Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Osman Çutsay

Osman Çutsay

Mizancı Murad, 
Batı ve ‘zoka’

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05

İrademizin dışında, Mizancı Muradların falan soyundan gelen insanlarız, yani geçen yüzyılın başında Avrupa’da olsaydı sosyalistliği seçeceğini söyleyen ama Dersaadet’te en fazla meşrutiyetçi olmaya cüret edebilen bir zihniyetin çocuklarıyız ve 21’inci yüzyılda tuhaf bir noktadayız. Uzun süre, Avrupa’daki sosyalizm fikri ve sosyal mücadeleler bizim gibi “çevredeki” ülkelere ve halklara, daha doğrusu solculara ışık tuttu. Marksizm de böyle bir modelin içine doğdu zaten. Kapitalizm Avrupa’da gelişiyordu ve sosyalizm de oradan çıkacaktı... Ancak bir türlü olmuyordu...

Ekim Devrimi bütün ezberleri bozdu.

Türklerin de ezberini bozdu. 1923, bu bozulan ezberin bir sonucudur. 1917 sahneye çıkmasaydı, 1923’ün tek başına bir “ezberbozan” olması düşünülemezdi... Kurucu babaların hakkını yemeyelim, ama cüretlerinde Büyük Ekim Devrimi’nin tayin edici bir ağırlığı bulunduğunu da hatırlatalım.

Neyse..

Sonra, özellikle İkinci Dünya savaşı sonrasında sosyalist sistemin atılımlarıyla, bu bakış yönleri ve roller biraz değişir gibi oldu. “Model alanlar” ile “model alınanlar” yer değiştirmeye başladı.

Örneğin, Avrupa solunun, çevredeki antiemperyalist isyanların kendisine ışık tuttuğunu kabul etmesi uzun sürmedi. Avrupa solu, belki modayı da sevdiğinden, bir süre bununla oyalandı. Savaş sonrası refah yıllarında, Roma, Paris ve Berlin’de solun feneri, yakın ve uzak çevredeki antiemperyalist isyanlardan çıkıyordu. Vietnam, Latin Amerika, özellikle Çin ve Mao... Avrupa solu model alınmaktan çıkmış, dünyanın yoksullarındaki başkaldırıları, sosyalist sistemin maddi desteğiyle ayakta durabilen reddiyeyi model almaya çalışıyordu. Paris, Roma, Berlin, Frankfurt sokaklarında Guavera, Castro, Ho Chi Minh ve Mao’lu pankartlar dalgalanıyordu. Avrupa solu bu model alma işleminden bir başka görev çıkardı ve reel sosyalizme, özellikle Sovyetler Birliği’ne eşine az rastlanır bir düşmanlığı kullanıma soktu.
Her şey birbirine karışmıştı.

Sistem önlem alıyordu demek ki: Solun içine yeni modeller yerleştiriyordu. 1970’lerle birlikte “sahne alan” neoliberal karşıdevrim, sivil toplum atağını aslında önce “Avrupa komünizmi” ile ete kemiğe büründürmüştü. 1945 ile 1973 arasında kaybedilen prestij, yoksul ülkelerin isyancılarına hayranlık, tersine çevrildi: Emperyalizme kafa tutanlar için model, artık metropollerdeki propagandaydı. Model “Batı demokrasisi” veya “demokrasi” idi. Sol tam da burada kaybetti muharebeyi.

Demokrasi, insan hakları, sivil toplum ve özgürlük gibi içi boşaltılmış terimler emperyalizmle didişen isyancıların bayraklarına da girdiği andan itibaren zoka yutulmuş oldu.

Bir dönem Paris’in, Roma’nın, Berlin ve Frankfurt’un sokaklarında yoksulların isyanlarını fener yapan genç solcular, hemen buradan Soğuk Savaş patronlarının solculuğuna geçiş yaptılar. Bu da Batı solunun etkisizleşmesini ve kapitalist restorasyonun başarısını hızlandırdı. İsteyen Zapatistalarla metropol birahanelerindeki şımarık ve tuzu kuru “anarkoların” bayağılıklarını karşılaştırabilir.

Yeni bir zamana giriyoruz: Özerklik, demokrasi, özgürlük gibi kirli emperyal kavramlar üzerinden özgürleşmenin, eşitliğin, yeniden ve hayatın tüm alanlarında ortaklaşmanın önünü kapatanlara, çevreden merkeze doğru yeni bir model atağıyla karşı çıkmak zorundayız.
Buna ancak sosyalist yönelişli bir cephe hükümetiyle başlayabiliriz. Başlamak için bile merkezi planlama ve sosyalizm gerekiyor: Sosyalizme cüret etmeyenin emperyalizme uşaklık ve tetikçilik dışında bir kaderi bulunmuyor. Parçalanma kaçınılmazdır. Görüyoruz.

Osman Çutsay 'ın Son Yazıları