Tuğrul Keskin
Hiyo Dağı’ndaki asi çiçek: Bâbek (3)
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:11 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:11
Cehaletten beslenen hakim/gerici sınıflar her zaman, merkezi otoritenin dışında yahut karşısında olanları aşağıladılar, yok saydılar. Günümüze değin hiç değişmedi bu. Geçen hafta başyürüten “paralel devlet”ine saldırırken, “bunlar Şia’dan beter...” dedi ya, oradaki Şia kastı elbette İran değil. Kasıt, bütün zamanlar boyunca yürüyüp gelen heterodoks. Bu heterodoksun içinde şüphesiz ki Şia da var. Fakat önemlisi, kendisini Şia içinde ifade eden çok farklı inanış grupları da var. Demem o ki, hakim sınıfların, mazluma, farklı olana bakışı asla değişmedi ve asla değişmez. Çünkü bu tarihin bütün zamanlarında sınıfsal bir mesele olmuştur. Şia mazlumu, merkezi Sünni otorite hakim sınıfı temsil etmiştir her zaman.
Bir başka söyleyişle bugünün dünyasındaki başyürüten neyi temsil ediyorsa, Bâbek’in katline ferman veren merkezi Sünni otorite de onu temsil ediyordu. Ve kuşkusuz 800’lerde Hiyo Dağı’nın doruklarını mesken tutmuş Bâbekiler heterodoks’un bir parçasıydı ve zalimlerin zulmüne karşı savaşıyorlardı.
815 senesinde Bezz’in kapısına dayanan Hamit Tusi komutasındaki ordu yenildi. Bundan sonraki yirmi üç yıl boyunca gelen Abbasi ordularının tamamı da yenildi. Sultanlar ne kadar güçlü ordular donatırsa donatsınlar, her zaman Hürremilerin keskin kılıcına çarptı kanlı orduları ve yenildiler. Öyle ki yirmi üç yıl süren savaşlar boyunca yüzbinlerle ifade edilen ölümler gerçekleşti. Fakat halkın içinde yanan “eşit ve kardeşçe yaşam” ateşi hiç sönmedi.
Her yeni baharla güçlü bir ordu dayandı Bezz’in kapılarına ve sonbaharda, yenilmiş perişan bir halde döndüler Bağdat sarayına. Mu’tesim, yenik dönen her orduyla birlikte bin kat daha çıldırıyordu, korkuları bin kat daha artıyordu ve her gece sarayının duvarlarında Bâbek’in hayalini görür olmuştu.
Ve 836 senesinin baharında Türk köklü bir asker olan Avşin komutasında onbinlerce askerden ve zırhtan ve çelikten oluşmuş bir ordu, durdu Bezz’in kapılarında. İki yıl boyunca kanlı çarpışmalar yaşandı ve kanlı ordu, Bezz’in duvarlarına bile yaklaşamadı. Fakat zalimlerde hile biter mi? Avşin bir hile düşündü ve Bâbek’ten barışı görüşmek üzere bir elçi istedi. Bâbek en güçlü komutanlarından Maziyar’ı görüşme için gönderdi. Maziyar dönüşte gördüklerini Bâbek’e şöyle aktardı: “Orduları tamamen yenilmiş durumdadır, askerleri dağınıktır, açtır, topyekun bir saldırı ile zalimi yok edebiliriz...” Ve bir sabah erkenden, kızıl bayraklarla tepeden tırnağa kızıl giysili Bâbek yoldaşları, Bezz kalasından ovaya doğru aktılar. Gördükleri gerçekten bozguna uğramış insanlardı, bilemediler Avşin’in asıl ordularını dağların gerisinde tuttuğunu. Nitekim, sultan ordularının bozguna uğramış haline gören Bâbekiler, nizami düzenlerini bozdular. Dağların gerisindeki zalimin ordusu, nizami düzeni bozulmuş olan halk güçlerini teker teker vurarak, bir günde tam 80,000 Hürremi’yi katlettiler. Tarihin bu ilk materyalist ayaklanmasının yiğitleri, yenilmiştiler...
Bu kanlı yenilginin ardından Bâbek, dört yoldaşı ile birlikte bir Ermeni Beyi olan Sunbat’ın ülkesine sığındı. Önceleri Bâbek’e hürmet eden Sunbat, Mu’tesim’in baskısı ve altınlarına direnemeyerek O’nu, zalimlere teslim etti. Bir deve hörgücüne zincirlenen Bâbek ve arkasında binlerce esir yoldaşı Samarra Şehri’ndeki sarayın bahçesine getirildiler. Korku ve heyecanla bekleyen Sultan Mu’tesim, koşarak sarayın bahçesine indi ve Bâbek’i gördü.
Nizamülmülk, Siyasetname’de o ilk karşılaşmayı şöyle aktarıyor: “Mu’tesim, Babek’e ‘Ey haramzade, binlerce müslümanı öldürdün’ deyince, Babek cevap vermedi. Mu’tesim, el ve ayaklarının kesilmesini emretti. Elinin biri kesilince Bâbek, diğer eli ile kesilen elinden akan kanı alıp yüzüne sürerek, yüzünü kıpkırmızı yaptı. Mu’tesim, ‘Ey k... yine ne hile düşünüyorsun?’ dedi. Babek, ‘Hiçbir şey yok’ dedi. Mu’tesim, ‘Ne söylediklerini biliyorum’ dedi. Babek, ‘Benim el ve ayaklarımı keseceğinizi biliyorum, kanım aktıkça yüzüm sararacak. Yüzümü görenler korkudan sararmış demesinler diye bunu yaptım’ dedi. Mu’tesim, boynuzları üzerinde yüzülmüş bir sığır derisi getirmelerini, Babek’i boynuzun iki kulağına gelmesi şartıyla içine koyup dikmelerini emretti. Bu postu dar ağacına astılar, deri kuruduğu halde yaşadığını gördüler, nihayet acılar içinde öldü...”
Bâbek’in sonsuz acılarla dolu ölümünün ardından sultanlar, padişahlar, şahlar bu isyanı tarihin sayfalarından silebilmek için Babek’le ilgili tüm belgeleri imha ettiler. Kendi tarihçilerine uydurma hikâyeler yazdırdılar. Babek’i kötülemek için sayfalar dolduran bu tarihçilerin kalemi bile bir yere gelince durdu. Babek’in işkence altında gösterdiği kararlılık, davasına ve halkına bağlılık, düşmanlarını bile “harikulade bir metanet gösterdi” diye yazmak zorunda bırakıyordu. İran Şahı bir ara Bâbek’in yurdu olan Bezz’i gezmeyi yasaklamıştı (Ki hâlâ Bâbek’in doğum günü olduğuna inanılan Mayıs başında Hiyo eteklerine gitmek ve “tar” çalmak yasaktır). Hiyo Dağı’nın adını Meshin yaptı. Ama bu çabalar yüzlerce yıldır Babek’i unutturamadı. Dağların adı hâlâ Hiyo. Çocukların adı Bâbek. Köylerin adı Bâbekhan. Çocuklar onun zulme karşı isyanını dinleyerek büyüyorlar.
Halk asla unutmadı Bâbek’i. Başsız, elsiz, kolsuz vücudunun asıldığı Samarra Şehri’nin adını bir daha ağzına almadı. “Bâbek’in kapısı” dediler adına. Samarra Şehri bile dayanamadı bu ağırlığa. Mu’tesim’in ölümünden sonra terk edildi. Saraylar, bahçeler harabeye döndü. Avşin, Bâbek’in ölümünden kısa bir süre sonra Mu’tesim tarafından öldürüldü. Fakat Bâbek’in zulme karşı açtığı isyan bayrağı 11. yüzyılda Karmatiler’in ve ardından Anadolu’da Şeyh Bedreddin’in eline ulaştı, sonra da binlercesinin... Ve bugün dünya kapitalizmi ve uşaklarının, muktedirlerin, başyürüten’in hayatlarımıza dayattığı zulme direnenler de, Bâbek’le aynı kaynaktan su içenlerdir, bunu da her zaman gururla hatırlamalıyız.