Mustafa Adalı
Yüzen Mülteci Kampları
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Geçen hafta, reklam vasfı ağır basan iki Ofer haberi basına yansıdı.
 
İlk haber, daha doğrusu iddia, kriz-mriz demeden aslanlar gibi çalışan Ofer'in, Kuşadası'na gelen gemi sayısını, 2009 sezonunda 650'den 700'e yükselteceği idi. İşsiz yuppilerin bar-disko alemlerine para harcamaktansa, "prezervatif daha ucuz" deyip evde takılmayı yeğlediği (Vatan, 14.12.08) tam 4,5 milyon İngiliz'in geçen Noel'den kalma kredi kartı borçlarını bile hâlâ ödeyemediği, turizm satışlarının yüzde 25'e varan düşüşler yaşadığı (Avrupa Turizm İş Konseyi Başkanı öyle diyor) bir dünyada, Ofer'in bol gemi beklentisi, herhalde, hissedarların ve kamuoyunun gözünde, karizmayı fazla çizdirmemeye yönelik bir bilanço makyajı olmalıdır. ("Bu yıl armut rekoltesi çok yüksek olacak" iddiasını ortaya atıp "neden" diye soranlara "ben öyle istiyorum da ondan" yanıtını veren -armudun iyisini yeme becerisiyle ünlü- malum canlının iyimserliğini çağrıştırıyor.)  
 
Ancak, aşırı iyimser tahminlerin, moral motivasyondan öte getirileri de bulunuyor:
 
Herşeyden önce, AVM kiracılarının ülke çapında başlattığı "biz bu kazık kiraları krizde ödeyecek kadar keriz değiliz" isyanının, Ofer limanındaki kaçak mağazalara da sıçramaması için, "çok turist gelecek" balonunun şişik vaziyette muhafaza edilmesi zorunluluğu var. (Bu arada, yerel esnaf sohbetlerinde dile getirilen "tamam, kaçak inşaat falan yaptılar ama, Allahları var, çok da gemi getirdiler be abi" izlenimi, tamamen hurafe. Gemi sayısındaki "artış", nedense hep 2003 yılı -zengin turistlerin, değil gemiye, özel otolarına bile binmeye korktuğu, 11 Eylül sonrasına ve tam da Irak'ın işgaline denk gelen yıl- baz alınarak hesaplanıyor halbuki, Ofer'in istatistiklerini 11 Eylül öncesindeki "olağan" dönemle karşılaştırmak gerek, mesela 2000 yılında -kamu işletmeciliği esnasında- gelen gemi sayısı 679 olarak görünüyor. İsrail monopolünün "özelleştirme mucizesi" ambalajıyla sunduğu, adeta bir dünya rekoru saydığı 650'lik 2008 rakamı bile, tam 8 yıl önceki "hantal, beceriksiz, bürokratik" kamu limanının performansını yakalayamıyor, artış falan değil, düşüş var. İşin ilginci, 2000 rakamları, "kenti gemi manyağı yaptık" yollu hava basan özel limanın bizzat kendi web sitesinde de yer alıyor.)
 
Kış ayları, kruvaziyercilerin yerel acentelerle -acentelerin de yerel shoppingcenter'larla- yeni sezonun hanut kontratlarını bağladığı bir ihale dönemi oluyor. Bu dönemde, gemi sahibi, yerel acenteleri tek tek sorgu odasına alıp "bana ait olan hanut toplama hakkını sana devretmem için peşin kaç milyon dalırs verirsin" sorusuyla imtihan ederken, bir yandan da, rakip acentelerin tekliflerini anımsatıp "hani, siz Turkler nasil diyor, Hasan degil basan alir" sözleriyle ince ince müşteri kızıştırıyor. Miami ofislerindeki mezatlarda, yerel acentelerin gaza gelip uçuk rakamlar üflemesi için, gemi ve turist sayısı beklentilerinin iştah açıcı bir düzeyde abartılması gerekiyor.
 
Kış ayları, ayrıyeten, kruvaziyer tekellerinin yeni sezonun "reklam broşürü"nü hazırladıkları dönem oluyor. Broşür dediysem, öyle minik bir el kitabı sanılmasın, reklam veren işyeri sayısı bayağı yüksek tutulduğu için, bir ansiklopedi cüssesinde basılıyor. Reklam veren dediysem de, gönüllü reklam vermekten söz ettiğim sanılmasın, gemilerde beleş dağıtılan reklam broşürünün yolcular tarafından doğru dürüst okunmadığını, broşür üzerinden pek müşteri kazanılmayacağını her reklam verici biliyor reklam vermenin tek amacı, broşürü bastıran Big-Brother kruvaziyer şirketinin "rica"sını kırmamak -daha doğru bir söyleyişle, şimşeklerini çekmemek- oluyor. Tamamen "duygusal", tamamen mecburiyetten ve tamamen "sorma-ver parası" yani. Tek kuruş getirisi olmayan tek sayfalık ilan mukabili binlerce doları peşin peşin bastıran her işyeri, bu mecburi reklam işine dahil olmadığı taktirde, kruvaziyer yolcularının yüzünü dahi göremeyeceğini -unvanının "tavsiye edilmeyen mağazalar" listesine kara harflerle yazılacağını- iyi biliyor.
Yeni sezon için gemi sayısı tahminlerini yüksekten sallamak, bu reklam broşürünün ballı kaymaklı gelirini de yükseltmeye yarıyor. (Öyle ya, çok gemi getirmeyen gemi şirketine, hangi enayi hava parası, pardon, reklam parası öder ki?)
 
İkinci haber, Ofer'in, kruvaziyerlerinde, namıdiğer "Aşk Gemileri"nde, istihdam etmek üzere Türk personel (de) aramakta olduğuydu.
 
İstihdamı bir lütuf gibi yansıtan, "garibanlara ekmek kapısı" ekseninde verilen bu haber, Sammy'nin Türkofil imajını pekiştirmiş oluyor. Gene de, "neden Türk" sorusunun, kısaca yanıtlanması gerekiyor.
 
Yanıtla ilgili bir ipucu, İsrail'den veriliyor.
"Sea Transport & Trading" adlı İsrailli denizcilik şirketinin "2002-02-24 Bulletin"i, Ofer'in 80. yaşgünü şerefine bir anı defteri şeklinde yazılmış, "Ofer marks 80th birthday" başlığını taşıyor. Bültende, bir eski iş arkadaşının ağzından, "mean=varyemez" Ofer'in Türk işçileri (de) neden tercih ettiği, hayli laubali bir lisanla, adeta kabak gibi (İngilizce "mean" için, cimri'den çok daha çirkin karşılıklar da var) ifade ediliyor:
 
"Said one old business associate: 'He made his fortune by being meaner on costs than anybody else.' Ofer built up a reputation for using cheap crews, including Turks, whom he expected to handle much of the on-board repair work but paid little..." (Bu cümleleri, Kuşadası'nın Ofer ismiyle müşerref olduğu 2005 yılında "http://www.seatransport.co.il/index.php?2&sub=4&nid=17" web sayfasından copy-paste yapıp kendi bilgisayar arşivime atmıştım, fakat bugün aynı sayfada şirketin müzikli reklamından başka bir şey görünmüyor cimrilikten öte, açık açık emek istismarından sözeden arkadaş esprisinin, Ofer ailesinin ricası üzerine kaldırılmış olması mümkün.) Türkler, çok kaba işlerde, çok çalışıp az aşındıkları ve az ücret aldıkları için istihdam ediliyor, Ofer'in gemilerinde, Mehmet'lerin, Ali'lerin ve Mustafa'ların çokluğu, kendisini pohpohlamak üzere yazılmış bir yaşgünü makalesinde -yani, şecaat arzederken- böyle izah ediliyor.
 
Bu arada, "cheap crew Turk" kategorisindeki Mustafa'lardan birinin de Tayyip Erdoğan'ın öz kardeşi olduğunu Sammy'nin mahdumu Eyal Ofer'den öğreniyoruz. Yavuz Semerci'nin 16.9.05 tarihli yazısına göre, Ofer'le Tayyip Erdoğan tanıştırıldıklarında, Ofer Başbakan'a "How is Mustafa?" -belki de "how is Musti"- sualini damdan düşer gibi yöneltiyor, Egemen Bağış her zamanki gibi bilaücret tercümanlık yapıyor, Erdoğan'ın "hangi Musti?" diye anlamadığını, Ofer'in "kardeşiniz Mustafa Erdoğan'ı soruyorum, kendisi bizim gemilerimizde uzun yıllar çalıştı" açıklamasını okuyoruz. (Mamafih, Semerci'nin istihbaratının "ters" olması, yani, Ofer'in Erdoğan'a değil, Erdoğan'ın Ofer'e "benim brother sizde çalıştı" demiş olması -bunu bir ailevi iftihar vesilesi sayacağı varsayımıyla- daha yüksek bir ihtimal ve nitekim, Tayyip Erdoğan'ın kendi iddiası da bu yöndedir: www.milliyet.com.tr/2005/09/26/siyaset/siy00.html) Üstelik, Semerci, Ofer'in "Başbakan'ın akrabalarından pek çok isim saymış" olduğunu ekliyor ki, Erdoğan familyasının daha başka mensuplarının da Ofer gemilerinde cheap-crew'luk yaptığını düşünebiliriz.
 
Ofer'in işçi arama haberinde, mevcut Türk personelin gemilerde epey iyi para kazandığı yazılıyor.
Lakin, iyi para, iyi "maaş" anlamına gelmiyor.
Yeryüzündeki herhangi bir kruvaziyer personeline maaşını sorarsanız, yanıtın "bahşişlerle beraber..." şeklinde başlaması kuvvetle muhtemel zira, bu alemde maaş sıfıra yakındır, ücret yerine bahşiş konuşulur. Bahşiş havuzundan pay alamayan mutfak, güvenlik vb. işlerde ortalama 500 dolar civarında olan aylık ücret, garsonluk, komilik, oda servisi gibi bahşişli işlerde 50 -evet, resmen elli- dolara kadar düşüveriyor. (Asgari ücret mi dediniz maalesef o tip bürokratik kısıtlamalar limanda bırakılıyor, karada yazılmış yasa maddeleri açık denizde yoruma "açık" oluyor.) İşçilerin sabit ücret yerine, belirsiz müşteri bahşişlerine bağımlı kılınması, haftada 80, günde ise 16 saati aşan çalışma sürelerine ses çıkarmamalarını, kölelik koşullarına (misal, 6 işçinin daracık bir kabini, tam 100 işçininse 2 duş ve 1 tuvaleti paylaşma mecburiyetine, The Observer, 8.9.02) gönüllü -hatta bazen keyifli- bir uyum göstermelerini sağlıyor. (*)
 
Ama gönüllü de yapılsa, kölelik köleliktir.
 
Köle'nin meşru yaşam sahası efendi'nin çiftliği ile sınırlıdır, çiftliğin dışındaki her santimetrekarede, her köle bir "kaçak" sayılıyor benzer şekilde, Amerikan kruvaziyerlerinde legal çalışan her azgelişmiş ülke yurttaşı, ABD kara topraklarına ayak basar basmaz illegal mülteci pozisyonuna düşüyor.
 
1981'de Carnival şirketinin bir kruvaziyerinde, 240 Honduraslı, iki arkadaşlarının atılmasını protesto amacıyla greve gidiyor. Carnival, hem ABD Yabancılar Bürosuna ihbarda bulunuyor, hem de özel hapishaneleri işleten Wackenhut adlı bir şirketin eski askerlerini "kiralıyor" polis ve paralı askerler gemiye ortak "askeri" baskın düzenliyor, grevciler "kaçak mülteci" ilan ediliyorlar ve önce otobüse, oradan da uçaklara bindirilip Honduras'a işsiz dönmek zorunda bırakılıyorlar. (Hukuk karada başka, denizde başka işlediğinden, kimse, kruvaziyerciye "madem bunlar kaçak, sen bu kaçakları nasıl çalıştırdın arkadaş" diye soramıyor.)
 
1981 isyanı, kayda değer son toplu işçi hareketi oluyor tam 28 yıldır güverteler alabildiğine sessiz ve alabildiğine uysal görünüyor. Zira 28 yıldır, ne Honduras'lılar ne de başkaları öyle 240 kişilik homojen topluluk oluşturamıyor, bir böl-yönet klasiği sayabiliriz, hiç bir etnik grubun yüzde 15'ten yüksek orana ulaşmasına izin verilmiyor. Emekçileri 80-90 farklı ülkeden toplama stratejisi, dil, din, ırk ve kültür ayrılıkları üzerinden dayanışma güdüsünü sınırlamaya yarıyor.
 
Kruvaziyer, aslında, bir nevi yüzer mülteci kampıdır.
 
Ve kruvaziyer, bir nevi otonom yüzer devlet'tir.
 
"Sularımızın içindeler, ama yasalarımızın dışındalar", kruvaziyerler, yeryüzündeki tüm kamu görevlileri tarafından böyle tanımlanmaktadır. ("Derya içre olup, derya'yı iplemeyen balıklar" da diyebiliriz.)
Bir işyeri düşünün ki, idari merkezi, lojistik merkezi, mali merkezi ve bilumum karargahları Miami'de olsun, ama bu işyeri Miami kentinin de, Florida eyaletinin de, ABD devletinin de yasalarını takmasın bu hukuksal muafiyet, kruvaziyer'i, patron için bir Dingo'nun/Gringo'nun Ahırı'na, işçi içinse bir emek cehennemine dönüştürüyor. Hani bırakın gemi yönetiminin istediği işçiyi istediği an işten çıkarmasını, istediği işçiyi okyanusun istediği noktasında köpekbalıklarına atma hakkından bile sözetmek mümkün! (İstatistikler, bir kruvaziyer işçisinin ortalama istihdam süresinin altı aydan bile az olduğuna işaret ediyor.)
 
Nasıl mı hem Amerikan gemisi olup hem de Amerikan yasalarını by-pass etmek için, küçük bir kumaş parçası değiştirme operasyonu (Amerikan gemisini Panama bandıralı yapıvermek) yeterli oluyor. Hemen hemen tüm büyük şirketler, gemilerini Panama, Liberya, Bahamalar gibi, yasaların patrondan daha patroncu bir hukuk mantığıyla yaz(dır)ıldığı ülkelerde tescil ettiriyorlar ki, (**) buralarda da gözlerinden kaçan aleyhlerine ayrıntılar varsa, derhal gerekli "düzeltme"leri dayatabiliyorlar. Misal, Panama yasalarındaki hafta sonu tatil hakkı maddesinin satır aralarına, kısa bir lobi (rüşvet olarak anlayınız) faaliyeti sonrasında "kruvaziyer sektörü hariç" sözcüklerini sıkıştırıverdikleri biliniyor. (2001'de yapılmış bir ITF -International Transport Workers' Federation- araştırmasına göre, gemi işçilerinin yüzde 95'i haftada 7 gün çalışmak zorunda.)
 
Bir "Aşk Gemisi"nde çalışmakla, hem para kazanıp hem de maceralı bir tatil yaşayacağını hayal eden genç işsizlerin sayısı çok olabilir, fakat, bu aşk gemisi'nde, aşk'ın yalnızca zengin yolculara tahsis edildiğini, işçilere ise demir yığını bir yüzen mülteci kampından ötesinin kalmadığını bilmeleri gerekiyor.
 
Bir de, bilhassa kriz dönemlerinde, "tip box"a fazla güvenilemeyeceğini...
 
---------------------------------------------------
(*) Maaş'ın bahşiş'le ikame edilmesinin, kruvaziyerlere pek çok pratik faydası var. Mesela: Ofer'in gemilerinden birinde çalışan Romanya vatandaşı Christina Gheorghita, 1998'de hastalanıp işi bırakmak zorunda kaldığı ana kadar, günde 80 dolar bahşiş kazanıyordu, ancak Ofer'in ödemesi gereken "hastalık tazminatı" -bahşiş üzerinden değil, bordro üzerinden hesaplandığı için- sadece günlük 12,5 dolardı, o da -6 aylık iş akdi olmasına rağmen- hastalandığı gemi seferinin sonuna kadar, yani topu topu 7 gün!
Kara'daki yasal işçi hakları arasında, açık denizde de az çok geçerli sayılan yegane madde, Christina'nın da yararlandığı işte bu "sick pay" (87,5 doları hastanede bozdura bozdura harcama hakkı!) oluyor ki, şirketin usta avukatları için, yarım yamalak bir hakkı külliyen anlamsız kılmak çocuk oyuncağı.
 
(**) Bayrak değiştirme kurnazlığı, deniz korsanlarının, karşılaştıkları potansiyel av'ı ürkütmemek amacıyla kurukafalı bayraklarını indirip yerine çabucak meşru bir ülke bayrağı çekmelerinden esinlenmiş olabilir Kanadalı profesör Ross Klein'ın, ünlü kitabında, The New Pirates of the Seven Seas, kruvaziyerleri modern korsan saymasını da, bu öykünmeye bağlayabiliriz!