Türkiye Kalkınma Bankası yeniden yapılandırması Meclis’te: Nereden çıktı bu kalkınma aşkı?

Türkiye Kalkınma Bankası’nın çok radikal bir şekilde yeniden yapılandırılması planlanıyor. TBMM’de görüşülen teklif bankanın mevcut yapısının, çalışanlar başta olmak üzere tamamen tasfiyesini kolaylaştırırken hukuki muafiyetler ve ayrıcalıklar yoluyla TKB’nin kamunun önemli borçlanma enstrümanlarından biri haline getirilmesi hedefi öne çıkıyor. Siyasi iktidarın özel sektör ve bankaların üzerindeki borç yükünü kamunun üzerine almaya yönelik kapsamlı mekanizmasının kritik halkalarından birinin de TKB’nin ‘gömlek değiştirmesi’ ve banka bünyesinde oluşturulacak Kalkınma Fonu olduğu dikkat çekiyor.
Adile Kaya
Pazartesi, 01 Ekim 2018 15:46

AKP 28 Eylül’de Türkiye Kalkınma Bankası’nın (TKB) yeniden yapılandırılmasına ilişkin kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sundu, teklif bugün görüşülüyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan 100 günlük eylem planının Hazine ve Maliye Bakanlığı hedefleri arasında TKB’nin yeniden yapılandırması yer alıyordu. Ardından Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak da TKB'nin yeniden yapılandırmasıyla ilgili yasal altyapı değişikliğine yönelik çalışmaların başladığını açıklamıştı. Ağustos ayında da bankaya önce özel sektörden bir isim, İbrahim Halil Öztop Genel Müdür olarak atandı, ardından Yönetim Kurulu’nda Merkez Bankası, Hazine ve özel sektörden yeni isimler görevlendirildi. 

Önceki hafta açıklanan Yeni Ekonomi Programı’nda (YEP) “Finansal Borçların Yeniden Yapılandırılması” düzenlemesiyle birlikte yer verilen önemli konulardan biri yine TKB’nin yeniden yapılandırmasıydı. 535 çalışanı, bir genel müdürlük, bir İstanbul şubesinden ibaret yapısı, ticari bankaların 20’de birine ancak ulaşan kredi hacmiyle TKB’yi neden “yeni baştan” yaratmaya soyundular? “Kalkınmacılığın” moda olduğu dönemlerde bile çok kontrollü hareket eden Türkiye sermayesinin “kalkınma aşkı”nın arkasında ne var?

“Kalkınma aşkı” değilse de TKB “aşkı”nın arkasında özel sektör borcunu kamunun üzerine alma gayreti olduğu söylenebilir. Türkiye’nin toplam dış borcunun GSYH’ye oranıyla, kamu borcunun GSYH’ye oranı karşılaştırıldığında ikincisinde hala gidecek yerin olduğu, buna göz dikildiği görülüyor. Toplam dış borcun GSYH’ye oranı yüzde 52 iken, kamu borcunun GSYH içindeki payı yüzde 29 civarında. Benzer ülkeler ve uluslararası ortalamalar göz önüne alındığında Türkiye’nin iyi göründüğü az sayıda göstergeden biri. Hazine garantisi, kamu varlıklarının teminat gösterilmesi, yeni kamu kaynakları yaratılması… Mevcut kaynaklara ek olarak emekçilere yönelik ek sömürü mekanizmalarının tasarlanması, atıl kaynakların harekete geçirilmesi gibi yöntemlerle kamunun daha fazla borçlanması, daha doğrusu oluşturulan yeni mekanizmaların yardımıyla sermayenin borcunu üstlenmesi için hummalı bir çalışma yürüyor. TKB, uluslararası finansal kurumlarla bugüne kadarki ilişkilerinin sağladığı avantaj ve adeta sıfırdan kurulmuş bir banka temizliğindeki bilançosuyla söz konusu mekanizmanın önemli enstrümanlarından biri olmaya uygun görünüyor. Yeniden yapılandırma kapsamında sermaye artırımı, Türkiye Kalkınma Fonu ve alt fonların kurulması gibi düzenlemelerin yer alması, TKB'nin borçlanma kapasitesinin bugünküne kıyasla çok ciddi artırılmasının hedeflendiğine işaret ediyor.

ULUSLARARASI SERMAYE YÖNLENDİRMESİYLE ‘BUTİK’ KALKINMA

TKB, hem kamu bankaları içinde hem de bankacılık sisteminin bütünü içinde nicel büyüklükler açısından ihmal edilebilir bir paya sahip. BDDK sınıflamasında “kalkınma ve yatırım bankası” olarak nitelenen 13 banka yer almakla birlikte bunlar içinde “kalkınma bankası” tanımına uyan iki banka, kamu bankası olan TKB ve İş Bankası’nın ana hissedarı olduğu Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB). İki bankanın toplam bankacılık kredileri içindeki payı ihmal edilebilir düzeyde olmasına rağmen özellikle Dünya Bankası (IBRD), Avrupa Yatırım Bankası (EIB), Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Alman Kalkınma Bankası (KfW) başta olmak üzere uluslararası finansal kurumlar tarafından sağlanan fonlara, uzun vadeli ve düşük maliyetle, üstelik Hazine garantili erişim imtiyazına sahip bankalar. İki bankanın uluslararası finans sermayesinin Türkiye’ye yönelik fonlama politikasının taşıyıcısı olma misyonu bulunuyor. 2000’li yıllarda enerji sektörü Dünya Bankası yönlendirmesiyle yeniden yapılandırılırken dönüşüme uygun finans mimarisinin “taşeronu”da öncelikle kalkınma bankaları oldu, ticari bankalar dönüşüm belirginleştikten sonra adapte ve entegre oldu. 

TSKB 1950, TKB de daha önceki ismi DESİYAB’la 1974 yılından beri yukarıda işaret edilen misyonla, uluslararası sermayenin onayıyla Türkiye sermayesinin yeni yöneldiği alanlara, sektörlere yönelik kaynak sağlama odaklı hareket ediyor. Ancak gelişmiş kapitalist ülkeler de dahil dünyadaki diğer örneklerde kalkınma bankaları stratejik yatırımların finansmanında rol üstlenen ve özellikle 2. Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde bankacılık sistemi içinde önemli ağırlığa sahip bankalar olarak şekillenirken Türkiye’de “kalkınma bankacılığı” bir tür ilk uygulayıcı olarak kaldı, belli bir ölçeğin ötesine geçemedi. Türkiye kapitalizminin gelişimi ve tercihlerinin ürünü olarak tüm dünyada kalkınma bankaları kamu bankası olarak kurulurken Türkiye’de Dünya Bankası eliyle, özel sektörün sanayi yatırımlarını fonlamak üzere dönemin özel bankalarının ortaklığında bir özel kalkınma bankası, TSKB kuruldu. Devlet Planlama Teşkilatı’nı (DPT) önceleyen TSKB, 1950’li, 1960’lı yılların özel sektör yatırımlarında sektör, teknoloji, ölçek, lokasyon seçiminde Dünya Bankası’nın “yakın” desteğiyle DPT’den daha fazla yönlendirici oldu. TKB’yi önceleyen DESİYAB’la kamu da bu alana girdi. 

Dünyadaki kalkınma bankası örnekleri dikkate alındığında Türkiye özelinde “kalkınma bankacılığı”nın devletten ziyade uluslararası sermayenin kontrolünde şekillendiği ve Türkiye’nin uluslararası işbölümündeki yeriyle uyumlu çalıştığı görülüyor. 1950’lerden bugüne ağır sanayi hamlesi, teknoloji odaklı yatırımlar yerine tarıma dayalı sanayiler, dayanıklı tüketim malları gibi sermaye açısından girişi kolay, pazarı hazır, konulan paranın geri dönüşünün hızlı olduğu, finansör ülkelerin yatırım mallarına talebi garantileyen ve tabii olmazsa olmaz ucuz emek gücü sömürüsünü merkeze koyan yatırımların öne çıktığı, 1950’lerin ticaret burjuvazisinin sanayi burjuvazisine dönüşümünde ufkun kamunun yaptığı ağır sanayi yatırımlarını özelleştirmelerle yağmalayana kadar montaj araba ve araba lastiği üretiminden ibaret kaldığı bir “kalkınma perspektifi”nin taşıyıcısı “butik” kalkınma bankacılığı… Aslında Türkiye’nin sanayi ve dolasıyla kalkınmada en önemli kısıtı olan uluslararası sermayeye bağımlılığın nasıl şekillendiğini kalkınma bankacılığının tarihçesi üzerinden de izlemek mümkün. 

YENİ KANUN İLE TÜM KADRO SİL BAŞTAN: TKB ‘PİYASA’DAN TRANSFERLE YENİDEN KURULACAK

TBMM’de görüşülen kanunun en önemli bölümlerinden biri “personel istihdamı”. Mevcut kadronun tasfiyesine kolaylaştıracak şekilde, 2021 yılına kadar tüm çalışanların “İş Kanunu” hükümlerine göre iş sözleşmesiyle istihdam edilmesi öngörülüyor. Buna tabi olmak istemeyen, 657’ye tabi çalışanların bu süreçte Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesine geçmesi, buradan uygun başka kamu kurumlarına kaydırılması planlanıyor. Erken emekliliği özendirmek üzere kendi isteğiyle emekli olanlara yüksek tazminat önerisi yapılıyor. 2000’li yılların başında 1000 civarı çalışanı olan TKB’de aradaki iki yeniden yapılandırma sürecinin de sonucu olarak halihazırda 535 kişi çalışıyor. Kredi plasmanı ve karı TKB’nin yaklaşık üç katı olan TSKB’de 350 civarında çalışan olduğu, iki bankanın sıkça karşılaştırıldığı biliniyor. Ancak Kanun’da öngörülen dönüşümün sayıyı azaltmaktan ziyade çalışan profilini köklü bir şekilde değiştirmeyi hedeflediği düşünülüyor. TKB’nin çok hızlı bir şekilde İstanbul’a taşınacağı, Anadolu yakasında, Finans Merkezi olarak adlandırılan bölgede yapımı süren binanın bitmesi beklenmeden Avrupa yakasında bir yere geçileceği belirtiliyor. Bu gelişmeyle birlikte de düşünüldüğünde TKB’nin İstanbul’da başka finans kuruluşlarından yapılacak transferler ve yeni alımlarla yeni bir kadroyla yeniden kurulmasının hedeflendiği anlaşılıyor. 

KALKINMADAN ZİYADE YATIRIM BANKACILIĞI FONKSİYONLARI 

Kanun’daki bir diğer önemli yenilik TKB bünyesinde kurulan Türkiye Kalkınma Fonu. Alt fonları da olması planlanan Türkiye Kalkınma Fonu için Avrupa Yatırım Bankası (EIB) bünyesinde bulunan ve Türkiye’de kurulu iki alt fonu olan Avrupa Yatırım Fonu’nun (EIF) model alındığı görülüyor. Özellikle 2008 krizi sonrasında uluslararası finansal kurumların orta-uzun vadeli yatırımların finansmanı, azalan özel sektör iştahının uyarılması ve yer yer ikam edilmesi için gündeme getirdiği model, kamunun doğrudan yatırım yapmak yerine kamu kaynaklarının sermayeye tahsisine yönelik bir enstrüman özelliği taşıyor. Özellikle 2008 kriziyle çöken ve yeniden ayağa kalkamayan yatırım bankacılığı, bir ölçeği aşamayan “girişim sermayesi” şirketleri vb yapıların daha büyük ölçekler ve daha garantili mekanizmalarla hayata geçirilmesi amaçlanıyor. TKB bünyesinde oluşturulan fon ve alt fonların da hukuki muafiyetler ve tanınan ayrıcalıklarla hem kamu kaynaklarını hem de ancak kamunun erişimiyle çekilebilecek dış fonlardan yararlanması hedefleniyor. 

Söz konusu fonlar “tutarsa” EIF başta olmak üzere dış kaynaklardan sağlanacak finansmanın aynı zamanda söz konusu fonların yönlendirilebileceği alanlar ve grupların seçiminde belirleyici olacağı da aşikar, 1950’den bu yana olduğu gibi. Türkiye’nin içinden geçtiği kesitte hangi alanlar, sektörler, grupların büyüyecek şekilde kurtarılacağı, fonlanacağı, hangilerinin sadece yaşatılacağı, hangilerin ölüme terk edileceğinde bu mekanizma da rol oynayacak. 

TKB ‘SİHİRLİ DEĞNEK’ OLABİLİR Mİ?

TKB yeniden yapılandırması, “kaynak sorunu” ya da Türkiye’nin şu an karşı karşıya bulunduğu “borç krizi”ni hemen çözecek bir sihirli değnek olabilir mi tartışmalı tabii ki. Operasyonun Kanun’da öngörülen şekilde hayata geçmesi ve “Finansal Borçların Yeniden Yapılandırılması” düzenlemesi başta olmak üzere borç stokunun kamuya devrine ilişkin kurulmaya çalışılan mekanizmanın “teklemeden” işlemesi, siyasi iktidar, sermaye grupları, uluslararası sermayenin başlıca aktörleri olarak sayılabileceği düzenin iç sürtünmeleri ve kısıtları nedeniyle bile zor olabilir. Özellikle uluslararası sermaye kısmında ne Türkiye’nin tutunabileceği bir “hazır” model ne de uluslararası işbölümünden düşen “hazır” bir rol söz konusu. Ancak tüm bu “iç belirsizlikler”den daha önemlisi, düzenin en güçlü kabulünün TKB’nin yeniden yapılandırmasının da parçası olduğu borç transfer mekanizmasının Türkiye emekçilerine, halkın direncine çarpmayacağı olması…