Tuğrul Keskin
‘Önce şiiri̇sevdi...’
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Geçen hafta (23 Kasım) Salihli Şiir İkindileri’nin 50. etkinliğini çok geniş katılım ve çok özel konuklarla gerçekleştirdik. Daha önceki etkinliklerde Salihli Şiir İkindileri’nin Onur Konuğu olmuş, Ataol Behramoğlu, Cengiz Bektaş, Cevat Çapan ve Nihat Behram’ın eşsiz şiirleri ve Sadık Gürbüz’ün güzel ezgileri eşlik etti etkinliğe. İkindiler’in 36.’sının, yani bu satırların yazarının yaptığı ilk etkinliğin onur konuğu Arif Damar’dı. Geçen haftalarda özlediğim şairler üstünden yazarım demiştim ya, işte o sözümü yerine getirip, bu hafta da özlediğim şairler üstünden konuşmayı sürdüreyim istedim.
Şiirimiz hayli zamandır “Barikat”sız... Arif Damar bizlerden ayrılalı üç yıl olmuş (20 Ekim 2010). Salihli Şiir İkindileri’nin 50.’sine ulaşmanın onuruna bir “Anılar Kitabı” hazırlandı. Arzu eden dostlarım Salihli Belediyesi’nin internet adresinden ücretsiz olarak edinebilirler. İşte o kitaptaki fotoğraflarına bakarken Barikat’ın, durmaksızın hüznü çoğalttık Salihlili şiirseverlerle. Arif Damar yoktu artık. “Barikat”sız bir dünyada şiir, doğal direnç alanlarını yitirir diye düşündüm hep...
Acılarla örülü bir hayattan seslenip durdu 85 yıl ve geçip gitti dünyamızdan, o hep çocuk yürekli güzel adam: Arif Damar... Ekim Devrimi rüzgarının dünya şiir yaşamına savurduğu tohumların Türkiye’deki filizlerindendi geç dönem filizlerinden. İlk gençliğinde gönülden bağlandığı devrim ruhunu ve bilincini her koşulda koruyabildi.
Şiirlerini yayınladığı ilk yıllardaki imzası, Arif Barikat’tı. 15 yaşında yayımlamaya başladığı şiirleri 1940’ta Ant ve Yeryüzü gibi sol dergilerde görüldüğünde onun önemini hemen fark edenlerin başında Nâzım Hikmet vardır. Bu yetim ve yoksul çocuğun şiir yolu, edebi yol ile sosyalizm yolunu bir tutan, sanatını toplumsal ütopyasına adamış, yaşamını partiye bağlamış bir kuşağın yoluydu. Bu kuşak için Nâzım Hikmet, şiirin en parlak yıldızı ve büyük kutbuydu hiç kuşkusuz. 1939 yılında Nâzım Hikmet’in Erzincan depremi için yazdığı bir şiiri, bir gazetede önüne çıkar Arif Damar’ın. Şiirden daha çok, Nâzım’ın altına düşküğü şu notu sever “Kesemde verecek bir şeyim yok, yüreğimden verdim...” Sonrasında Nâzım Hikmet kitaplarının tiryakisi olur. 1943 yazı onun geçmişiyle yüzleşmesi ve kırılma noktasıdır. O güne değin yazdıkları dahil, toplumcu-gerçekçilerin dışındaki herkesi karşısına alır. Nâzım Hikmet ve Maksim Gorki model kişisidir. Tek derdi dünyayı yorumlamak ve değiştirmektir, Nâzım’dan ayrı olmak, kendi olmak, kendi şiirini yazmak, dilini kurmak gibi bir derdi, tasası yoktur. Şiirin sorunları üzerine pek düşünmez. Bunları 1955 sonrasında dert etmeye başlar… Ama… Köprülerin altından nice yıllar, nice şiirler ve şairler geçtikten sonra Türkçe şiirin Nâzım Hikmet’i aştığı kanısına varır. Elli yıldır Nâzım okuduğunu, ondan öğreneceği bir şey kalmadığını, bunun onun büyük şair olmadığı anlamına gelmediğini, şairin en büyük eksikliğinin gerçeküstücülükten geçmemiş olduğunu, kalıcı olduğunu belirtmesi bir tür “cesaret”, özgüven olarak okunabilir. Bu söylem Nâzım’ı tabu olarak kutsallaştıranlara karşıdır. “1940 Kuşağı’nın gerçeküstücülüğe karşı tavır alması, bir yerde toplumcu-gerçekçi şiirin kendini geliştirmemesine, o şairlerin de okunmamasına yol açtı” şeklindeki saptaması, bugün bile “düz” ve “dogmatik” toplumcu okurlardan tepki çekecek özelliktedir. Arif Damar, 1940 kuşağı şairleri içerisinde bir yanıyla hep çocuk ve yetim kalmış, bu kuşak içerisinden farkını üreterek, şiirini oluşturmayı başarmış bir şairdir diye düşünürüm hep.
“Gençliğimle barışmaya çalışıyorum belki, o korkusuz delikanlıydı. Şairdi. Bundan en küçük bir kuşkusu yoktu. Şair olmak isteyenlere ödünç mısralar dağıtırdı. O ben miyim diyorum kimi gün. Kimi gün küsüyor bana… Omzunda yaralı kartalıyla sisler içinde uzaklaşıyor. Sesleniyorsun arkasından, başını çevirip bakmadığı da oluyor. Bazen de bir sokağa saparken kasketinin altından gülümsüyor. Sırtına tulum giyer, boynuna kravat bağlardı. Çileden çıkarırdı Ankaralı şairleri.” Bizim mahallenin yakışıklı abisi Sezai Sarıoğlu’na demiş bunları bir söyleşide.
“Arif Damar önce şiiri sevdi…” Sabahattin Kudret Aksal’ın bu saptaması, şairin hayatının özeti olarak okunabilir. “Önce şiiri sevdi...”
23 Temmuz 1925 tarihinde Çanakkale’nin Gelibolu ilçesine bağlı Karainebeyli Köyü’nde doğdu. Babası doğduğu köyün hocası Hacı Hüsnü Efendi, annesi Mükerrem Hanım’dır. Beş yaşındayken babasını, on bir yaşında annesini kaybetti. Arif’e tarif yapmak gerekirse, Damar’lı yapraktır o, diyebiliriz… Anne merkezli bir çocuk olarak en çok içine doğru büyür. “Annemin dargın / Yaprağıydım ben” dizesiyle sanki kendini özetler. Masalları uyutup evden, masallardan ve tarihin elinden kaçar ama ilk tahlilde yine, en çok annesine gider… Annesi hem evde hemde dışarıdadır... Ve şimdi annesiyle o ıssız mezarlıktadır, birlikte, koyun koyuna...Bizler, Barikatsız bir hayatın içinde yalnızız ve güz ilk sarı yapraklarını savurmadadır kentlerin üzerine. Ellerimiz kalın kışlık paltoları aramaktadır. Bu güz vakti belki kar yağarken Bozdağlar’a, yahut uzun yollara hazırlanırken uzak yerlerdeki insanlar, ben sizlere bu satırları yazmaktayım Salihli’den.