Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Tuğrul Keskin

Halktır onlar ve 
hiç ölmezler...

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:08 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:08

Ahmet Telli, bir şiirinde: “Boy boylayıp soyuna kibrit / Çakınca gördüydü delilerin / En çılgınını ki Deli Dumrul / Diyorlardı Elbruz’lardan yüce / Olamaz deyip yerle yeksan / Eylemişti İkiz Kule ejderini” dedi. Yüzyıllar sonra bu yüce Elbruz Dağları’nı anarak. Alamut’un halk dergahı, isyan otağı olduğunu bilerek. Dünyanın baş belası, vahşi emperyalistin İkiz Kule’lerini de yine o ruhun yerle yeksan ettiğini söyledi. Bu elbette şiirin eşsiz gücüydü... Yahut birbirine eklenen bilginin, baş döndürücü metaforu.

Elbruz Sıra Dağları’nın doruklarında kurulu Alamut Kalesi, her zaman sonsuz bir imge olmuştur halk dergahında. Aklı çamurdan üretilmiş kimileri, attıkları çamurla bu gül dergahını görünmez kılacaklarını sandılar yüzlerce yıldır. Bundan ötürü nice vakanüvisler (tarih yazıcıları) neler neler ve ne yalanlar kurmamışlar ki hakkında. Kimine göre ihanetin, kimine göre mazlumun, düşkünün sığınacağı merkezdi Alamut.

Şimdi nereden çıktı bu “Ed-da’va-t-ul-cedide” (yeni dava, yeni öğreti), yahut “Fedaayiin”, veya “İsmaili Nizariler” ya da karşıt görüşlülerin söylemiyle “Haşhaşiler” demeyin. Ülkeyi yönetenler tarihi doğru okusalar, elbette yazılmayacaktı bu yazı fakat her konuda olduğu gibi, Hasan Sabbah ve Fedaayiin konusunda da başmuktedir, verili olanın yalanlarla dolu çukurundan çıkamadı yine ve şu tuhaf sözleri kurdu, paralel devletine saldırırken: “İncelediğimizde tarihte de bunu görüyoruz. Büyük Selçuklu Devleti’nde, Haşhaşiler denilen gözü dönmüş gizli bir örgütün devlet bünyesini nasıl esir almaya çalıştığını, gerektiğinde düşmanlarla nasıl işbirliğine gittiğini, asırlar önce millet olarak yaşadık ve gördük...” Hayatın bütün alanlarına yaptığı gibi, İsmaili Nizariler’e (Haşhaşiler) de büyük haksızlık yaptı.

Pekçoğunuz bilirsiniz Marco Polo’ya uzanan bin yıllık “Haşhaşi Hikayesi”ni: Elbruz Dağları’nın doruklarındaki Alamut Kalesi’nin “ihtiyar”ı, cesur saydığı ve militan olmaya aday görünen on-on iki yaşlarındaki erkek çocukları kalesine alır ve büyütürdü. Zamanı gelince onları farklı sayılardaki gruplar halinde bir bahçeye gönderir ve orada haşhaş içirirdi. Afyon içen gençler üç gün boyunca uyurlar ve sonra uyandırılacakları bahçeye, uyur durumda taşınırlardı. Bir zaman sonra üç günlük uykudan uyanır, kendilerini buldukları görkemli bahçede, gerçekten cennette olduklarına inanmaları sağlanırdı. Genç ve güzel kızlar, büyük eğlence gösterileri yaparak, şarkı söyleyerek onlarla birlikte olurlardı ve bu gençlere istedikleri her şey verilirdi. Bunun için kendi istekleriyle bu bahçeyi asla terk etmek istemezlerdi. Ne zaman “yaşlı dağlı” birini ölüme göndermek isterse, onu çağırıp şöyle söylerdi: “Bu işi yap, çünkü ben seni sevenim. Çünkü ben senin cennete geri dönmeni ve cennette herşeye sahip olarak sonsuza kadar mutlu yaşamanı istiyorum.” der ve “haşhaşi militan”, şeyhinin ölüm/ öldürüm emrine uyardı... Bin yılı aşkındır anlatılagelen bu efsaneye göre, her şey haşhaşın işi, haşhaş içip kafa yapmasalar, halkın davasına bağlılıkları da olmazdı. Dogmatik Sünni İslam bunu her zaman böyle sandı. Peki, gerçekte böyle midir? Elbette değil. Egemen sınıflar ve Sünni İslama göre, onlardan değilsen, şüphesiz ki zındıksın, şüphesiz ki mülhidsin (din dışı, sapkın) ve yaptıklarını mutlaka dışarıdan bir güç yönlendirmektedir. Elbette bu dogmatik akılları, onları, her zaman cehaletin dibinde tuttu. Fakat bunun ayırdına hiç varamadılar. 21. yüzyıldaki egemen efendinin Hasan Sabbah adını yeniden dillendirmesi de bu cehalettendir.

Gerçekte, sultanların zulmünden kaçarak dağları mesken tutmuş, çoğu da ezilmiş halk kitlelerine dayanan bu tarikatler, eşitlik ve kardeşçe bir dünya özlemi için savaşırlardı. Çoğunun kökleri 4. yüzyılda yaşamış Mazdek’e uzanırdı. (Çünkü Mazdek, “Hiç kimseye yiyecek parası için eziyet edilemez. Herkes dünya nimetlerinden, ihtiyacı kadarını almalıdır” diyordu.)

O yüzyıllarda her siyasal oluşum, din içinde kalarak meşrulaşma olanağı bulabildiğinden, çoğu zaman kendilerine din içre sıfatlar bulmuşlardır. Bundan ötürü ki İsmaili Nizari’ler, İmam İsmail’i rehber kabul etmiş Şii bir halk tarikati idi (12 İmam’dan 7’ncisi olan ve Şiiliği kuran İmam Cafer-i Sadık ölünce yerine oğlu İsmail’in geçmesini istemiş fakat İsmail, babasından önce ölmüştür). Egemen Sünni İslamdan farklı olarak şöyle diyorlardı: “İnsanlığın meşru lideri İmam’dır. Ancak O’nun düşünceleri etrafında yeni ve adil bir düzen kurulabilir. Çünkü gerçeğe ulaşmanın kapısı O’dur.” İmam’a olan sevgileri ve bağlılıkları dışında, hiçbir güce boyun eğmemişler ve sultanların sultanını her zaman reddetmişlerdir.

İşte insanlığa eşitlik öngören, böylesi bir devrimcinin adıdır Hasan Sabbah. Verili olanın yüzyıllardır söylediğinin aksine, İsmaili Nizariler (Haşhaşiler) her zaman savaştan değil, barıştan yana bir tutum içindeydiler. Fakat ne zamanki kendilerine saldırılır, o vakit, savaş meydanlarında sultan ordularına nal toplatırlardı. Son iki bin yıldır yenilerek dağılmış bütün halk tarikatları mutlaka “sapkın”dır. Çünkü yenilmişlerdir. Egemenler de binbir hile ile dağıttıkları halk güçleri üstünden, zulümlerini binbir kat arttırarak sömürmüşlerdir. Tıpkı, bu yeni yüzyıl Türkiye’sindeki başmuktedirin, halk güçlerini dağıttığını sanarak, her tür zulm için hazırlık yapması gibi. Fakat her zamanki gibi yine unuttular ve yanıldılar: Halktır onlar ve hiç ölmezler...

Tuğrul Keskin 'ın Son Yazıları