Tuğrul Keskin
Bir ömür yetmez şiire
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Fatma Aras’ın, bir söyleşi için sorduğu sorulardan birisi şöyle: “Her şair kendinden başlatır şiir yolculuğunu… Tuğrul Keskin, yazdıklarıyla kendisi arasındaki bu yolculuğu anlatabilir mi?” Şiire ilişkin kurulacak her söz, kuşkusuz hayata ilişkin de kurulmuş oluyor. Böyle olunca da şiir ve gelenek bağlamı üstünden o soruya verdiğim yanıtı bu hafta sizlerle paylaşayım istedim.
Şüphesiz ki hiçbir “has şair” şiir yolculuğunu kendisinden başlatmaz, başlatamaz. Şairler, şiirin uzun, acılı ve yorucu bir yolculuk olduğunu bilirler. Bunun için ki hangi zamanda ve dünyanın hangi ülkesinde yaşarlarsa yaşasınlar, şairler, birbirinin akrabasıdır, kandaşıdırlar... Ve işte bundandır, büyük şiirlerin hep birbirine yamanarak gelmesi. Fakat acı ki kapitalizm garip bir insan tipini (ve elbette şair tipini de) hayatın önüne çıkarıp dayatıyor. Kerameti kendinden menkul insanlar... Bu hayatın bütünü için böyle. Ülkemizi yönetenlere bakın bir, bunun en açık örneğini göreceksiniz. Neyse, o alana şimdilik bulaşmadan konumuza dönelim.
Binlerce yıldır insanlar iyi söz, uyumlu söz söyleyerek var olan katı, sert gerçekliği yaşanır kılmaya çalışıyorlar. Şiir, bütün bu sözsel anlatımların en ahenkli ifadesi olarak içlerimizde, vicdanımızda varlığını sürdürüyor. İnsan ilk sözünü, ağız denilen, büyülü cevahir mağarasından akıttıktan sonra, şiir büyük yataklar oluşturarak bin yıllarca akıp durdu. O yataklardan akıtılan her sözcüğün, aynı büyük okyanusta biriktiğine inanıyorum. Hatta oradan da daha büyük bir okyanusa, insanlığın derin okyanusuna aktığına ve büyük insanlığın kültürel aurasını oluşturduğuna inanıyorum. Bunu şöyle de söyleyebilirim her şair bir öncesinden öğrenip getirdiği şiiri geliştirebilir ancak. Yani geçmişte yazılmış sonsuz büyüklükteki şiiri bilmeden, geleceğe bırakacağınız sonsuz büyüklükte bir şiirin varlığından söz edemezsiniz. Çünkü her şair, şiir denilen ve bir yanı atlastan ve bir yanı ipekten örülmüş tek bir gövdeyi işler. Her şair, o gövdenin yetişebildiği, erişebildiği bir kısmına yazarak bitirir ömrünü.
Değilse şunu nasıl açıklayabiliriz: On dördüncü yüzyılda Seyid Nesimi “Mende sığar iki cehân, men bu cehânâ sığmazam/ Gövher-i lâmekan menem, kövün-ü mekana sığmazam” diyorken, bundan birkaç yüzyıl sonra Şeyh Galip “Bir şulesi var ki şem’i cânın, fanusuna sığmaz âsumânın” dizelerini yazıyor. Bu dizeler aynı bedeni oluşturmak için değilse, ya nedir?
İlk sözü söyleyen bilge kanımca şiirin dilini yapmıştı. Geçen bunca yüzyılda şairler, ancak ellerini yapabildiler şiirin. Zamanımızın şairleri ve bizden sonrakiler, şiirin, bir başka uzvunu dokuyarak geçip gidecekler bu alçaklıklarla dolu dünyadan.
Ve ben, şiirin dilini yapan bilgeden dilini ve ellerini yapan şairlerden ellerini ödünç alarak, yüzlerce yıldır kara kızıl renkteki çobanların, dağ başlarında bıkmadan, usanmadan birbirlerine aktardıkları bir sözü, bir vicdanı, bir kavgayı yazılı hale getirdim ilk Babek’i. İşte eski zamanların bu efsunlu sesinin içinde bir kez dolaştı mı şair, oradan çıkamaz bir daha. O eski zamanların sesini de taşımak ister günümüze ya da gittiği her yere. Bundan ötürü kendisinden önceki şiiri daha çok okur, daha çok öğrenmek ister. Anlayacağın gibi, kendimden önce yazılmış şiiri, olabildiğince en geniş biçimde okumaya, öğrenmeye çabalıyorum. Fakat ne kadar çok okursam, o kadar çok şey bilmediğimin farkına varıyor ve şiir için bir ömrün yeterli olmadığını dehşetle görüyorum... Kendi sesimle, kendi zamanımın acıları ve çığlıklarıyla eklenmeye çalışıyorum gelecek zamanlara ve o zamanlardaki şairlerin sesine.
Şimdi bu söylediklerimden, her zaman, folklor içinde kalmayı önerdiğimi düşünme. Cemal Süreya 1956’da “Folklor şiire düşman” demişti. Doğru, elbette. Cemal Süreya’nın baktığı yerden, “Folklor şiire düşman.” Büyük şair o sav sözde şüphesiz ki geleneğin kalıpları içerisinde kalarak, hatta bunda ısrar ederek üretimsiz hale gelmeyi kastediyordu. Kendi şiirini kurduğu zamanlarda yazılan şiirlere bakar mısınız, Garipçilerin ve takipçilerinin düştüğü birbirinin neredeyse aynısı olan, birbirini yineleyen şiirlere sözgelimi. Ya da bunların da dışında halk şiir geleneğinden besleniyorum diyerek, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan’ın şiirlerinin benzerlerinin çoğaltıldığı zamanlara. Geleneğin kalıplarıyla bir nevi “zenaat” da diyebileceğimiz şiir üretimi içerisinde kullanılmadık bir imgenin kaldığını düşünmüyorum. Demek ki kalıplarla kuracağımız yeni bir imaj yahut metafordan söz etmek güç. Cemal Süreya’nın da sözünü ettiği “düşmanlık” bu olsa gerekir, diye düşünmüşümdür her zaman.
Dede Korkut’tan Nesimi’ye, Mevlana’dan Yunus’a, Şah Hatai’den Pir Sultan’a, Musa Abdal’dan Kaygusuz’a, Fuzuli’den Şeyh Galip’e, Karacaoğlan’dan Dadaloğlu’na, Ali İzzet’ten Veysel’e, Sümmani Baba’dan Molla Penah’a, Aşık Şenlik’ten Emrah’a uzanan, saymakla bitmeyecek bu eşsiz şairlerimizi, hapsoldukları yerlerde yalnız bırakmamak için, derinliğine okumalıyız. Söylediklerimden öncelikle bu anlaşılmalı. Onların yok olup gitmesine izin vermediğimiz sürece, onları yanıbaşımızda tuttuğumuz sürece, geleneği dönüştürmenin de kapısı aralık olacaktır her zaman. Bir de “yeni bir şiir yapacağım” deyince, “yeni bir şiir” yapamıyorsunuz ne yazık ki. Yeni insanın sanatını oluşturmak için yola çıkmış bizlerin, eşsiz büyüklükteki şairlerimizin bizden önce yaptıklarını, söylediklerini en azından bu bağlamda kavrarsak, derindeki o parlak ışık, sonrasını söyler bize kanımca.