Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Tuğrul Keskin

Sır(lı) demokrasi

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:00 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:00

Hatırlayanınız çoktur, 12 Eylül’lü günlerde hayatları yaşanamaz kılan ciddi alçaklıklardan biri de “muhbircilik”ti. Hemen hemen her semtte vardı bu muhbirler. Hatta öyle bir noktadaydı ki muhbirlik işi, şahsi sorunlara/sürtüşmelere bile bir “siyasi” kılıf bulunuyor, “filancayı filan zaman filanlarla filan işi yaparken görmüştüm”le sürdürülüyor ve pek çok insan haksız bir biçimde eza görüyordu. O günler her zaman olduğu gibi en “değerli” suçlular yine komünistler ve aydınlanmacılardı. Komünist avı en ciddi avlardan sayılırdı. Çünkü bertaraf edilmiş her komünistin yerini, en az iki dinine bağlı ve “makbul” yurttaş alıyordu. Darbenin paşasının konuşmalarında Kuran’dan aktardığı ayetlerin de gücüyle, yeraltında yaşayan kindarlar ağır ağır yeryüzüne çıkmaya ve laik cumhuriyete karşı örgütlenmeye başlamışlardı. Bu ince/badem bıyıklı, tuhaf giysili, birbirinin aynısı ses tonuyla konuşan insanları mahalleli pek de ciddiye almazdı. Bakmayın siz şimdilerde ne büyük zulüm gördüklerini anlatıp durduklarına, her baskı dönemi bu dindar/kindarları güçlendirdi ve her baskı döneminin ünlü muhbirleri de bunların arasından çıktı. Şimdi ülkeye “ileri demokrasi, ifade özgürlüğü, barış, kardeşlik” filan getireceğini vaaz eden bu kindarlar, nerede bir aydınlanmacı görseler hemen gereğini yaparlardı ve pek çok sosyalist yargısız infazlarla katledildi. Ölü bedenleri ayaklarından sürüklenerek evlerden çıkarılırken, alkışlayan ve “en büyük polis bizim polis, en büyük asker bizim asker” tezahüratını yapanlar da yine bu muhbir ahali idi. Yani anlayacağınız muhbirlik bu insanların eski işidir ve en başarılı oldukları işlerdendir. Mertçe tartışmak ve hatta dövüşmek bir erdemdir, ne yazık ki pusu kurarak, arkadan vurarak, ihbar ederek ilerlemek “hülooo”culuğun mayasında var... Yoksa Başbakan, durup dururken komşuları birbirine düşürecek muhbircilik görevini neden aynı insanlara yeniden versin ki...

Biliyorsunuz bundan böyle her mahalleye bir “ihbar kutusu” koyacaklar. 12 Eylül’de olduğu gibi, akrabadan, eşten/dosttan muhbir yaratacaklar. Hoşlanmadıkları bir insanı rahatlıkla ihbar ettirip hayatını karartabilecekler. Bu son dönemin moda işi gizli tanıklıklarda olduğu gibi, kimliğini saklama olanakları olduğu için, ihbar edenin herhangi bir sorumluluğu da olmayacak. Büyük polis devletine doğru giden yoldaki en ciddi virajı dönmüş olacaklar. Bu sayede sıradan insanın gündelik hayatına, yatak odasına kadar girilecek ve “gereken” yapılacak. Yani bundan böyle polis “sırdaşımız”mış. “Sır” ile “polis” nasıl yan yana gelebilir, bir düşünün abiler... “Sırdaş polis” sosyalistlerin yahut gerici karşıtlarının “sırlarını” saklamayacağına göre, vay başımıza gelenler, gene onların “sır”ları, bizler için acıların kapıları açılacak...

Şimdi bir düşünün bu sırdaş polis bir nev’i gizli polis mi olacak? E ortada sır olduğuna göre onu saklaycak bir de gizli polis olması gerekmez mi? Açık-demokratik sistemlerde ihbar kutularından sorumlu polis olur mu? Olursa bu yönetimin adı demokrasi olur mu? Soru çok... Fakat yanıt tek. Eğer böyle olursa bu yönetimin adı, polise dayalı “diktatoryal rejim” olur. Çünkü sırdaş polis teşkilatları diktatoryal rejimlerin alametifarikasıdır. Gestapoyu hatırlarsınız, seçimle işbaşına gelmiş bir “sivil” hükümetin kurduğu vahşet teşkilatı idi. Kendisi defolup gidinceye kadar, yüzbinlerce insanın hayatını yok etti... Tabii bu yazdıklarıma eklenecek yahut yazdıklarımı tamamlayacak en ürküntü veren icraat 15 bin “özel polis”in önümüzdeki günlerde göreve başlaması olasılığı. Onlar da göreve başlayınca, artık ne ses kalır yurdumda ne de nefes sanıyorlar. Bir sürü uydurma davayla aydınları yıllardır hapiste tutmaları yetmedi. Gezi’den sonra sokaktan, sokakta duran yahut yürüyen insandan korkar hale geldiler. İşte o insanları ancak bu yöntemlerle kontrol altında tutacaklarını düşünüyorlar. Fakat her zaman olduğu gibi yine yanılıyorlar. Şiddetin, baskının ve zulmün çözeceği hiçbir sorun olamaz, bunu en iyi kendilerinin bilmesi gerekmez mi? Hani “doksan yıldır cebberut cumhuriyet onlara zulm ediyordu ya...”

Nedense aklıma birden “Yetmez ama evet”çiler geldi. Kulakları çınlasın, 12 Eylül’le hesaplaşmasını bekledikleri gericiler, 12 Eylül’ün en aymaz işlerinden birini geri getirerek yurttaşlar arasında “en çok alçalma” özgürlüğünü sağlamış olacaklar... Hadi hayırlısı.

MUAMMER CAN ‘CERİHAM...’
Ceriham ilk şiirini 1999’da Dize dergisinde yayınlayan,1977 İzmir doğumlu Muammer Can’ın ilk şiir kitabıdır. 2003 yılında Burdur Eğitim Fakültesi’nden mezun olan şair, İzmir’de coğrafya öğretmenliği yapıyor ve Temren adlı bir edebiyat dergisi yayımlıyor. Ceriham, bir ilk kitap olarak aşkın şiirler taşıyor sayfalarında. Çünkü ilk kitaplar şairler açısından sıkıntılıdır bazen. Şairin bütün acemiliklerini, uçarılıklarını taşırlar. Pek çok şair, ki şiirlerini ölümüne sevdiğimiz kimi şairler de dahil olmak üzere, ilk kitaplarını sonraki yıllarda pek anmazlar. Fakat Muammer Can’ın Ceriham’da yakaladığı şiir, ses, dize yapısı, kurgu, bundan sonraki bütün zamanlarda övünçle anacağı kitaplarından olmasını sağlayacak kanımca. Bir başka söyleyişle, toplumsal hayatın bir bütün olarak dikenli yollardan geçtiği bu süreç, Mummer Can’dan şiir olarak süzülüp gelmiş günümüze. Şüphesiz büyük kaos ortamları, yahut toplumsal yaşamdaki büyük dalgalanmalar, büyük şiirlerin ortaya çıkmasını sağlar. Ülkemizin cehalet ve kanla hesaplaştığı günlerde, hayatı şiirin sezgisinden gören ve söyleyen yeni bir şiirin varlığını elbette önemsiyorum. Şiirlerdeki sezgi tek başına içe dönük değil elbet. Sözgelimi Ceriham’da yer alan Temren Ucunda ve Ceriham şiirleri, Filistin’de yaşanan acıların, katliamların izdüşümü gibi yazılmış güçlü şiirler olarak duruyor.

“Xinjiang Ölüm İstasyonu” adlı şiir, Doğu Türkistan’da birkaç yıl önce yaşadığımız derin acıların izlerini, günümüze genç bir şairin sezgisiyle aktarıyor. Hemen ardından söyleyebilirim ki, “Aşk ve Kavga”, “Fareler Azdı Azra” ve “Dişlenmiş Kızıl Elma” adlı şiirler, Emperyalizme, gericiliye, yabancılaştırmaya karşı bütün gövdesiyle ve aklı ve kalbi ile savaşan bir genç insanın, hayatın saflarındaki direnişini anlatan şiirlerdir... Ayrıca ve şüphesiz ki şair, “Ceriham” (Yaram) diye seslenirken, kendi yüreğinden insanlara yarasını göstermek arzusunu da taşıyor. Ve Ceriham, toplumsal olay ya da olgulara dozunda bir öfke ve bilgece bir sezgiyle yaklaşmanın güçlü şiirlerini sunuyor okura. Hayal Şiir Dizisi’nden çıkan kitap,104 sayfa.

CERİHAM
gözlerimi oyup sana veriyorumgör! Ergen başları sektirdikleri 
kan denizini medde

öl! Yerin çölün dibidir, dediler
su dedim: mataramda gözyaşı tuzu
acıktım, deve izi bile yok
kollarıma estetik ameliyat gerekecek
döndüğümde...

kulaklarımı kesip sana veriyorum
duy! harf harf biriktirdiğimiz
şiir denizini cezirde

bir kıyımın göbeğinde
iki yanımdan akan kurşun seli
masum çığlıkları iki yanımdan
anlıyorum, neden şiir
en çok Filistinlidir.

dilimi koparıp sana veriyorum
anlat! acı ve kin sütanaları
süngülü yalnızlığa sürgün topraklarda
kundaktaki bebelerin
ki Barış Anıtı, sömürünün kanıtı

beynimi söküp sana veriyorum
kasımpatıların tomurcuğu patlarken
düşün! ne’m kalır kahırdan başka...

Tuğrul Keskin 'ın Son Yazıları