir opera sanatçının yaşam öyküsünü okuyup geçeceklerdi. Yapıtlarının ve kişiliğinin günümüzü aydınlatması, gelecek güzel günlere bir ışık olması onun dünya görüşüyle ve bu dünya görüşünü hayata geçirmek, bu kahrolası düzeni değiştirmek için verdiği örgütlü mücadele ile yakından ilintilidir. Devrimci sanatçıların eserlerini ve bir bakıma kendilerini ölümsüz kılan, onların sosyalizme olan inançları ve bu yolda verdikleri mücadeledir.

Ruhi ağabeyin ve gelecek yazıda yaşam öyküsünü paylaşacağımız yoldaşı Paul Robeson’un hayalleri bu nedenle gönlümüzdedir.

Ruhi Su dinleyelim.

Haklıdır Hasan Hüseyin.

Onu dinlemek “bir kahkaha gibi girmektir kavgaya”; onu dinlemek “açıp elvan elvan/ gül gül gülmektir seherde”.

Onu dinlemek “yumruk olup direnmektir”.

[1] Bu betimleme sevgili Aziz Nesin’e aittir.