Aydemir Güler
Boş pazarlık
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:12 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:12
“Müzakere sürecinin başlaması için güven verici beyanlara ve adımların atılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çerçevede sayın Abdullah Öcalan'ın çözüm sürecinde rol oynayabilmesi için müzakere koşullarının sağlanması, yeni bir demokratik anayasanın hazırlanması, haksız ve hukuka aykırı siyasi saikle tutuklu bulunan, barış grubu üyeleri dahil olmak üzere, Kürt siyasetçilerin bırakılması, hiçbir demokratik ülkede bulunmayan ve temsilde adaleti zedeleyen yüzde 10 seçim barajının kaldırılması, terörle mücadele yasası başta olmak üzere tüm anti-demokratik yasaların yürürlükten kaldırılması gündemlerinin 13 Eylül 2010’un ve sonraki günlerin temel gündemleri olacağına dair her türlü şüpheden uzak açık bir şekilde taahhüt edilmelidir.”
Ahmet Türk Demokratik Toplum Kongresi'nin son toplantı kararlarını böyle açıklıyor.
Öcalan'la görüşülmeli... Bu konu Türkiye'de bir komedi biçimini almıştır. Devlet PKK ile, Öcalan'ın yakalanmasından çok önceden beri hep görüşür. Bunda kimse açısından yüksenecek bir şey de yoktur. Ancak bunun ilgili kamuoylarına açıklanmasına sıra geldiğinde, işte o, el yakar!
Bu noktada, “başkalarını ne der” bakışının devreye girdiğini düşünebiliriz. Yetersiz bir değerlendirme olur. Çünkü bilmeliyiz ki, çözüm denen şey, her nasıl olacaksa olsun, taraflar arasında temas kurulmaksızın gerçekleşmeyeceği, bir sabah, o ana kadar yürütülmüş gizli görüşmeler birden bire çiçek açmayacağına göre, başkalarını ne der'den yüksünenlerin çözüm için ya niyeti ya kabiliyeti yoktur.
Birileri Özal'ı bu alanda da gösterdiği cesaret nedeniyle öve öve bitiremez, ama söz konusu olan şey sadece gizli görüşmedir! AKP cephesi, Ergenekon'a bağlanan subayların Öcalan'la girdiği görüşmelerden (de) hareketle PKK'yi Ergenekon'la açıklamak türü yaratıcılıklarda bulunmuştur. Şimdi de, aynı AKP “ben değil devlet görüştü” laflarına sarılmıştır. Hepsi boştur.
Yeni bir demokratik Anayasa... 2010 değişikliklerinin de 1980 Anayasasının ruhunu koruduğunu söylüyor ve kanıtlıyoruz. Demek ki, Türkiye'nin gerçekten ve eninde sonunda yeni bir Anayasaya gereksinimi olacaktır. Ancak bunu şu anda zaten bir değişiklik yapmakta olan AKP'den istemek boştur. AKP'nin Meclisten geçiremediği maddelerin demokrasiyle bir ilgisi yoktur ki...
Hapisteki Kürt siyasetçilerinin serbest bırakılmaları... Çözüm diyenin zaten içerdekilerin sayısını artırmaması, azaltması gerekir. Bizde çözümün pazarlık konusu edildiği dönemlerde, tersine, devlet elindeki tutuklu ve mahkum sayısını artırma yoluna gidiyorsa, burada bir rehin alma yaklaşımı var demektir. AKP tam da bunu yapmıştır.
Yüzde on barajı... Otuz değil, kırk küsur yıllık yüzsüzlük! Türkiye'de halkın oylarının sonuç vermesini, yani temsil adaletini gözeten tek sistem 1960'larınkidir. Türkiye İşçi Partisi'nin aldığı oy oranında Meclise girerek ses getirmesi üzerine terk edilmiştir. Demokrasi diyen, “benim kaç oyum var” hesabına değil, işte oraya bakmak zorunda. Gerisi boştur. AKP'ninse her tarafı boştur. Bu parti, barajı sevdiğini defalarca ilan etmiştir.
Diğer demokratikleşme maddeleri de ha keza... AKP sekiz yılın sonunda anti-demokratik yasaların sorumluluğunu kimseye atamaz.
Bunları, Demokratik Toplum Kongresi neden bu talepleri ortaya atıyor demek için yazmıyorum. Bu yapı bir siyasal odaktır ve muhatabından gerçekleştirilebilir olan veya olmayan çeşitli isteklerde pekala bulunabilir.
Ama, birincisi bu kez ortada bir de tarih vardır. DTK ve PKK kaynaklarından gelen mesajları yan yana getirmek zor değil ve 13-20 Eylül tarihleri arasında bu konuların masaya yatırılmaması halinde bir kez daha toz dumana batacağımız anlaşılıyor. AKP'nin ondan bir önceki haftaya kadar gündemin açılacağını taahhüt etmesi halinde ise belli ki boykottan evet'e kayılacaktır.
İyi de, AKP'nin geçmişteki ve bugünkü performansı, bu açıdan bakıldığında bir rezalettir. Erdoğan şu anda alanlarda MHP tabanına seslenirken PKK ile aynı safa düşme argümanının üstünde tepiniyor.
İkinci olarak diyelim ki, AKP yönetimi, yalandan kim ölmüş diyen Türk deyişini hatırlasın ve “tamam 13-20 Eylül arası konuşacağız” desin... Peki, bunun karşılığında güçlü bir Kürt desteğiyle referandumda evet oylarını 5-6 puan yukarı çeken bir AKP'nin sözünü tutmasını bekleyebilir misiniz?
Kendini daha güçlü hisseden bir AKP, bence, en azından karşı tarafın kozlarını biraz daha azaltmak için ayak sürüyecek, “çözüm” atağını ertelemeye çalışacaktır. Sonuç olarak genel siyasal denklemde AKP güçlenir ve BDP dahil tüm muhalefet belli ölçülerde geriler. Böylece PKK'nin silahlı eylemleri Türk kamuoyunda çok daha gayrımeşru, Kürt kamuoyunda çok daha meşru hale gelir. Yeri gelmişken ekleyeyim, zaten AKP'nin politikası da bunun üstüne kuruludur.
Üç yukarıdaki tekil talepleri aklı başında her solcu makul bulabilir. Ancak Anayasa değişiklik paketinin gerici bir dalganın emekçilerin tepesinde patlaması anlamına geleceğini düşünen ve bu nedenle “hayır” diyen solun, bu talepleri bugün desteklemesi nasıl mümkün olabilir? AKP'nin DTK taleplerini karşılama sözü vermesi ile dalganın patlaması neredeyse eşdeğerdir. Bu durumda solun Ahmet Türk'e yanıtı şu olmak durumundadır: Bu pazarlık yanlıştır. Taleplerin yerindeliği bu yanlışı telafi etmez, daha da vahim hale getirir.
Dört demek ki neymiş, tek tek parçalara değil bütüne bakmak gerekirmiş.
Beş bütün bunlardan aynı sonuca varılır. Sol yoksa, buradan çözüm değil daha fazla kan çıkar. Sol yoksa, bu süreçten aralarındaki mesafe açılmış halklar çıkar. Solsuz gönüllü birlik olmaz. İstense de çıkamaz. Solsuz yeni bir cumhuriyet olmaz. Solsuzluk artık Eylül ortasına kadar bile sabredilemeyecek bir felakettir!
Solun devreye girebilmesi için ise, bu referandumun AKP'nin tepesinde patlaması gerekiyor. Gerisinin boş olduğu yerde, en büyük doğru budur