Hatay'ın tek derdi asayiş mi?

Hatay’daki Suriyeli muhaliflere ilişkin iddialar büyürken, resmi makamlarca yapılan açıklamalar konuyu sadece kriminal bir boyuta indirgeme çabası gösteriyorlar. Oysa Hatay’da yaşananların ve halkın tepkisinin, öncelikle Suriye’ye dönük planların meşruiyetinin olmaması ile ilgili olduğu görülüyor.
Çarşamba, 29 Ağustos 2012 10:55

Son günlerde yoğunlaşan bir biçimde medyada yer bulan Hatay haberleri, bölge halkının kendilerini daimi bir tehdit altında hissettiklerine ve Hatay’da gerginliğin yükselmekte olduğuna işaret ediyor. Özellikle Suriyeli muhaliflerin yerleştirildiği kampların kimler tarafından kullanıldığının bilinememesi, basına da yansıyan birçok taciz ve tehdit haberi, muhaliflerin silahlı eğitimler yapıp sınırdan rahatça geçebilmeleri gibi olaylar Hataylıların kaygılarını artırıyor.

Geçtiğimiz günlerde kamplara ziyarette bulunmak isteyen CHP milletvekillerinin Apaydın kampına sokulmamasıyla başlayan tartışmalardan sonra ise, resmi makamlardan yapılan açıklamalar inandırıcı olamıyor. Söz konusu açıklamalarda sürekli “şikayet yok” cümlesini tekrarlayan devlet görevlilerinin, meseleyi sıradan bir asayiş boyutuna indirgeme yoluna gittikleri görülüyor. Asayiş boyutu önemli olmakla ve bu konuda yapılan açıklamaların gerçeği ne düzeyde yansıttığı tartışmalı olmakla birlikte, konunun sadece kamu güvenliği ve asayişe indirgenemeyecek genişlikte olduğu biliniyor.

Vali açıkladı: Hatay güllük gülistanlık
Konuyla ilgili son açıklamalardan birini yapan Hatay Valisi Mehmet Celalettin Lekesiz’in sözleri, tartışmayı bir adım daha ileri götürerek, kentte asayiş başlığında değerlendirilebilecek sıkıntıların dahi olmadığını iddia ediyor. Valiye göre, kentte “normal” sayılabilecek sayıda adli vaka gerçekleşiyor ve bunlar da hızla takibe alınıyor. Valinin sözlerini desteklemek için sunduğu en önemli kayıt ise, şimdiye kadar resmi makamlara iletilen şikayet sayısı.

Oysa adları ve adresleri bilinmeyen, sıfatları ve görevleri gizlenen ve çoğunlukla da silahlı oldukları bilinen Suriyeli muhaliflerin nasıl şikayet edileceği konusunda kuşkular orta yerde duruyor. Üstelik, devletin ve hükümetin en yetkili kişileri tarafından açık biçimde desteklenen, hatta başbakanın adını vererek Hataylıları tehdit ettiği iddia edilen bu kişileri şikayet etme “cesareti”ni kimin gösterebileceği de düşündürücü.

Şimdiye kadar basına yansıyan birçok olay hakkında tatmin edici bir adım atılmadığı halde, açıklamasında bazı olaylara değinen valinin “inkar” yoluna gitmesi dikkatleri çekti. Örneğin, “Tüm yolcuların kontrol ve denetimleri en üst düzeyde yapılmaktadır. NAS havayollarına ait uçaktaki yolcuların uçaktan iniş ve havaalanlarından ayrıldıkları ana kadarki yolcu listesi tekrar incelendi. Olumsuz durum yok” diyen valinin sözlerini, bizzat Suriyeli muhaliflerin yalanladığı ortaya çıktı. Birçok haberde Suriyeli muhalifler sınırdan rahatlıkla ve istedikleri gibi girip çıkabildiklerini, bu konuda CIA ve MİT tarafından kendilerine yardım edildiğini belirtiyorlar.

Vali Lekesiz’in “Muharip yabancı ordu mensuplarında Türkiye’ye iltica edenler hakkında kanun uyarınca sınırdan ilk girişler sırasında tüm şahısların üst ve eşyalarında arama yapılmaktadır. İçeriye hiç kimsenin silahla girmesine izin verilmemektedir. Parmak izi alınıyor, fotoğrafları çekiliyor. Konaklama merkezlerinde yaşayanların askeri kıyafet giymesine izin yok” biçimindeki sözleri de, yine muhaliflerin sözleri ve görüntüleriyle çelişiyor. Sabah Türkiye’de dinlenip, gece Suriye’de savaşmaya gittiklerini belirten muhalifler, bu “seyahatler” sırasında silahlarını da yanlarında taşıyorlar. Bunları da basın değil, yine muhaliflerin kendileri ifade ediyorlar.

“Hatay halkı kendisinin hakları ile ilgili konuda duyarlıdır. Her türlü olumsuzluğu 155 ya da 156’ya anında bildirir. Bu konuda dolmuşuma bindi para vermiyor, beni haraca bağladı şeklinde yapılan hiçbir müracaat yoktur” diyen vali, yine sadece müracaat ve şikayet sayısını tek veri olarak kabul etmekte olduğunu gösteriyor. Oysa Hatay halkının rahatsızlığının ve tepkisinin medyaya yansıdığını görmezden geliyor. Üstelik hiçbir resmi statüsü olmayan eli silahlı kişilerin varlığından şikayet edilmesini beklemenin nasıl bir kamu güvenliği anlayışı olduğu da tartışılmayı hak ediyor.

Aynı kamu güvenliği anlayışı valinin “Dikmece Köyü’nün basıldığı iddiasıyla ilgili ise, olay günü jandarma muhtar tarafında aranarak hırsızlık olayı ihbar edilmiştir. Şikayetçi, vatandaş eve şüpheli herhangi birinin girmediği ve evden herhangi bir şey çalınmadığını belirtmiştir” sözlerinde de gözleniyor. Dikmece köyünde evlerinin balkonuna kadar çıkan ve evin içini gözleyen muhaliflerden zorlukla kurtulan ailenin durumu, “eve kimsenin girmemiş” ve “herhangi bir şeyin çalınmamış” olması nedeniyle “güvenli” bulunuyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün olsa da, valinin açıklamalarının konuyu basitleştirme ve kamuoyuna yansıyan rahatsızlığı örtbas etme çabası anlamına geldiği görülüyor. Toplumsal huzursuzluğu şikayet ve müracaat sayısıyla ölçmeye çalışmanın, “henüz” gerçekleşmemiş fiillerin bir tehlike içermediğini iddia etmenin ve bizzat muhaliflerin açıklamalarına rağmen basında yer bulan iddiaları görmezden gelmenin amacının ise, AKP’nin Suriye politikasının Türkiye için barındırdığı tehlikeyi gözlerden uzak tutma uğraşı olduğu ortaya çıkıyor.

Ajanlarla ve silahlarla dolu bir kentte yaşamak
Konu sadece asayiş boyutuyla ele alındığında dahi yeterince endişe vericiyken, Hatay’da yaşananların sadece asayiş tedbirlerinin ötesinde bir anlamı olduğu da biliniyor. Çünkü sadece Türkiye’de değil, dünya basınında da genişçe bir yer bulan iddialara göre, Hatay yabancı istihbarat servislerinin cirit attığı bir kent haline gelmiş durumda. Kentteki kamplarda silahlı binlerce insanın barındırılması da endişeyi artıran bir diğer unsur.

ABD tarafından açıklandığı gibi, Hatay ve bölge, CIA ajanlarının yeni “çalışma” alanı olarak tarif edilmiş durumda. Ajanların başlıca görevi de, Suriyeli muhaliflere stratejik ve lojistik desteği artırmak, Suriye muhalefetine yol gösterip Esad’ın devrilmesini hızlandırmak olarak tanımlanıyor. Bu tanımın içeriğinde ise, sadece politik ve diplomatik yardımlar değil, başta silah olmak üzere, savaş stratejisi, eğitimi ve lojistiği konularında destek sunmak yer alıyor.

Aynı şekilde Alman, Fransız, İngiliz ve İsrailli ajanların da Hatay’da ve bölgede yoğun bir çalışma içerisinde oldukları biliniyor. Akdeniz’de bulunan bir Alman savaş gemisinin istihbarat çalışması yaptığı ve elde ettiği istihbaratı Türkiye’de üslenmiş muhaliflerle paylaştığı da bilinen gerçeklerden biri. İngiliz ajanlarının Suriye topraklarında sıcak çatışma içerisinde oldukları da, muhalifler tarafından kaçırılan yabancı gazetecilerin tanıklıkları sayesinde gösterilmiş durumda.

Ajanların muhaliflere silah temini konusundaki çalışmaları ise, Hatay’ın bir silah pazarına dönüşmesine neden oldu. Basına da yansıyan iddialara göre, Hatay, muhaliflerin silah temini konusundaki en büyük kaynağı durumunda. Hatta silah satışının kara borsaya dönüştüğü dahi söyleniyor. Yine muhaliflere kent içinde silahlı görünmelerinin sorun yaratacağı söylendiği için, cephaneliklerini çam ormanları arasında kurdukları yönünde iddialar bulunuyor. Dün yayınlanan ve ÖSO birliklerinden birine komuta eden muhalifin söyledikleri de bu iddiayı doğruluyor.

Ancak hem valinin hem de resmi makamların ajanların cirit attığı ve her isteyenin silah bulup taşıyabildiği bir kentte, halkın endişeleri ve rahatsızlıkları konusunda tek söz söylememeleri dikkat çekici. Gördüğümüz gibi, konu sadece asayiş ve şikayet boyutuna indirgenemeyecek ölçüde karmaşık. Devlet görevlileri ise, Hatay’ı güllük gülistanlık olarak tarif etmekte ısrarcı.

Mesele Hataylıların kandırılamaması
Tüm bu manzaranın en dikkat çekici yanı ise, Hatay halkının kendi kentlerinde hazırlanan tezgahın meşruiyetine inandırılamaması. Hükümetin ve ana akım medyanın tüm çabalarına karşın, Hatay halkı Suriye’ye yönelik politikanın bir emperyalist kuşatma olduğunun farkında. Yüzyıllara dayanan ve akrabalıkla da perçinlenen ilişkilerinin sonucunda, Hatay halkı, Esad’ı devirmeye çalışanların Suriye halkı değil, kiralık çeteler ve şeriatçı örgütler olduğunu biliyor. Hatay’da yaşananlara dair rahatsızlıkların temelinde ise bu farkındalık yatıyor.

Valinin ve AKP’lilerin açıklamalarında sık sık değinilen “mazluma yardım etmek”, “zordayım, dardayım diyene ev sahipliği yapmak” sözlerine karşın, Hatay halkı, kentte karşılaştıkları ve birçoğu Suriye’deki akrabalarının katili olan muhaliflerin “mazlum” ya da “darda” olarak değerlendirilmesi konusunda ikna edilebilmiş değil. Diğer bir deyişle, sorun Hatay halkının misafirperverliğinde değil, Hataylıların Suriye konusundaki yalanlara kanmamış olmasında.

Hükümetin Hatay konusundaki telaşlı ve gerçekleri gizlemeyi amaçlayan açıklamalarının altında da, Hatay halkının kandırılamamış olmasının payı bulunuyor. Üstelik aynı durumun, Hataylıların yanı sıra, Türkiye halkı açısından da geçerli olduğunu söylemek mümkün. Tüm çarpıtmalara, medya yalanlarına, ABD desteğine ve saldırgan tavırlara rağmen, Türkiye halkı nezdinde Suriye’ye yönelik düşmanlık kabul görmemiş, hükümetin politikası inandırıcı bulunmamıştır. Bu nedenle, önümüzdeki süreçte AKP’nin daha telaşlı ve daha saldırgan bir tutum içine girmesi de şaşırtıcı olmayacaktır. Suriye gündeminde gerilimin artmasına paralel olarak, Türkiye içinde de mezhepçi ve gerici saldırıların artması da bunun bir işaretidir.

(soL - Haber Merkezi)