Tuğrul Keskin
Mavi sakalından şiir akıyor mudur hâlâ?
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04
Bu hafta biraz gündemin dışına çıkalım istedim. Nedendir bilmem, bir hayli zamandır gecem Cemal Süreya, gündüzüm Cemal Süreya oldu yine. Şüphesiz ki onu çok özlüyorum. Elbette bütün bir şiir dünyası çok özlüyor onu, bunu da biliyorum. Yine de yaşarken ona dokunmuş birisi olarak hem mutlu sayıyorum kendimi hem de yetim. Bugün sizlere ondan söz edeyim, belki şiirin alanlarında da dolaşırız biraz… Cemal Süreya gibi büyük bir şairin yalnızca ölüm yıldönümünde hatırlanmasının bir eksiklik olduğunun da altını çizeriz böylece.
Hiç şüphesiz Cemal Süreya, cumhuriyet dönemi edebiyatımızın en özgün şairlerinden biriydi. Doğduğu Erzincan’dan yurdun neredeyse her köşesine ve Paris’e uzanan kısa yaşam serüveni içine maliye müfettişliği, darphane müdürlüğü gibi “şiir dışı” görevleri de sığdırmıştı. Fakat o her zaman “temel işi” olarak şiiri gördü. Gördüğü yerlerin, insanların ve olayların şiirini yazsa da, kimi zaman bir imgenin peşinden koşarak da yazdı. Söz gelimi Kars adlı o müthiş şiiri hani “Anla ki her durakta/ yok sınırları aşkın/ o iyi yüzlü tanrı/ beklesin dursun bizi/ kurduğumuz rahat tuzakta” dediği şiir. İzmir’de İnciraltı’nda bir gün, Kars’ı görmeden yazdığını öğrenmiştim bu şiiri ve çok şaşırmıştım... Fakat demişti, “Göçebe’yi yazarken Kars’taydım…”
Yalnızca şiirleriyle değil, denemeleri, eleştirileri ve dergiciliğiyle de çağdaş edebiyatımıza yapıtlar kazandırmakla kalmadı, ona yön de verdi. Özellikle, çocuğu olarak nitelediği Papirüs dergisiyle edebiyatımıza yeni çizgiler, taze renkler kattı. Yeri gelmişken söyleyeyim bu dergiyi Ülkü Tamer’le birlikte çıkarmışlardı ve Ülkü Tamer, ölümünden birkaç hafta önce Cemal Süreya’ya ithafen bir şiir yayınlamıştı Broy Dergisi’nde “Atlas Okyanusunda Fırat’ın Salı”... Bu şiir yayınlandıktan çok kısa bir süre sonra da onu kaybetmiştik. Cenazesinde Muzaffer Buyrukçu, demiş ki Ülkü Tamer’e “onu çok mutlu ettin biliyor musun, şiirin fotokopisini hepimize dağıttı”. O inanılmayacak ölçüde utangaç ve naif bir insandı, bazı şiirlerini andıran… Hiç unutmam bir gün yine İzmir’de bir meyhanede içerken yan masalardan bir ufak göndermişlerdi masamıza, “mavi sakallı şair için…” O saç teline kadar kızarmış ve “bir şairin şahsen tanınması iyi değil galiba…” demişti utanarak.
Cemal Süreya, İkinci Yeni akımının adının daha konmadığı zamanlarda (biliyorsunuz “İkinci Yeni” adını Muzaffer (İlhan) Erdost Ankara Postası’nda yazdığı bir yazıda ilk defa dillendirmiş, ardından Sivas’ta yitirdiğimiz, denemeci Asım Bezirci daha da derinleştirmişti...) şairlerin birbirlerine öykündükleri dönemde, başka şairleri de çok etkileyen bir edebiyatçı olarak belirdi. 1955’de yayınladığı Hamza Süiti, Şarkısı Beyaz gibi şiirlerle, alışılagelmiş ve belki biraz da “Garipçilerin” tekrara düşürdüğü modern şiirimizde yeniden bir yenilenmenin olanaklarını sundu. Kanımca şiirimizde Nâzım’la başlayan modernleşme hareketleri, Birinci Yeni ve ardından İkinci Yeni ile bu süreci büyük oranda tamamladı.
Elbette şiirde yeni şeyler yapmak, “yeni bir şey yapacağım” demekle olmuyor, çoğu zaman öncesini koruyarak bir yenileşmeyi sağlamak mümkün olabiliyor. Söz gelimi o, garip şiirinin yalınlığını koruyarak o yalınlığı zenginleştirdi ve şiirin dilini, doğal olarak da Türkçenin olanaklarını genişletti. “Türkçe’den bir kıl kopar içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır” diyordu. O her zaman derinlikli bir Türkçe’nin, güneşlerin, dünyaların, ırmakların peşinde dolaştı, peşinde geçirdi ömrünü.
Kolaycılıktan hep kaçındı. “Alışılmış”la ilgilenmedi. O zamanlar çok aşık olduğu Zuhal’e “güvercin kadınım” dermiş, herkesler gibi olmasın diye “Üvercinka” diye çoğalttı bu seslenişi ve kitabına ad yaptı sonradan… (Nedense bu Üvercinka adı bende her zaman Picasso’nun “Guernica”sını çağrıştırır. Hani 2. Dünya Savaşı’ndan sonrasını anlattığı o ünlü tabloyu. Dünyanın renkleriyle, Türkçe bir söz söyleyerek buluşmak… Az şey mi bu?)
Şaşırtıcı bir imge düzenini, dizginleri bırakılmış düş gücünün çağrışımlarını yadırganmayan bir anlatım içinde verdi. İkinci Yeni’nin diğer şairleri arasında kendi sesini hemen buldu, kişiliğini koruyarak o sesi hep geliştirdi.
Şiirlerinde ilk göze çarpan, aşk ve cinsellikti: “Erotik bir şiirdir benimki. Sanırım en belirgin özelliğim budur. Dipte tarih içinde uygarlık ve var olma sorunu tartışılır.” dese de, insanlarının dertlerinin ortağı oldu. 2000’e Doğru dergisinde yazdığı yazılar, edebiyatımızın en özgün ve önemli yazıları ve portreleridir… Yazık ki kaba Marksistler ve toplumsalcılığı salt teori sanan kimi şairler onun Kazak Abdal’dan, Kaygusuz’dan, Dadal’dan alıp dönüştürdüklerini görmediler, belki de anlamadılar. Bilmem ki onu hâlâ “teslimiyetçi” olarak düşünenler var mıdır günümüzde?
Cemal Süreya hem batı şiirini ve hem de Türk şiirini derinliğine özümsemişti. Ülkü Tamer’in dediği gibi “Atlas Okyanusu’nda Fırat’ın Salı, Zap Suyu’nda açan Alp çiçeği” idi bu yurdun. Dünya şiirinin olanaklarından yararlanırken özünü hep önde tutmuştu. Bunun için ki Yunus Emre’ye “Türkçe’nin süt dişi” dedi.
Her sözü ve davranışından çokça şeyler öğrenilen güzel bir adamdı kısacası. Hep şiir düşünür, çok şiir konuşurdu. Mavi sakalları en çok şiire yakışırdı. Bilmem ki o mavi sakalından şiir akıyor mudur hâlâ?