Akademinin ve psikiyatrinin hâli!

03/11/2019 Pazar
Akademinin ve psikiyatrinin hâli!

Bu yazıda, birbirinden farklı ama bir bakıma birbiriyle çok doğrudan bağlantılı iki konudan bahsedeceğim: akademi/akademisyenin hâli ve psikiyatri toplantıları özelinde tıp kongreleri.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: tüm akademi teknikleşmelidir ve tabii ki tüm akademisyenler de teknisyenleşmelidir. Bir de gereksiz tüm kongreler çöpe gitmelidir. Ama…

Amasına geçmeden önce vurgulamam gereken bir nokta daha var.

Sanırım hepimizin dikkatini çekiyordur: bir süredir, yaklaşık 10-15 yıldır, psikiyatri ve psikoloji ile ilgili ne varsa “alıcı” buluyor. Bu ilgi başka ülkelerde belki çok daha önce, mesela soğuk savaş döneminde ortaya çıktı ama sanırım Türkiye’nin son 10-15 yılına başka şeylerin yanı sıra “toplumsal ve bireysel psikolojileşme”nin de eşlik ettiğini söylemeliyiz. Herkesin psikolojisi bozuk ve herkes psikolojiden, psikiyatriden psikolojisinin düzelmesini bekliyor. Umut ediyor!

Hâl öyle oluca psikiyatri ile ilgili her şey, her söz alıcı buluyor. Her psikiyatrist bir uğrakta “çok bilmiş” kişiyi “oynuyor”. Mesleğimiz icabı, sanki böylesi bir konumdayız: “İnsanı çözdüyse her şeyi çözmüşdür” misali yaklaşılıyor bizlere. Bizlerde de bir şekilde karşılık buluyor bu beklenti. Fena!

Fena ama, işte bir şekilde gidiyor her söylediğimiz. Ve en abuk sabuk fikirler, çözümlemeler bile alıcı buluyor. Yeter ki bir psikiyatrist söylesin, yeter ki bir “uzman psikolog” söylesin. Artık bizim meslekte herkes, her şeyin uzmanı! Araba tekeri dâhil! Program program gezen, sertifika sertifika dolaşan, kurslar, enstitüler açan, YouTube’da fenomen olan meslektaşlarımız var.

Var da var!

Ve hepsini gelişen, büyüyen, gürbüzleşen Türkiye kapitalizmi sağlıyor. Kimse, öyle boşlukta, kendiliğinden “bir şey” olmuyor. Kimse, öyle boşlukta “bay ve bayan bilmiş”e dönüşmüyor. Danışmanlıklar, terapiler, akımlar, uygulamalar ve çözümlemeler havada uçuşuyor.

Hâl böyle oluca, yani karşılıklı bir ilgi, sevgi ve şefkat oluca psikiyatri/psikloji ile ilgili her şey alıcı buluyor. Bilmem ne tarikatının hocasının “a, b, c ve d” konusunda atıp tuttuğu konuşmasının YouTube’da bilmem kaç kez izlenmesine, paylaşılmasına laf edenler kendi hocalarının “x, y, z ve w” konurlarındaki sanal ve gerçek performanslarıyla büyüleniyorlar: “Ne güzel konuştunuz doktor bey!” şeklinde. Zaman, “yeni kuşak tarikatlar” zamanı.

İşte, geçtiğimiz hafta içinde bir meslektaşımızın Ulusal Psikiyatri Kongresi’yle ilgili olarak yazdığı ama yayınlandığı haber sitesinde “Akademisyenler artık dershane teknisyenine mi dönüştü?” başlığıyla verilen yazı da bu minvalde ilgi uyandırdı. Psikiyatri ile ilgili “içeriden” bir yazı olarak merak uyandırdı! Sanki psikiyatrinin kozmik odasına girilmiş gibi oldu. “Vay arkadaş, bu psikiyatristler neler yapıyormuş!”

Biliyorsunuz, bu ülkede uzunca bir süre (sanırım bir yıldan daha fazla süreyle) adı “Bir Psikiyatristin Gizli Defteri” olan bir kitap satış listelerinde başı çekti. İlgi olunca en başta gizli, saklı, mahrem, kozmik olana ilgi oluyor tabii ki!

Meslektaşımın yazısına ve ithamlarına, Türkiye Psikiyatri Derneği bir açıklama ile yanıt verdi. Ve bir düzletme, tekzip olarak yayınlanmasını istedi. Tekzibi buradan okuyabilirsiniz. Ve şunu da söyleyeyim: Tartışma yaratan ve tekzip gerektiren yazı, duran bir saate benziyor. Çalışmayan bir saat de günde iki kez zamanı doğru olarak gösterir. Ama onun dışında hep yanlıştır. Söz konusu yazı da bir, iki “doğru” bilgi dışında baştan aşağı yanlış bilgilerle doluydu. Hem de vahim yanlış bilgilerle.

Öte yandan psikiyatri kongreleri de içinde olmak üzere tıp kongrelerinin çeşitli “majör” dertleri var. Doğrudur, Türkiye’de hemen hemen tüm tıp kongreleri, özellikle de klinik branşlardaki kongreler, çeşitli tuhaflıklarla malul. İşin kurallarına göre “oynandığı” bir tür oyun gibi bu kongreler. İçinde firmalar, devlet, piyasa vs. var. Tüm bunları geçip sahne ışıklarını dernekler ve hekimler üzerine tutmak bana biraz tribüne oynamak gibi geliyor. Ama buralara ışık tutmamak da yanıltıcı oluyor. Piyasanın yarattığı tahribatlarla ilgili yapılabilecek bir şeyler var ve bunların çok azı yapılıyor.

Çok azı yapılıyor, çünkü tıbbi gelişmelerin ele alındığı kongreleri bilimsel bir etkinlik olarak kabul ediyorsak eğer, garip gelecek belki ama yapılabilecekler öncelikle siyasi bir programa bakar. Tıp içinde her şey var: muhalefet, piyasa etkisine itiraz, özen, dikkat. Ve psikiyatrinin bu konuda, yani örneğin ilaç piyasasının kongrelere etkisi konusunda diğer tıp dallarından çok daha titiz olduğu da söylenebilir. Ama siyasi program yok. Siyasi konumlanış en iyi hâliyle “yapacak bir şey yok; en az etki için mücadele edelim” noktasında.

Kapitalist sağlık piyasası olduğu sürece bir tıp kongreleri piyasası da olacaktır. Devlet regüle etmeye çalışacaktır, firmalar daha az ödeyerek daha fazla yer tutmaya çalışacaktır, hekimler de çeşitli imkânlardan yararlanmaya çalışacaktır. Ama daha fazlası yapılabilir. Yapılmalıdır da…

Ama ilgili yazı yine de vahimdir. Yazı, psikiyatri ya da tıp kongrelerinin tuhaflıklarından, genel olarak akademinin hâllerinden çok daha fazla tuhaflıklarla doludur. Açıkçası, uydurma bilgi ve hezeyan doludur.

Ama sanırım çok paylaşıldı, çok ilgi çekti. İki sebeple: toplumda psikiyatriye dair genel bir ilgi olması ve akademisyenin değersizleşmesini herkesin hem “Oh, olsun!” diyerek hem de endişeyle izlemesi nedeniyle.

Bu “psikiyatrik” içerikten sonra gelelim tuhaf başlıkla verilen mesaja: “Akademisyenler artık dershane teknisyenlerine mi dönüşüyor?”

Evet, dönüşüyor. Ama başka ne bekliyordunuz ki! Akademinin “akademi” olduğu o tatlı günler, başka bir dönemin, başka bir bölüşümün günlerine aitti. O günler, bant ekonomisinin baskın olduğu günlerdi ve akademide, hasbelkader kentli, “iyi” ailelerden gelen, “iyi” yetişmiş insanların kariyer aradığı ve bu arada açgözlülükle değil de olgunluk, tokluk ve az ya da çok toplum sevgisi ile hareket ettiği zamanlardı o zamanlar. Saygınlık, özdisiplin, adanmışlık, çalışkanlık biraz da bant ekonomisinin topluma verdiği biçimle ilgiliydi.

Sonra bant ekonomisinden rant ekonomisine geçtik ve hâli vakti yerinde olan insanlar da dahil herkesin gözü açıldı. “Daha, daha, daha!” devri başladı. Ülkede, dünyada ve tabii ki akademide de.

Akademi artık çalışkanlığın, idealistliğin yeri değil. Rantla birlikte o değerler de kovalandı. Kimse yeni Behice Boranlar beklemesin akademiden. Cahit Arflar çıkmaz artık. Akademi artık saygınlık, adanmışlık, çalışkanlık, aza tamah etme yeri değil. Akademi artık hayatın tüm diğer alanları gibi bir yatırım alanı.

Bu yeni akademide vitrin dışında başka bir şeye gerek yok. Vitrin dediğim de şu: üç-beş “iyi” üniversite (işte bilmem ne listesinde, ilk bilmem kaça giren), üç-beş “iyi” isim, üç-beş “iyi” ödül ve gerisi tufan! Yani gerisi tüm Anadolu’ya yayılmış teknik okullar dağı, tepesi, mezarlığı…

Teknisyenleşme işte buradan çıkıyor. Piyasanın tam merkezinden.

Kötü mü?

Nereden baktığınıza bağlı!

Teknisyenleşme denilen kapitalizm koşullarında yaşanan proleterleşmedir. Yani emeğinizden başka satacak başka bir şeyinizin olmamasıdır. Üretim araçlarının mülkiyetinden koparılmanızdır. Akademisyen günümüzde üretim araçları mülkiyeti üzerinde olan bazı olanaklarından koparılmaktadır. Ve bu süreç, tüm toplumdaki proleterleşme, üretim araçlarının mülkiyetini kaybetme, değersizleşme süreciyle ilgilidir. Katı olan her şey buharlaşmaya imkân bile bulmadan kıymetsizleşmektedir! Teknisyenleşme diye korkulan budur.

Hatırlarsınız, yine 10-15 yıl kadar önce kimileri bu süreci “iyi” bir şey olarak görüyordu. İşte imtiyazlar, kadroya, makama tahsis edilmiş apoletler sökülüyordu, falan filan.

Ama şu soru, el çabukluğuyla atlanıverdi: bu değersizleşme sırasında mülkiyet nerede toplanıyor? Kritik soru buydu. Teknisyenleşmeye, teknikleşmeye ne eşlik ediyor? Bu sürecin ana belirleyeni nedir? Bu sorular sorulmayınca, bu sorulara yanıt aranmayınca geriye sadece geçmişe yönelik boş bir nostalji ve bugünü anlamama kalıyor. Hepsi bu!

Evet, akademi bir anlamda sıradanlaşmalıdır. Akademi bir ayrıcalık olmaktan çıkmalıdır. Ama üretim araçlarının toplumsal özellik kazandığı bir toplumda. Akademisyeni nesnellik indirmelidir o meşhur hayali mevkisinden. Piyasa değil, para değil, bürokrasi, teknokrasi değil. “Kadro beklemeyin, dışarıda sizin pozisyonunuzu bekleyen binlerce insan var” diyen idareciler değil!

Akademisyen, üretim araçları mülkiyetinin işçi sınıfına yazıldığı bir toplumda sıradanlaşmalıdır. Yani bir anlamda herkes akademisyenleşmelidir. İşte o zaman, yine, tekrar insan, toplum sevgisi ve bilim, aydınlanma merakı ile donanmış akademisyen de geri gelecektir. Ama bu sefer, o geçmişteki akademisyen olarak da değil. Gelecekteki akademisyen olarak gelecektir.

Yani, akademinin de geleceği sosyalizmdir. Ve o gelecekte akademisyen mutlaka teknisyenleşecektir. İç rahatlığıyla. Seve seve…